Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 116. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 116. Ayet

    وَقَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَداًۙ سُبْحَانَهُۜ بَلْ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve kâlû-teḣaża(A)llâhu veledâ(en)(k) subhâneh(u)(s) bel lehu mâ fî-ssemâvâti vel-ard(i)(s) kullun lehu kânitûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Bir de, 'Allah evlat edindi' dediler. Haşa! O bundan münezzehtir. Bilakis göklerde ve yerde olanların hepsi O'na aittir. Hepsi O'nun iradesine boyun eğmiştir.

      Bir de, "Allah evlat edindi" dediler. Haşa! O bundan münezzehtir. Bu ilahi beyanda Cenab-ı Hakk'ın, hıristiyanların iddia ettiği yakışıksız şeylerden zatını tenzih edişi ve iddialarının reddi vardır. Ayetin manası -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- şöyledir ki duyulur alemde çocuk sahibi olmak veya evlat edinmek buna ihtiyaç hissettiren üç sebepten birine bağlı bulunur: Baskın gelen şiddetli çocuk arzusunun yerine getirilmesi, hissettiği yalnızlığın şevkiyle arkadaşlık edeceği birine muhtaç hale gelmesi yahut da kendisini ezecek düşmanın defedilmesi için yardımını isteyeceği birine ihtiyaç duyması. Aziz ve celil olan Allah herhangi bir şeye muhtaç olmaktan, yalnızlık hissine kapılmaktan veya düşmanına yenilmekten münezzeh olduğuna göre neden evlat edinsin?

      Bilakis göklerde ve yerde olanların hepsi O'na aittir, Allah'a evlat nisbet edenlerin iddialarına cevaptır: Göklerin ve orada bulunanların, yerin ve oradaki her şeyin sahibi ve hakimi olan varlık için herhangi bir ihtiyaç doğmaz ve hiçbir düşman O'nu yenilgiye uğratamaz, diye; zira bunların hepsi O'nun mülkü olup kendi planlamasının icrasına, emir ve tasarrufunun yürümesine hazır bulunur. Evlat edinme gibi bir şeyi talep etmesi ancak biraz önce değindiğimiz hususlardan birine maruz kalması halinde bahis konusu olur. Oysaki Allah zalimlerin ileri sürdüğü şeylerden yüce, pek yücedir.

      Allah'a izafe edilen evlat edinme iddiasının imkansızlığı görüşüne "dost edinme" eylemine dayanarak karşı bir fikir öne sürülürse buna şöyle cevap verilir: Burada dostluk, dost edinecek varlığın özünden (cevherinden) olmayan biriyle oluşmaktadır, evlat ise sadece kendi özünden olur. Hüseyin (b. Muhammed en-Neccar) bu kanaati benimsemiştir. İkincisi, dostluk kişinin eskiden beri gerçekleştirdiği bazı eylemler sebebiyle konumunun yükselmesi ve mertebesinin üst derecelere çıkmasıyla oluşur; öylesi bu davranışlarıyla mükafat anlamında dost edinilmeye hak kazanır. Birinin evladı olmaksa gerçekleştirilen bazı fiillerle değil, hak kazanacağı bir durum olmaksızın onun çocuğu olur. Allah Teala çocuğun oluşmasına vasıta teşkil eden şeyi kendi zatından uzaklaştırma bağlamında şöyle buyurmuştur: "O'nun eşi olmadığı halde çocuğu nasıl olabilir?" Üçüncüsü Ravendi'nin şu yorumudur: Allah'ın zatına evlat nisbet etme ya sadece bir isimlendirme -niteleme şeklinde veya gerçek manasıyla olur. Dost diye isimlendirmenin gerçekleşme yönü bellidir ama bu ihtimal evladı olmakla nitelendirilmesinde bahis konusu değildir, evladın sadece bir isimlendirme-niteleme çerçevesinde Allah'a izafesi hakkında da dini bir izin gelmemiştir.

      Bilakis göklerde ve yerde olanların hepsi O'na aittir, mealindeki beyana yönelik bir yorum daha vardır. Denebilir ki göklerde ve yerde bulunan herkes O'nun erkek ve kadın kullarıdır. Siz evlat sahibi olmaya şiddetle ihtiyaç duyduğunuz halde köle ve cariyelerinizden evlat edinmeyi münasip görmezsiniz. Peki, aziz ve celil olan Allah'a -müstağni olmasına rağmen- aynı şeyi nisbet etmeyi nasıl yakıştırabilirsiniz?

      Her şey O'nun iradesine boyun eğmiştir. Ayetin bu kısmı için farklı yorumlar yapılmıştır. Denildi ki göklerde ve yerde olan herkes, melekler, İsa, Üzeyir ve Allah'ın evlat edindiğini ileri sürdüğünüz diğerleri O'nun iradesine boyun eğmiş, Rab oluşunu benimsemiş, O'nun kulu olduklarını kabullenmiştir. Bir de kanitun muti'un (itaat edenler) diye yorumlanmıştır, yani göklerde ve yerde olanların hepsi O'na itaat edip boyun eğmiştir. Şöyle de denilmiştir: Kanit kaim demektir. Ne var ki kaim iki şekilde olur. Biri ayakları üzerinde dikilip duran, diğeri de bir şeyi koruyup gözeten. Şimdi, buradaki kanit kavramıyla ayakları üzerinde dikilip duran manasının kastedilme ihtimali bulunmadığına göre yorum Allah'a itaat etme ve üzerine düşen görevleri tesbit edip yerine getirme şekline döner; ayet-i kerimede olduğu gibi: "Herkesin yaptığını gözetleyip kayda geçiren (Allah böyle olmayan putlar gibi olur mu?)". Burada Allah'ın gözetleyip kayıt altına aldığı şey kulun görevini yerine getirmesi ve ele geçirdiği rızıktır. Hepsi O'nun iradesine boyun eğmiştir mealindeki beyanın bir yorumunun da insanların selim yaratılışlarının tenzih edilmesi şeklinde olabilir, zira herkesin fıtratı Rabb'ini evlat sahibi olma gibi ileri sürülen sıfatlardan tenzih eder. Bir de şöyle söylenebilir: Hepsi O'nun iradesine boyun eğmiştir, genel bakışla bütün insanlar; ayet-i kerimenin işaret ettiği gibi: "Onlara kendilerini kimin yarattığını soracak olursan, 'Şüphesiz ki Allah' diyeceklerdir."

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Kâlû (وَقَالُوا)

        İbn Fâris, "k-v-l" (kaf, vav, lam) kökünün dilde "ses çıkarmak, bir düşünceyi veya meramı sözle ifade etmek, iddia etmek" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Celaleddin el-Suyuti, cümlenin başındaki atıf harfi (vav) ve mazi fiil (kâlû / dediler ki) yapısının; Ehl-i Kitab'ın ve müşriklerin zihin dünyasını zehirleyen o devasa teolojik sapmayı, mutlak bir cüret ve iddia olarak sahneye taşıdığını tespit eder.

        İttehaze (اتَّخَذَ)

        İbn Fâris, "e-h-z" (hemze, hı, zel) kökünün dilde "bir şeyi elde etmek, tutmak ve almak" anlamlarına geldiğini belirtir. İftiâl babında (ittihaz) kasten, iradeyle ve benimseyerek "edinmek, kendine mâl etmek" demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "edindi" (ittehaze) eylemini sıradan bir "alma" (ahz) fiilinden ayırır. İttihaz; bir şeyi sıradan bir nesne olarak ele geçirmek değil, onu belirli bir statüye, makama veya varoluşsal bir amaca (buradaki bağlamıyla çocukluğa/varisliğe) kasten seçip "benimsemek ve yerleştirmektir". Bu iddia, Allah'a beşeri bir seçme/ihtiyaç (eksiklik) psikolojisi atfetmektir.

        Allâhu (اللَّهُ)

        El-Cevâlîkî, mutlak Yaratıcı'nın zatına has, türememiş ismi olan Allah lafzının buradaki konumunu kaydeder. İddianın dehşeti, bu kurgusal "çocuk edinme" eyleminin faili olarak doğrudan mutlak kemal ve istiğna (hiçbir şeye muhtaç olmama) makamı olan Yaratıcı'nın hedef alınmasından kaynaklanır.

        Veleden (وَلَدًا)

        İbn Fâris, "v-l-d" (vav, lam, dal) kökünün dilde "doğurmak, dünyaya getirmek, üremek ve biyolojik nesil" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki teolojik karşılıklarını analiz eder. Hıristiyan literatüründeki "Oğul/Çocuk" (Süryanice/Aramice 'bar' / ܒܪ veya Arapça 'veled') kavramının, Geç Antik Çağ Ortadoğu'sunda Tanrı ile varlık arasında kurulan o mitolojik ve dogmatik ilişkinin merkez taşı olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, "çocuk / veled" kavramını Kur'an'ın tevhid (birlik) ontolojisi üzerinden muazzam bir boyutta tahlil eder. Bir varlığın "çocuğu" (veledi) olması, o varlığın biyolojik olarak üremeye (parçalanmaya), kendinden sonra soyunu devam ettirecek bir "varise" ve zaman içinde yok olmaya mahkûm bir ölümlülük (fânilik) psikolojisine sahip olması demektir. Allah'a "veled" isnat etmek, O'nun mutlaklığını, bölünmezliğini (Samed oluşunu) ve sonsuzluğunu reddeden varoluşsal bir akıl tutulmasıdır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Allah çocuk edindi" (ittehazellâhu veleden) iddiasının Kur'an'daki kuşatıcı polemik zeminini okur. Kur'an burada spesifik bir grubu hedef almaz; Hıristiyanların "İsa Tanrı'nın oğludur", Yahudilerin "Üzeyir Allah'ın oğludur" ve Müşrik Arapların "Melekler Allah'ın kızlarıdır" şeklindeki o şirk ve antropomorfizm (Tanrı'yı insanlaştırma) krizlerinin tamamını "veled" (çocuk) şemsiyesi altında toplayarak toptan imha eder.

        Subhânehu (سُبْحَانَهُ)

        İbn Fâris, "s-b-h" (sin, be, ha) kökünün dilde "suda hızla yüzmek, akıp gitmek, uzaklaşmak ve mesafe katetmek" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "O münezzehtir / Subhan'dır" kavramını tahlil eder. Tesbih; Yaratıcı'yı, mahlukata (yaratılmışlara) ait olan tüm biyolojik eksikliklerden, acziyetten, ölümlülükten ve "çocuk edinme" gibi beşeri ihtiyaçlardan fersah fersah uzağa yerleştirmek, O'nun mutlak kemalini (kusursuzluğunu) tenzih makamında ilan etmektir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Subhânehu" (O münezzehtir) nidasındaki kelamî refleksi analiz eder. Kur'an, "Allah çocuk edindi" yalanını aktarır aktarmaz, araya başka hiçbir açıklama veya felsefi argüman koymadan anında "Subhânehu" diyerek o dehşetli cümleyi bıçak gibi keser. Bu kelime, vahyin ve tevhid inancının o şirke karşı duyduğu ontolojik tiksintinin ve mutlak "savunma refleksinin" en estetik dışavurumudur.

        Bel (بَلْ)

        Celaleddin el-Suyuti, idrâb (vazgeçme, reddetme ve geçiş) edatı olduğunu belirtir. "Bilakis / Hayır, tam aksine!" anlamındaki bu edat; önceki "çocuk edindi" iftirasını mutlak bir hiçliğe mahkûm edip, varlığın asıl gerçeğini (hakikati) sahneye çıkaran keskin bir mantıksal manevradır.

        Lehu (لَهُ)

        Celaleddin el-Suyuti, aidiyet (lam) harfi ve zamirin (hu) öne geçmesiyle oluşan "Sadece ve münhasıran O'na aittir" şeklindeki bu yapının, varlıktaki yegâne sahipliği (mülkiyeti) hiçbir şüpheye yer bırakmaksızın Yaratıcı'ya tahsis ettiğini kaydeder.

        Mâ (مَا)

        (Her ne varsa). İsm-i mevsul. Varlıktaki akıllı veya akılsız tüm mevcudatı eksiksiz olarak kapsar.

        Fîs Semâvâti (فِي السَّمَاوَاتِ)

        İbn Fâris, "s-m-v" (sin, mim, vav) kökünün dilde "yükseklik, yücelik, yukarıda olmak ve başın üstünde yer alan her şey" anlamlarına geldiğini belirtir. (Göklerde olan her şey).

        Vel Ard(ardı) (وَالْأَرْضِ)

        İbn Fâris, "e-r-d" (hemze, ra, dat) kökünün dilde "aşağıda olan, ayak basılan yer ve göğün (yüksekliğin) mutlak zıttı" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Angelika Neuwirth, "Göklerde ve yerde olan her şey bilakis O'na aittir" (bel lehu mâ fîs semâvâti vel ard) kapanışını Geç Antik Çağ kozmolojisi üzerinden okur. Ehl-i Kitap, Tanrı'yı adeta gökteki sarayında oturan ve yeryüzünü yönetmek için bir "çocuğa" (veya aracıya) ihtiyaç duyan zayıf bir figür gibi tasavvur ediyordu. Kur'an, göklerin ve yerin (tüm boyutlarıyla kozmosun) mutlak mülkiyetinin bizzat Allah'ın elinde olduğunu ilan eder. Kendi yarattığı evrene mutlak surette hâkim olan (mülkün sahibi olan) bir Yaratıcı'nın, varlığı yönetmek veya mirasını devretmek için bir "çocuğa" ihtiyacı yoktur. Mülkiyetin mutlaklığı, çocuk edinme mantıksızlığını ontolojik olarak yok eder.

        Kullun (كُلٌّ)

        İbn Fâris, "k-l-l" (kef, lam, lam) kökünün dilde "bir şeyi bütünüyle kapsamak, istisnasız tamamı ve kuşatmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Varlıktaki her bir zerreyi içine alan mutlak bütünlüktür.

        Lehu (لَهُ)

        (Yine sadece O'na).

        Kânitûn (قَانِتُونَ)

        İbn Fâris, "k-n-t" (kaf, nun, te) kökünün dilde "itaat etmek, derin bir sükûnetle boyun eğmek, huşu içinde olmak ve uzun süre ayakta durmak" anlamlarına geldiğini açıklar. İsm-i fâil çoğul formundadır (boyun eğenlerdir).

        Râgıb el-İsfahânî, "kunût" (boyun eğme) eylemini sıradan bir zoraki itaatten ayırır. Kunût; varlığın (insanın, meleğin veya peygamberin), Yaratıcısı karşısındaki o ontolojik hiçliğini idrak ederek, zerre kadar isyan belirtisi göstermeden, derin bir saygı ve fıtri bir sükûnetle O'nun ilahi yasalarına (sünnetullaha) kayıtsız şartsız "teslim olma ve secde etme" halidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Hepsi (istisnasız) O'na boyun eğmektedir" (kullun lehu kânitûn) şeklindeki o muazzam kelamî faturayı tahlil eder. Müşriklerin melekleri veya Ehl-i Kitab'ın peygamberleri (İsa/Üzeyir) Tanrı'nın "çocuğu" ilan etmesi; o varlıkları yaratılış zincirinin dışına çıkarıp ilahlık makamına ortak etme cüretidir. Kur'an ise bu iddiayı evrensel bir ontolojiyle (kunût) ezip geçer: Evrendeki hiçbir varlık, en yüce melekler veya en büyük peygamberler dahi O'nun "parçası, eşi veya çocuğu" (veledi) olamaz; istisnasız her varlık (kullun), O'nun koyduğu yasalara mutlak surette boyun eğmeye mecbur olan aciz birer "kul / yaratılmış" (kânitûn) statüsündedir. Yaratıcı ile yaratılan arasındaki bu "Samediyet (Mutlaklık) ve Kunût (Acziyet)" çizgisi, tevhidin asla ihlal edilemez varoluşsal sınırıdır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X