Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 124. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 124. Ayet

    وَاِذِ ابْتَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَاَتَمَّهُنَّۜ قَالَ اِنّ۪ي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ اِمَاماًۜ قَالَ وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۜ قَالَ لَا يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِم۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iżi-btelâ ibrâhîme rabbuhu bikelimâtin feetemmehun(ne)(s) kâle innî câ’iluke linnâsi imâmâ(en)(s) kâle vemin żurriyyetî(c) kâle lâ yenâlu ‘ahdî-zzâlimîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Bir zamanlar Rabb'i İbrahim'i birtakım buyrukları ile imtihan etti. İbrahim bunları yerine getirince Allah, 'Ben seni insanlara önder yapacağım' dedi. İbrahim, 'Neslimden de' diye niyazda bulununca Allah şöyle cevap verdi: Benim ahdim zalimleri kapsamaz.

      Bir zamanlar Rabb'i İbrahim'i birtakım buyrukları ile imtihan etti. İbrahim bunları yerine getirince. Şöyle denildi: Duyulur alemde deneyip imtihana tabi tutmak, sınanan kimsede gizli kalıp sınayınca bilinmeyen hususların mahiyetini öğrenmek ve böylece açıklığa kavuşmayan yönlerin bilgisine sahip olmak demektir. Duyu ötesinde ise bu durum söz konusu değildir, çünkü aziz ve celil olan Allah her vuku bulanı ve sonsuza kadar zamanı gelince vuku bulacak olanları ezelden itibaren bilmektedir.

      Allah'ın kulunu sınava tabi tutması birkaç şekilde yorumlanır. Birincisi, bir şeyi emretme veya ondan sakındırma konumunda bulunur. Bu ilahi fiil emir-nehiy statüsünde tezahür ettiği için Allah Teala'nın kulunu imtihanı diye nitelendirilir. İkincisi, Cenab-ı Hakk'ın vuku bulacağı şekilde ezelde bildiği bir şeyin fiilen vuku bulması ve ilminde ileride vuku bulacak diye yer alan bir hususun gerçekte olması içindir. Nitekim, "Andolsun ki içinizden cihad edenler ile sabır gösterenleri bilmemiz ve haberlerinizi herkese duyurmamız için sizi imtihana tabi tutacağız" mealindeki ayet bu hususa işaret etmektedir; "içinizden cihad edenleri bilmemiz için cihadı var olmuş bilmemiz için", ezelde var olacak diye bildiği gibi. "Gizliyi de aşikareyi de (gayb-şehadet) bilendir" mealindeki beyanı da buna benzemektedir; gaybı bilmesi meydana getirileceğini bilmesi, şehadeti bilmesi de var olmuş olarak bilmesidir. Buna göre biraz önce geçen ayetin manası: "Ta ki Allah'ın onlardan cihad edecek diye bildiği kimse mücahid olarak fiilen vücut bulsun ve yine onlardan sabır gösteren kimse fiilen bulunsun."

      Şimdi, Cenab-ı Hakk'ın İbrahim'i (a.s.) imtihan ettiği kelimeler (buyruklar) konusunda farklı görüşler belirtilmiştir. Bazı alimler sözü edilen kelimeler En'am suresinde zikredilen hususlardır, demiştir: "Gecenin karanlığı basınca bir yıldız gördü": ayı doğarken gördü, güneşi doğarken gördü, nitekim kavmine karşı, "işte bunlar, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz delillerimizdir" buyurarak ortaya koyduğu deliller de bunlardı. Bir de şöyle denildi: Allah Teala Hz. İbrahim'i on şeyle sınava tabi tutmuş, o da bunları yerine getirmişti; bunların beşi başı, beşi de bedeniyle ilgiliydi. Ne var ki bunda önemsenecek bir hikmet yoktur, bu tür mükellefiyetleri herkes yerine getirebilir. Söz konusu sınavda asıl hikmet nakledildiğine göre onu, atıldığı ateşle sınamasıydı. İbrahim sabır ve metanet gösterdi, öyle ki Cebrail kendisine, "Benden yardım istiyor musun?" diye sorunca, "Senden mi, hayır!" cevabını vermişti. Bundan başka Hz. İbrahim aile fertlerini suyu, ekini ve ağacı bulunmayan bir vadide iskan etmekle, ardından küçük yaşta bulunmalarına rağmen onları bu vadide, susuz, yiyeceksiz ve gölgesiz bırakıp yanlarından ayrılmakla imtihana çekildi. Ayrıca Şam'a hicret etmek ve oğlunu kurban etmekle de sınava tabi tutuldu. Hülasa Hz. İbrahim hiçbir peygamberin benzeri ile sınanmadığı şeylerle imtihan edildi, hepsini sabır ve metanetle karşıladı. Kanaatimce derinlik ve enginlik sözünü ettiğim bu hususlarda bulunmaktadır.

      Bu ayetin başlangıç kısmında farklı bir kıraate bağlı başka bir yorum var: Bir zamanlar Rabb'i İbrahim'i bir takım buyruklarla imtihan etti. İbrahim kelimesinin ötre, Rab kelimesinin de üstün okuması şeklinde. Bu durumda mana -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şöyle olur: İbrahim Rabb'inden bazı kelimeler(le) istedi, O da verdi. Bu (müfessir) Mukatil'in yorumudur. Buna göre İbrahim şöyle demiştir: Rabbim! Beni insanlara önder yap. Allah: Olur, buyurdu. Şu mekanı emin bir yer yap! Allah: Olur, buyurdu. İkimizi de sana teslim olanlardan kıl. Neslimizden de sana teslimiyet gösteren bir ümmet çıkar dedi, Allah: Olur, buyurdu. Yine İbrahim, Bize ibadet usullerini ve yerlerini göster, tövbelerimizi kabul et, şüphe yok ki tövbeleri kabul eden ve merhamet dağıtan sen, yalnız sensin!' dedi, Allah: Olur, buyurdu. Burayı emin bir şehir yap dedi, Allah: Olur, buyurdu; Halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları çeşitli ürünlerle rızıklandır dedi, Allah: Olur, buyurdu. İbrahim bunları ve benzerlerini Rabb'inden talep etti, O da verdi.

      Ben seni insanlara önder yapacağım. Kendisine uyulan bir Allah elçisi yapması anlamı taşıması mümkündür, çünkü farklı inançlara bağlı din mensupları onun dini önderliğini ve nübüvvetini benimsemiştir. Bunun yanında ayetteki imam kavramının devlet başkanlığı ve hilafet olarak düşülmesi de muhtemeldir.

      İbrahim, "Neslimden de" diye niyazda bulununca Allah şöyle cevap verdi: "Benim ahdim zalimleri kapsamaz." Eğer denilirse ki: İbrahim aleyhisselamın neslimden de niyazına karşı benim ahdim zalimleri kapsamaz beyanı nasıl cevap teşkil etmiştir, halbuki, "İbrahim hidayet ve nübüvvet niyazını ardından geleceklere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı" mealindeki ayetten de anlaşılacağı üzere risalet onun nesline aitti. Buna şöyle cevap verilir: Muhtemeldir ki İbrahim "neslimden de" demek suretiyle risaletin ebediyen neslinde devam etmesini talep etmiştir, hem de peygamberler arasında kesintilerin bulunmayacağı biçimde. Ancak Allah nesli içinde zalimlerin bulunacağını ve ahdinin onları kapsamayacağını haber vermiştir. Diğer bir ihtimale göre Hz. İbrahim'in talebi, Cenab-ı Hakk'ın risaleti İsmail nesline tahsis etmesiydi, bilindiği üzere Araplar İsmail aleyhisselamın çocuklarından gelmiştir. Allah Teala da bu çocukların arasında zalimlerin bulunacağını ve ahdinin onları kapsamayacağını bildirmiştir. Ahd, yukarıda değindiğimiz üzere risalet ve vahiydir. Hasan-ı Basri, zalimin ahirette ilahi ahde nail olmayacağını söylemiştir. Yine bir ihtimale göre ayetteki ve min zürriyeti neslimden de ifadesi ve zürriyeti (neslimi de [önder yap]) demektir, bunun üzerine Allah neslinin içinde bu makama elverişli olmayanların bulunduğunu haber vermiştir. Bir başka ihtimal ise imam kelimesiyle nübüvvetin değil devlet başkanlığının kastedilmiş olmasıdır, başkanlık her zümre içinde bulunmakla birlikte nübüvvet Hz. İbrahim'in nesline özgüydü. Tartışılan meselede öne sürülebilecek bir ihtimal de İbrahim'in kendi neslinin içinden bir seçim yapmasıydı; onlardan bazılarının nübüvvetle elverişli olmadığına ilahi ilimle bilinmesi sebebiyle, bu durumda onun nübüvveti değil de imameti kastetmiş bulunması muhtemel görünmemektedir. Aslında Hz. İbrahim "şu kişi" demek suretiyle belli bir şahıs belirlemesi de yapmış olabilir. Eğer yapmışsa kendisine şöyle denilmiştir: O senin neslindendir fakat yukarıda söylendiği gibi ilahi ahid onu kapsamaz. Bundan dolayıdır ki İbrahim devam eden dualarında neslinden küfre saplananları istisna ederek duasına sadece iman edenleri dahil etmiştir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İbtelâ (ابْتَلَىٰ)

        İbn Fâris, kelimenin "b-l-y" kökünden türediğini, temel anlamının bir şeyi denemek, sınamak, eskimek ve gizli olanı ortaya çıkarmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın gerçek ahlaki durumunu, sabrını ve itaatini ortaya çıkarmak için onu zorluklarla veya nimetlerle test etmek şeklinde açıklar; ayette Allah'ın İbrahim'i çeşitli emirler ve zorluklarla sınayarak onun içsel sadakatini eyleme dökmesini ve görünür kılmasını ifade ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "bela/imtihan" kavramının, her şeyi bilen Allah'ın bir bilgi edinme çabası olmadığını; inanan kişinin kendi varoluşsal sınırlarını zorlayarak imanını kanıtlamasını ve ruhsal olarak olgunlaşmasını sağlayan ontolojik ve pedagojik bir ilahi mekanizma olduğunu analiz eder.

        İbrâhîm (إِبْرَاهِيمَ)

        Arthur Jeffery, bu ismin köken olarak Arapça olmadığını, İbranice "Avraham" veya Süryanice/Aramice "Abhraham" (çokluğun babası/yüce baba) kelimelerinden Arap diline geçtiğini belirtir. Theodor Nöldeke, ismin İslam öncesi Arap yarımadasında bilindiğini ve Kur'an'ın bu tarihi figürü sadece etnik bir ata olmaktan çıkarıp, tüm şirk unsurlarından arınmış evrensel "Hanif" (saf monoteist) modelinin kurucu arketipi olarak yeniden inşa ettiğini kaydeder. Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın İbrahim ismini, Ehl-i Kitab'ın (Yahudi ve Hristiyanların) tekelci hak iddialarına karşı reddiyeci bir teolojik stratejiyle kullandığını; onun hiçbir gruba ait olmayan, doğrudan ilahi iradeye teslim olmuş bağımsız bir teslimiyet sembolü olarak konumlandırıldığını analiz eder.

        Rabb (رَبُّهُ)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün terbiye etmek, beslemek, büyütmek ve efendi olmak anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bir şeyi halden hale geçirerek kemale erdiren otorite olarak açıklar. Ayetin bağlamında bu ismin kullanılması, Allah'ın İbrahim'e uyguladığı zorlu imtihanların aslında ona zarar vermek için değil, onu evrensel liderliğe (imamet) hazırlamak, manevi olarak büyütmek ve terbiye etmek maksadını taşıdığını gösteren şefkatli ve inşa edici bir efendi-kul ilişkisini yansıtır.

        Kelimât (بِكَلِمَاتٍ)

        İbn Fâris, "k-l-m" kökünün temel olarak bir nesnede iz veya yara açmak, mecazi olarak da sözün insanın zihninde bıraktığı etki anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sözler, cümleler veya ilahi emirler anlamına geldiğini; ayette İbrahim'e yüklenen son derece ağır dini yükümlülükleri, ilahi buyrukları ve imtihan unsurlarını (oğlunu kurban etme emri, ateşe atılma, hicret vb.) nitelediğini ifade eder. Angelika Neuwirth, buradaki "kelimeler" kavramının sadece konuşulan sesler olmadığını; varoluşu şekillendiren, sadakati test eden ve sonucunda ilahi ahdi (covenant) kuran bağlayıcı ontolojik ve teolojik fermanlar olduğunu analiz eder.

        Etemme (فَأَتَمَّهُنَّ)

        İbn Fâris, "t-m-m" kökünün bir şeyin hiçbir eksiklik, kusur veya noksanlık barındırmaksızın bütünüyle tamamlanması, nihayetine ermesi temel anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir işin eksiksiz ve mükemmel bir formda yerine getirilmesi olarak açıklar. Ayette İbrahim'in, kendisine yöneltilen ilahi emirleri hiçbir itirazda bulunmadan, tereddüt etmeden ve kusursuz bir teslimiyetle fiiliyata geçirerek ilahi testi başarıyla geçtiğini kesin bir dille ifade eder.

        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, kelimenin "k-v-l" kökünden türediğini, düşüncenin dil aracılığıyla ifade edilmesi ve söz söylemek temel anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilahi bağlamda bu fiilin, Allah'ın İbrahim'in kusursuz itaatine karşılık verdiği kesin, değiştirilemez ontolojik kararı ve lütfu ilan etmesini nitelediğini aktarır.

        Câil (جَاعِلُكَ)

        İbn Fâris, "c-a-l" kökünün bir şeyi yaratmak, yapmak, bir durumdan başka bir duruma çevirmek ve tayin etmek anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, birine resmi bir görev vermek, onu bir makama yerleştirmek veya dönüştürmek olarak tanımlar; ayette ism-i fâil (yapan/tayin eden) formunda kullanılarak, Allah'ın İbrahim'i sıradan bir inanan statüsünden çıkarıp tüm insanlık için kurumsal ve manevi bir otorite (imam) makamına bizzat kendi iradesiyle yerleştirdiğini ifade eder.

        Nâs (لِلنَّاسِ)

        İbn Fâris, kelimenin kökeni hakkında hareket etmek anlamına gelen "n-v-s", unutmak anlamına gelen "n-s-y" veya ünsiyet/sosyalleşme anlamına gelen "e-n-s" köklerinden türediği yönünde dilbilimsel yaklaşımlar bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insan türünü ve bütün insanlığı kapsayan genel bir isim olduğunu kaydeder. Ayette İbrahim'e verilen liderliğin sadece kendi kan bağına, kabilesine veya spesifik bir coğrafyaya değil, evrensel ölçekte tüm beşeriyete şamil kılındığını vurgular.

        İmâm (إِمَامًا)

        İbn Fâris, "e-m-m" kökünün temel anlamının öne geçmek, yönelinen hedef, anne ve rehber olmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sözüyle, eylemiyle ve ahlakıyla peşinden gidilen, kendisine uyulan mutlak önder ve rol model olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın teolojik çerçevesinde bu kavramın siyasi bir liderlikten ziyade, "kamil insan" ve "saf tevhidin ölçüsü" anlamına geldiğini; İbrahim'in tüm dinler üstü bir konumda hakikatin yegane paradigması ve tüm inananların ontolojik kıblesi/rehberi olarak atandığını detaylandırır.

        Zürriyyeh (ذُرِّيَّتِي)

        İbn Fâris, "z-r-r" kökünün temel olarak küçük karıncalar, zerreler, tohumları toprağa saçmak ve rüzgarın savurması anlamlarına geldiğini; yeryüzüne dağılıp çoğalmaları sebebiyle insanın soyuna ve çocuklarına bu ismin verildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kişinin nesli, zürriyeti ve kendisinden sonra gelecek olan evlatları olarak açıklar; ayette İbrahim'in kazandığı bu büyük manevi şerefin ve önderliğin sadece kendi şahsında kalmayıp, gelecek nesillerine de aktarılması yönündeki fıtri ve ebeveynsel duasını ifade ettiğini belirtir.

        Yenâlü (يَنَالُ)

        İbn Fâris, "n-y-l" kökünün bir şeye ulaşmak, onu elde etmek, erişmek ve nail olmak temel anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, arzu edilen ve hedeflenen bir makama veya nimete kavuşmak anlamına geldiğini kaydeder. Ayette olumsuz edatla (lâ yenâlü) kullanılarak, ilahi vaadin ve liderlik makamının liyakatsiz kimselere kesinlikle ulaşmayacağını, bu kapının onlara ontolojik olarak kapatıldığını ilan eder.

        Ahd (عَهْدِي)

        İbn Fâris, "a-h-d" kökünün bir şeyi korumak, gözetmek, zaman, yemin, sözleşme ve taahhüt anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, uyulması zorunlu olan, bozulması yasaklanan kesin söz ve antlaşma olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu kelimenin doğrudan Ehl-i Kitab'ın (özellikle Yahudilerin) soy bağına dayalı tekelci ve koşulsuz seçilmişlik inancına sarsıcı bir darbe vurduğunu; Allah'ın "benim ahdim/sözleşmem" diyerek İbrahim'in neslinden gelseler bile zalimlere dini liderlik ve şeref verilmeyeceğini, ilahi ahdin genetik mirasa değil, ahlaki liyakata ve adalete dayalı meşrut (şartlı) bir sözleşme olduğunu vurguladığını analiz eder.

        Zâlimîn (الظَّالِمِينَ)

        İbn Fâris, "z-l-m" kökünün temel anlamının bir şeyi kendi gerçek yeri dışında başka bir yere koymak, eksiltmek, haddi aşmak ve karanlık olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, adaletin zıttı olup hakkı ihlal eden, şirke düşen ve günah işleyen kimseler olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde zulmün sadece sosyal bir haksızlık değil, aynı zamanda tevhidi bozarak Allah'a karşı işlenen en büyük ontolojik ihanet olduğunu; ayette ilahi ahdin ve liderliğin dışında bırakılan bu grubun, peygamber soyundan gelseler dahi inançsızlıkları, asilikleri ve ahlaki çöküşleri sebebiyle manevi imtiyazlarını tamamen kaybedenleri nitelediğini detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X