وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ اِبْرٰه۪يمَ اِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُۜ وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَاۚ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 130. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: bakara 130, bakara suresi 130. ayet, bakara suresi, hanif, seçilmişlik, ibrahimin dini, nefis, salih
-
İbrahim'in dininden kendini bilmeyen düşüncesizden başka kim yüz çevirir? Biz onu dünyada seçip mümtaz kıldık. Şüphe yok ki o, ahirette de salihlerden olacaktır.
İbrahim'in dininden kim yüz çevirir? Millet kelimesi hakkında farklı görüşler belirtilerek onun din, genel manasıyla sünnet veya İslam olduğu ifade edilmiştir. Bu hususu daha önce anlatmıştık.
Kendini bilmeyen düşüncesizden başka. Düşüncesiz kimsenin davranışını sergilemesi dolayısıyla. Buradaki nefsehu kelimesinin bi-nefsihi konumunda olması mümkün olup bu durumda nasb (fetha) halinde olması cer harfinin hazfedilmesine bağlı olur. Bir de "kendini (değer ve konumunu) bilmeyip onu konulması gerekenin dışında bir yere koyan" manası verilmiştir.
Biz onu dünyada seçip mümtaz kıldık, nübüvvet, risalet ve günahtan masum oluşla (ismet). Bundan başka Allah'ın, onu, dünyada güzel anılmakla mükafatlandırması, bunun yanında ahiretteki mükafatından eksiltmemesi şeklinde yorum yapmak da mümkündür. Şüphe yok ki o, ahirette de salihlerden olacaktır. Derece ve mükafat bakımından. Salihlerden, mürsellerden anlamına da alınabilir. Diğer bir yorum da Allah'ın, kendisini, ahiret hayatında salihlerden olacağını dünyada iken müjdelemesi biçiminde de olabilir. Bu takdirde onun iyi bir hal ile dünyadan ayrılacağı (hüsn-i hatime) hususunda bir vaad şeklini alır. Nitekim Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme de geçmiş ve gelecek günahların affını vaad etmişti. Bunda da -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- hüsn-i hatime vaadi bulunmaktadır. Cenab-ı Hak tefsirini yapmakta olduğumuz ayetle Hz. İbrahim'e olan müjdesini haber vermektedir. Peygamberlerin dünyada olduğu gibi ahirette de birbirinden farklı derecelerde bulunmaları caizdir.
Rabb'i ona, 'Teslim ol!' dedi, o da, 'Alemlerin Rabb'ine teslim oldum!' diye cevap verdi. Ayette ki eslim kelimesi "samimi ve ihlaslı ol!" şeklinde yorumlandı. Bu ilahi beyanın başlangıçta İslam olmasına dair bir emir konumunda bulunması da mümkündür, daha önce zikrettiğimiz üzere iman önem ve özellik arzeden her zaman diliminde yenilenir. Yine Allah'ın Hz. İbrahim'e yönelik bu emri kendisine indirilen bir vahiy statüsünde "şöyle de" konumunda bulunması, onun da gerekeni söylemiş bulunması muhtemeldir. Eğer bu beyan bir vahiy idiyse kendisini Allah'a teslim etmesini amaçlamıştır. Allah'ın eslim emrinin kalbin fıtri olarak İslam'ı benimsemesi yönünde olması muhtemeldir; şayet böyle ise emir tevhidi değil, İslam'ı hedeflemiştir. Bundan başka ilk yaratılış İslam'ı da ihtimal dahilindedir, "'Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?; Onlar da 'Evet, Rabb'imizsin' dediler" beyanında olduğu gibi ki onlar bunu tabii yaratılışın bir gereği olarak söylemişlerdir. Allah Teala'nın Hz. İbrahim'e, "İnsanlar arasında haccı ilan et" mealindeki emri de bu çizgi üzerinde seyreder; İbrahim emredilen çağrıyı yapmış, onlar da babalarının (ve annelerinin) dölünden var olacakları zamana bağlı olarak tabii yaratılışın bir gereği olarak icabet etmişlerdir. Bir de ta başlangıçta hak dini kabul etmesi konumunda bir emir olması da muhtemeldir, ayet-i kerimelerden anlaşılacağı üzere: "Gecenin karanlığı basınca bir yıldız gördü ve 'Rabbim budur' dedi... 'Ben bir muvahhid olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratan yüce varlığa çevirdim:'" İşte bu ifade Cenab-ı Hakk'ın eslim emrinin karşılığı olur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
Yergabu (يَرْغَبُ)
İbn Fâris, "r-ğ-b" kökünün bir şeyi şiddetle arzu etmek, istemek ve meyletmek temel anlamlarına geldiğini, ancak ayette olduğu gibi "an" (عن) edatıyla kullanıldığında anlamın tamamen tersine dönerek bir şeyden yüz çevirmek, onu küçümseyip reddetmek manasını kazandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kişinin kendi iradesiyle bir inançtan veya yoldan uzaklaşması, ona karşı ilgisini yitirerek sırt çevirmesi eylemini ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, ayetteki bu vazgeçişin sıradan bir fikir ayrılığı değil, tevhid eksenli evrensel hakikatten bütünüyle kopuşu ve ilahi çağrıyı reddedişi sembolize eden radikal bir ontolojik sapma olduğunu analiz eder.
Milleh (مِلَّةِ)
İbn Fâris, "m-l-l" kökünün bir yolu tutmak, tekrar tekrar aynı şeyi yapmak ve dikte etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah tarafından vazedilen ve toplumun izlemesi gereken din, sistem ve inanç yolu olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninin Aramice "melta" veya Süryanice "melletha" (söz, ilahi öğreti) kelimelerine dayandığını kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayette Ehl-i Kitab'ın kurumsallaşmış ve daralmış "din/mezhep" algısına karşı, Hz. İbrahim'in tüm insanlığı kucaklayan saf, fıtri ve evrensel tevhid yolunu (Hanifliği) vurgulamak üzere stratejik olarak konumlandırıldığını ifade eder.
İbrâhîm (إِبْرَاهِيمَ)
Arthur Jeffery, ismin İbranice "Avraham" veya Süryanice/Aramice "Abhraham" (yüce baba) formlarından Arapçaya geçtiğini belirtir. Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın bu isim üzerinden güçlü bir teolojik inşa gerçekleştirdiğini; İbrahim'i sadece tarihsel bir figür olmaktan çıkarıp, Yahudilik ve Hristiyanlığın kendi tekellerine alma çabalarını boşa düşürecek şekilde bağımsız, saf teslimiyetin ve tevhidin mutlak prototipi olarak merkeze yerleştirdiğini analiz eder.
Sefihe (سَفِهَ)
İbn Fâris, "s-f-h" kökünün temel anlamının hafiflik, ağırlığın ve değerin zıttı olması, akıl noksanlığı ve cehalet olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, aklın ve düşüncenin hafifliği sebebiyle insanın kendi zararına olacak şekilde mantıksız ve temelsiz davranması, ruhsal bir aptallık hali olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde bu kavramın "hilm" (akıl, vakar ve olgunluk) kavramının tam zıddı olduğunu; ayette İbrahim'in evrensel tevhid yolundan sapan kimsenin, aslında entelektüel bir tercih yapmadığını, kendi varoluşsal değerini hiçe sayan derin bir ahlaki ve ontolojik ahmaklık (sefahet) içine düştüğünü detaylandırır.
Nefs (نَفْسَهُ)
İbn Fâris, "n-f-s" kökünün ruh, kan, benlik ve bir şeyin hakikati/özü anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, insanın manevi özü ve içsel gerçekliği olarak tanımlar; ayette "sefihe" fiiliyle birlikte kullanılarak, kişinin tevhidden yüz çevirdiğinde aslında dış dünyadaki bir gerçekliği değil, bizzat kendi öz varlığını (nefsini) alçalttığını, kendi hakikatine ihanet ettiğini ve varoluşsal sermayesini boşa harcadığını vurguladığını açıklar.
Istafeynâ (اصْطَفَيْنَاهُ)
İbn Fâris, "s-f-v" kökünün bulanıklığın zıttı olarak saflık, arılık ve bir şeyin en temiz, en özlü kısmını almak temel anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir nesnenin veya kişinin içindeki en saf, en nitelikli bölümü diğerlerinden ayırarak özel olarak seçmek anlamına geldiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayette "seçilmişlik" (ıstıfa) teolojisi bağlamında çok kritik olduğunu; İsrailoğullarının genetik/ırksal seçilmişlik iddialarına karşılık, Allah'ın İbrahim'i saf ahlakı, mutlak teslimiyeti ve şirkten arınmışlığı (saflığı) sebebiyle liyakate dayalı olarak bizzat seçtiğini ve onurlandırdığını ifade eder.
Dünyâ (الدُّنْيَا)
İbn Fâris, "d-n-v" kökünün uzaklığın zıttı olarak yakınlık ve aynı zamanda değerce düşüklük anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ahirete kıyasla insanlara zamansal olarak daha yakın ve ontolojik olarak daha geçici olan fiziksel yaşam formunu nitelediğini ifade eder.
Âhiret (الْآخِرَةِ)
İbn Fâris, "e-h-r" kökünün evvelin zıttı olup sonradan gelen, geri kalan ve nihayet bulan anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, dünya hayatını takip eden ve kalıcı olan ikinci yaşam boyutu olduğunu; ayette İbrahim'in bu dünyadaki üstün liyakatinin, eskatolojik düzlemde de (ahirette) karşılıksız kalmayacağını ve ebedi bir makamla taçlandırılacağını vurguladığını kaydeder.
Sâlihîn (الصَّالِحِينَ)
İbn Fâris, "s-l-h" kökünün temel anlamının bozukluğun ve yıkımın (fesadın) zıttı olarak düzelmek, iyi olmak, fayda sağlamak ve işe yaramak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hem kendi iç dünyasını hem de çevresini ilahi iradeye uygun olarak ıslah eden, ahlaki ve dini görevlerini kusursuz yerine getiren erdemli kimseler olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değer sisteminde "salih amel" kavramının imanın ontolojik bir tezahürü olduğunu; ayette İbrahim'in uhrevi akıbetinin bu evrensel iyiler (salihler) kategorisinde gösterilmesinin, kurtuluşun ancak eyleme dönüşen sarsılmaz bir ahlaki bütünlükle mümkün olabileceğini ispatladığını analiz eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla