رَبَّنَا وَابْعَثْ ف۪يهِمْ رَسُولاً مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكّ۪يهِمْۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 129. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: hikmet, müjde, bakara 129, bakara suresi 129. ayet, peygamber duası, bakara suresi, arınma, kitap, rab, ayet, hüküm, resul, ilim, bilgi
-
Rabbimiz! Onlara senin ayetlerini okuyacak, kitabı ve hikmeti öğretecek ve manevi hayatlarını arındıracak kendilerinden bir peygamber gönder! Şüphesiz yegane galip ve tam hikmet sahibi sadece sensin.
Rabbimiz! Onlara kendilerinden bir peygamber gönder. Ayetin bu kısmı birkaç yoruma açıktır. Kendilerinden bir peygamber, yani müslümanlardan. Çünkü O, zalimin ilahi ahdinin çerçevesine giremeyeceğini haber vermiştir. Yine kendilerinden bir peygamber ifadesi kendi cinslerinden, yani beşerden anlamına da gelebilir, zira insan türünden olan bir peygamber Allah'ı tanımaya ve sadakatli olmaya bu türden olmayanlara oranla daha öndedir, "Eğer Peygamber'i melek türünden gönderecek olsaydık onu mutlaka insan suretine sokardık" mealindeki ayette işaret edildiği üzere. Bir de kendilerinden bir peygamber, yani kendi kavimleri ve cinslerinden olan, dilleriyle konuşan; başka bir kavimden olan ve başka bir dille konuşan değil. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. "Andolsun size, sıkıntıya uğramanızın kendisine çok ağır geldiği bir Peygamber gelmiştir" ayetinde olduğu gibi.
Senin ayetlerini okuyacak. Ayetler kesin deliller veya dindir, denilmiştir. Ayetin bu kısmının "onların senin bir olduğun gerçeğine davet edecek" manasına gelmesi de muhtemeldir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Onlara kitabı öğretecek, yani Kur'an'ı, orada insanlara yönelik olarak emrettiği, yasakladığı vb. şeyleri. Ve hikmeti. Hikmete fıkıhtır (kavrayıp anlama) diyenler olmuştur. Şöyle demek ister: Kitabı ve kavrayıp anlamaya bağlı muhtevasını onlara öğretecek. Denildi ki hikmet Kur'an'da bulunan helal ve harama dair hükümlerdir. Yine denildi ki hikmet burada (genel manasıyla) sünnet demektir. Bir de hikmetin sözde ve fiilde isabettir, denilmiştir. Bu yorumların hepsi birbirine yakındır. Hasan-ı Basri, "Hikmet Kur'an'dır, kitaptan sonra onu bir daha anması tekit çerçevesinde bir tekrardır" demiştir. İbn Abbas (r.a.) ise hikmet fıkıhtır (anlama) demiştir.
Ve manevi hayatlarını arındıracak. İbn Abbas mallarının zekatını alır; bu onların maneviyatını arındırır, demiştir, "Onların mallarından zekat al ki bu suretle kendilerini temizlemiş ve arındırmış olasın" mealindeki ayette olduğu gibi. Denildi ki onları arındıracak, arınmalarına vesile olacak davranışlara götürecek demektir. Yine amel-i salih ile arındıracak yorumu da yapılmıştır.
Mu'tezile (i'tizal) mezhebine mensup olanlardan biri bize derse ki: Aziz ve celil olan Allah tezkiye ve hidayet kavramlarını Resulü'ne izafe etmiş değil midir, oysaki bu iki hususun hayata geçirilmesi Resul'den olmadığı gibi yaratılıp meydana getirilmesi de onun tarafından gerçekleşmemektedir. Peki, Cenab-ı Hakk'ın aynı kavramları kendi zatına nisbet ettiğinde, bunun, tezkiye ve hidayeti yaratmadığı konumunda bulunduğunu neden kabul etmiyorsunuz?
Şöyle cevap veririz: Evet, söylediğiniz gibi Allah Teala sözü edilen kavramları ayet-i kerimelerde beyan edildiği üzere Resulü'ne nisbet etmiştir: "Şüphesiz ki sen doğru yola hidayet etmektesin", "Her toplumun bir hidayet edeni vardır." Şu kadar var ki Allah, Resulü'ne vermediği fazla bir hidayeti kendisine ayırmış ve yine Resulü'ne nisbet etmediği ileri derecede tezkiyeyi yüce zatına izafe etmiştir, beyanlarında görüldüğü üzere: "Sen, ey Resulüm, arzu ettiğini hidayete erdiremezsin ama Allah dilediğine hidayet verir", "Allah'ın size yönelik lütuf ve merhameti olmasaydı içinizden hiçbir kimse asla temize çıkamazdı. Ne var ki Allah dilediğinin manevi hayatını arındırır." Bu ayetlerde Cenab-ı Hakk'ın farklı hidayet ve tezkiyeyi kendi zatına izafe etmesi Resulü'nde bulunmayan etkin bir fiilin de O'nda mevcut olduğunu kanıtlamış durumdadır.
Şimdi, Resul-i Ekrem, başkasına ait bir fiilin kudretine -o kişi istediği takdirde icrasını gerçekleştireceği şekilde- malik değildir. Buna mukabil Cenab-ı Hak insanları fiil işlemeye muktedir kılmış ve onlar da bu sayede kudrete sahip olmuşlardır. Bu açıdan Allah'ın insan fiiline etki yapması mümkündür. Bu kudretin Allah'ın zatında işler hale gelmesiyle O'nun kulun fiilini yaratmasından söz edilebilir. Ancak böyle bir kudretin Resulullah'ta (s.a.) bulunması ihtimal dahilinde bulunmamaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Şüphesiz yegane galip (aziz) ve tam hikmet sahibi (hakim) sadece sensin. Aziz, yani hiçbir şey onu aciz bırakıp yenilgiye uğratamaz, kendinden galip ve üstün olup O'na kıyasla her şey aziz olmayıp zelildir. Azizin yüceliğine ulaşılamayan, yahut da düşmanlarından intikam alan manalarına da geldiği söylenmiştir. Hakim ise fiilinde isabet eden, hakim emrinde ve nehyinde isabet eden, yine hakim her şeyi sağlam ve düzenli kılıp birliğine delil olacak niteliklerine büründüren manalarına da gelir.
Bazı müfessirler haccın yerine getirildiği mekanların ve oralarda yapılan fiillerin (menasik) hikmetleri konusunda bazı açıklamalar yapmış ve şöyle demiştir: Arafat'a bu ismin verilmesinin sebebi Hz. İbrahim'e "arefte" (bildin), Mina'ya da ona "temenneh" (orayı iste, temenni et) denilmesidir; taş atmanın sebebi ise şeytanın İbrahim'e yönelip gelmeye çalışması sonucu ona taş atmasıdır. Ancak bu tür açıklamalar gönüllere sinmemekte ve insan tabiatınca benimsenmemektedir. Düşünmelisin ki Hz. Adem kıssasında bütün bu açıklamalarda yer alan hususların işlendiği zikredilmiştir. Bu durumda İbrahim aleyhisselam için söz konusu edilen temel sebep ortadan kalkmış olur. Bir de nakillerde yer aldığına göre melekler Adem'e, "Biz senden 2000 yıl önce Beytullah'ı ziyaret etmiştik" demiştir. Demek ki melekler hepsinden önce hac menasikinin tamamını yapmıştır.
Hac ibadetleri konusuna fiil açısından yaklaşım yaparak şöyle bir hikmet belirlemek mümkündür: Hac bilinen mekanı ziyaret etmeyi hedeflemekten ibarettir. Bu görevi yerine getirecek kimse, sayesinde ziyaretin gerçekleşeceği çeşitli fiilleri işlemekle emredilmiştir. Bu yönüyle hac namaza benzemektedir. Namaz bir boyun eğiş ve teslimiyetten ibaret olup kişi teslimiyetin yansımaları olan çeşitli fiilleri işlemekle emredilmiştir; o, hazan kıyam, hazan rüku, hazan sücud haliyle teslimiyetini gerçekleştirir. Evet, hac ibadetinde ziyaret ve dolaşmayı içeren muhtelif fiillerin gerçekleştirilmesi emredilmiştir. Ancak namaz ile hac arasında fark bulunmaktadır. Şöyle ki namazda yer alan hareketler hayattaki hareketlere paralellik arzeder. Bu sebeple namaz kılan kimseye namazda ve hayatta tekrarlanan, kendisine teslimiyeti ve Allah'ın huzurunda bulunuşunu hatırlatan hal ve duruşu edinmesi emredilmiştir. Bundan dolayıdır ki namaz her yerde eda edilebilmektedir. Haccın fiillerine gelince, onlar hayatta gerçekleşen fiillere ve yönelişlere dış görünüş itibariyle yaklaşmakta fakat tıpatıp aynını temsil etmemektedir. Şu kadar var ki hacdaki hareketleri hayata geçirip uygulamanın zorluğu söz konusudur, bu sebeple de her mekanda yapılamamaktadır.
Yorumu Yorumla
-
Rabb (رَبَّنَا)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün terbiye etmek, beslemek, büyütmek ve bir şeyi yavaş yavaş kemale erdirmek anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bir varlığı aşama aşama son ve mükemmel formuna ulaştıran şefkatli otorite olarak açıklar. Ayette Hz. İbrahim'in soyundan gelecek peygamberin gönderilmesi talebinin, ilahi terbiyenin ve insanlığı manevi olarak büyütme sürecinin en kritik aşaması olarak doğrudan "Rabb" ismine yöneltildiğini ifade eder.
İb'as (وَابْعَثْ)
İbn Fâris, "b-a-s" kökünün uykudan uyandırmak, harekete geçirmek, birini görevlendirip göndermek ve diriltmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, birini belirli bir misyonla yollamak veya durgun bir durumu eyleme geçirmek anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "ba's" (gönderme/diriltme) eyleminin sadece fiziksel bir atama olmadığını; cehalet içindeki (ölü) bir topluma ilahi iradenin peygamber aracılığıyla müdahale ederek yepyeni bir ahlaki ve ontolojik uyanış sürecini başlatmasını sembolize ettiğini analiz eder.
Resûl (رَسُولًا)
İbn Fâris, "r-s-l" kökünün yumuşaklık, sükunetle akmak ve bir şeyi peş peşe göndermek gibi temel anlamlara sahip olduğunu vurgular. Râgıb el-İsfahânî, mesaj taşımak üzere görevlendirilen elçi anlamını öne çıkarır. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olduğunu kabul etmekle birlikte, Süryanicedeki "şelîhâ" (gönderilmiş olan) kelimesiyle kavramsal ve teolojik bir paralellik taşıdığına dikkat çeker. Toshihiko Izutsu, bu kavramın Allah ile insanlık arasındaki doğrudan iletişim kanalını temsil ettiğini, ayette İbrahim'in duasının nesnel bir gerçeğe dönüşerek Hz. Muhammed'in şahsında tecessüm eden kurumsal bir peygamberlik beklentisini karşıladığını detaylandırır.
Yetlû (يَتْلُو)
İbn Fâris, "t-l-v" kökünün temel anlamının bir şeyin arkasından gitmek, izini sürmek ve kelimelerin birbirini izlemesi sebebiyle metin okumak olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kutsal metinlerin okunması (tilavet) ve aynı zamanda okunan metnin emirlerine, anlamına bütünüyle tabi olunması eylemini ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, ayette elçinin ilk ve en temel fonksiyonu olarak zikredilen bu eylemin, salt ritüelistik bir seslendirme değil, ilahi kelamı muhatapların varoluşsal bir rehber olarak kabullenmeleri için onlara aktarma süreci olduğunu analiz eder.
Âyât (آيَاتِكَ)
İbn Fâris, "e-y-y" kökünün temel anlamının bir şeyi gösteren açık alamet, iz ve nişan olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kendisi aracılığıyla Allah'ın varlığının, kudretinin ve mesajının bilindiği zahir alamet olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak Süryanice "âthâ" veya Aramice "âyâ" formlarından Arapçaya dini bir terim olarak geçtiğini belirtir. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın bu kelime üzerinden müşriklerin beklediği kaba fiziksel mucize anlayışını yıktığını, bunun yerine göksel metnin edebi ve rasyonel birimlerini (ayetleri) en büyük ilahi kanıt (mucize) olarak sunduğunu analiz eder.
Yu'allimu (وَيُعَلِّمُهُمُ)
İbn Fâris, "a-l-m" kökünün bir nesneyi diğerlerinden ayıran iz üzerinden hakikati idrak etmek ve öğretmek anlamlarına ulaştığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bilgiyi muhatabın zihnine kalıcı, sistemli ve eksiksiz bir şekilde aktarma (talim) eylemi olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, ayette elçinin ikinci büyük fonksiyonu olarak sunulan bu eylemin, salt entelektüel bir bilgilendirme olmadığını; vahiy bilgisinin (ilmin) Cahiliye karanlığına karşı sistemli bir şekilde öğretilerek köklü bir zihniyet ve ahlak inşası gerçekleştirmeyi hedeflediğini detaylandırır.
Kitâb (الْكِتَابَ)
İbn Fâris, "k-t-b" kökünün nesneleri birbirine eklemek, dikiş dikmek ve harfleri bir araya getirerek yazmak temel anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, yazılı metin ve ilahi ferman anlamlarını taşıdığını belirtir. Angelika Neuwirth, kelimenin ayet bağlamında sadece okunacak yazılı bir belgeyi değil, ilahi iradenin nesnel bir forma bürünmüş halini, toplumu yönetecek olan kurumsallaşmış vahiy birikimini ve bağlayıcı ontolojik otoriteyi (Kur'an'ı) temsil ettiğini analiz eder.
Hikmeh (وَالْحِكْمَةَ)
İbn Fâris, "h-k-m" kökünün bir şeye engel olmak, gem vurmak ve bozulmayı düzelterek sağlamlaştırmak anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, eşyanın hakikatini bilmek ve bu bilgiye uygun olarak eksiksiz, adil ve kusursuz eylemde bulunmak şeklinde tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Kur'an bağlamında ve özellikle peygamberin öğretme işlevi çerçevesinde "kitap" ile yan yana zikredilmesinin çok stratejik olduğunu; bunun sadece teorik ve felsefi bir bilgelik değil, kitabın pratik hayata geçirilme biçimini, vahyin ahlaki ve hukuki gayesini kavrama yeteneğini ve doğrudan peygamberi uygulamayı (sünneti) ifade ettiğini analiz eder.
Yüzekkî (وَيُزَكِّيهِمْ)
İbn Fâris, "z-k-v" kökünün temel anlamının artmak, çoğalmak, büyümek ve arınmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nefsi günahlardan, şirkten ve ahlaki kirden temizleyerek ilahi bereketle besleyip yüceltmek anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, ayette elçinin görevlerinin zirvesini oluşturan tezkiyenin, Kur'an'ın ahlak sistemindeki en radikal ruhsal dönüşümü temsil ettiğini; insanın iç dünyasındaki bencil tutkuların ve putperest eğilimlerin (şirkin) bütünüyle sökülerek yerine saf tevhidin ve erdemin yerleştirilmesi şeklindeki varoluşsal arınmayı nitelediğini detaylandırır.
Azîz (الْعَزِيزُ)
İbn Fâris, "a-z-z" kökünün şiddet, güç, yenilmezlik ve eşine az rastlanır olmak temel anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hiçbir gücün veya iradenin kendisine boyun eğdiremediği, mağlup edilmesi imkansız olan mutlak galip ve üstün otorite olarak tanımlar. Theodor Nöldeke, İslam öncesi Arap edebiyatında da bilinen bu sıfatın, Kur'an'da Allah'ın iradesinin yeryüzündeki her türlü tarihi, sosyolojik ve beşeri direnişi kırarak İbrahim'in bu duasını gerçekleştirecek mutlak bir egemenlik taşıdığını vurgulamak üzere yeniden ve teolojik bir eksende kurgulandığını belirtir.
Hakîm (الْحَكِيمُ)
İbn Fâris, "h-k-m" kökünden türediğini ve bir işi kusursuz, yerli yerinde ve sağlam yapmak anlamına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bütün tasarımları ve eylemleri mutlak bir adalete, amaca ve hikmete dayanan ilahi varlık olarak tanımlar. Ayetin sonunda "Azîz" sıfatıyla yan yana gelmesinin son derece dengeli bir teolojik mesaj verdiğini; Allah'ın gücünün ve yenilmezliğinin asla kör ve zalim bir despotizm olmadığını, aksine bu sınırsız kudretin tam bir plan, adalet, şefkat ve nizamla (hikmetle) işlediğini vurguladığını açıklar.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla