Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 112. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 112. Ayet

    بَلٰى مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَلَهُٓ اَجْرُهُ عِنْدَ رَبِّه۪ۖ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Belâ men esleme vechehu li(A)llâhi vehuve muhsinun felehu ecruhu ‘inde rabbihi velâ ḣavfun ‘aleyhim velâ hum yahzenûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Hayır, kamil bir mümin olarak bütün varlığını Allah'a teslim eden kimse için Rabb'inin nezdinde mükâfat vardır. Böyleleri ne korkacak ne de üzülecektir.

      Hayır, kamil bir mümin olarak bütün varlığını Allah'a teslim eden kimse. Biraz önce bu ilahi beyanın yahudi ve hıristiyanlara cevap niteliği taşıdığını ve onların Allah hakkında hüküm verişlerine eleştiri yönelttiğini belirtmiştik. Şöyle: Hayır, cennete girer, kamil bir mümin olarak bütün varlığını Allah'a teslim eden kimse.

      Vechini Allah'a teslim eden kimse. Denildi ki inancını ve amelini Allah'a özgü kılan kimse veya kendini Allah'a teslim eden kimse, Vech yani yüz organı zikredilerek zatın kastedilmesi mümkündür, "O'nun zatı hariç her şey yok olmaya mahkumdu" mealindeki beyanında olduğu gibi, yani, "O hariç". Şöyle de denilmiştir: Esleme, yani işini dinine havale edip samimi davranan, Bu manalar birbirine yakındır, Kendini Allah'a teslim eden, yani kulluğunun bilincini taşımakla, "Allah çekişip duran birçok ortağın sahip olduğu bir adam ile yalnız bir kişiye bağlı ve ait olan adamı misal verir" mealindeki beyanda olduğu gibi, "İslam" kelimesinin manası da budur: Varlığını Allah'a özgü kılıp ne mabud kabul etme ne de ibadet etme açısından kimseyi ortak koşmaman.

      Onun için Rabb'inin nezdinde mükâfat vardır. Böyleleri ne korkacak ne de üzülecektir. Bu kısmın manasını daha önce açıklamıştık.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Belâ (بَلَىٰ)

        İbn Fâris, dilde "olumsuz bir iddiayı veya soruyu kökünden reddedip, asıl gerçeği onaylayan" bir tasdik edatı olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, bu edatın buradaki felsefi işlevini tahlil eder. Bir önceki ayette Ehl-i Kitab'ın "Cennete sadece Yahudiler veya Hıristiyanlar girecek" şeklindeki o kuruntularını (emâniyy) ve tekelci iddialarını tek bir kelimeyle, "Hayır, bilakis iş asla sizin kurduğunuz o narsist hayallerdeki gibi değildir!" diyerek paramparça eden o mutlak, ilahi ve sarsılmaz bir "reddiye ve gerçeği inşa" (istidrâk) hamlesidir.

        Men (مَنْ)

        Celaleddin el-Suyuti, "Kim / Her kim ki" anlamına gelen bu ism-i mevsulün şart (koşul) bildirdiğini belirtir. Bu kelimenin kullanımıyla birlikte Kur'an, Ehl-i Kitab'ın o kabileci ve ırkçı (Yahudi veya Hıristiyan olma) şartını yırtıp atar; yerine ırk, soy veya statü gözetmeksizin tüm insanlığı kapsayan o evrensel ve ahlaki "kurtuluş sözleşmesini" (men kâne) yürürlüğe sokar.

        Esleme (أَسْلَمَ)

        İbn Fâris, "s-l-m" (sin, lam, mim) kökünün dilde "kurtulmak, barış içinde olmak, emniyete ermek ve itaat ederek boyun eğmek" anlamlarına geldiğini açıklar. İf'âl babında (esleme) "kendi hür iradesiyle teslim olmak" demektir.

        Toshihiko Izutsu, "esleme" (teslim etti) fiilini Kur'an'ın ontolojik merkezine yerleştirerek inceler. "İslam" kavramının da kökü olan bu eylem, insanın kibir ve hevasından vazgeçip, kendi varoluşsal acziyetini kabul ederek o mutlak, dikey ve sarsılmaz ilahi otoriteye "şartsız, pazarlıksız ve bütünüyle boyun eğmesi" halidir. Bu, kölelik değil, insanın sahte tanrılardan (ve egodan) kurtulup mutlak hakikate râm olmasıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin dinamizmini tahlil eder. Teslimiyet (esleme), pasif bir kadercilik veya tembel bir kabulleniş değildir; aksine, aklın ve iradenin en yüksek eylemidir. İnsan ancak sahte otoriteleri reddedip mutlak Yaratıcı'ya "teslim olduğunda" gerçek bir varoluşsal hürriyete kavuşur.

        Vechahu (وَجْهَهُ)

        İbn Fâris, "v-c-h" (vav, cim, he) kökünün dilde "yüz, bir şeyin aslı, en değerli kısmı, yöneliş ve istikamet" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "yüzünü / varlığını" (vechahu) kelimesinin metaforik (mecazi) derinliğini okur. İnsanın "yüzü", onun kimliğinin, onurunun, niyetinin ve bütün kişiliğinin toplandığı en şerefli merkezdir. Bir insanın "yüzünü teslim etmesi"; sadece bedenini değil, bütün iradesini, ahlakını ve varoluşunun o en saf "özünü" (vech) bir tek merkeze sabitlemesidir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "yüzünü teslim etme" eylemindeki o muazzam samimiyet krizini analiz eder. Yahudiler "Biz İbrahim'in soyuyuz" diyerek sırf genetik kimlikleriyle övünüyorlardı. Kur'an onlara; cennetin kapısının genetik kodlara veya kabile isimlerine değil, sadece ve sadece "tüm varlığını, kibrini ve yüzünü (benliğini)" samimiyetle Hakka teslim edenlere açılacağını ilan ederek o ırkçı şımarıklığı yerle bir eder.

        Lillâhi (لِلَّهِ)

        El-Cevâlîkî, mutlak Yaratıcı'nın appliesi olan "Allah" isminin, aidiyet (lam) harfiyle kurduğu bu tamlamanın; teslimiyetin, itaatin ve yönelişin araya hiçbir melek, peygamber veya aziz figürü sokulmaksızın, doğrudan ve münhasıran "sadece Allah'a" yapılması gerektiğini ilan eden tevhidin en keskin felsefi kilidi olduğunu kaydeder.

        Ve Huve (وَهُوَ)

        Celaleddin el-Suyuti, atıf harfi (vav) ve zamirin (huve) birleşimiyle oluşan bu yapının, Arapça gramerinde (vav-ı hâliye) "şu durumdayken / öyle bir halde ki" anlamında cümleyi yeni ve ayrılmaz bir ahlaki şarta bağladığını tespit eder.

        Muhsinun (مُحْسِنٌ)

        İbn Fâris, "h-s-n" (ha, sin, nun) kökünün dilde "güzellik, iyilik, çirkinliğin (kubh) mutlak zıttı ve bir şeyi en mükemmel şekilde yapmak" anlamlarına geldiğini açıklar. İsm-i fâil kalıbında (iyilik yapan / muhsin) formundadır.

        Toshihiko Izutsu, "muhsin" kavramını Kur'an'ın ahlak felsefesi (etik) üzerinden muazzam bir boyutta analiz eder. İhsan, sadece sıradan bir iyilik eylemi veya yoksula para vermek değildir. Kur'an lügatinde ihsan; insanın Allah'a teslimiyetini (esleme) dış dünyada "aktif, kusursuz ve en güzel ahlaki eylemlerle (estetik bir ahlakla)" ispat etmesidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "muhsin olarak" (ve huve muhsinun) hal cümlesinin, bir önceki "teslimiyet" (esleme) şartıyla kurduğu o kopmaz kelamî ağı tahlil eder. Kur'an, salt içsel bir inancı (teorik teslimiyeti) asla yeterli görmez. İman edip Allah'a yönelen kişi, eşzamanlı olarak yeryüzünde erdem üreten, topluma fayda sağlayan, eylemini güzelleştiren bir "muhsin" olmak zorundadır. Ahlak (ihsan) üretmeyen bir teslimiyet iddiası, ontolojik olarak sakattır.

        Fe Lehu (فَلَهُ)

        Celaleddin el-Suyuti, şartın cevabını (ceza) başlatan "fâ" harfi ve aidiyet "lam"ının birleşimiyle, "İşte o zaman onun için kesinlikle vardır" anlamında o ebedi hakedişin (istihkakın) sarsılmaz bir şekilde yürürlüğe girdiğini belirtir.

        Ecruhu (أَجْرُهُ)

        İbn Fâris, "e-c-r" (hemze, cim, ra) kökünün dilde "bir emeğin, yapılan bir işin veya eylemin karşılığında ödenen hak, bedel ve mükafat" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki filolojik kökenlerine inerek, Süryanice/Aramice "agrâ" (ܐܓܪܐ) kelimesiyle akrabalığını tespit eder. Hıristiyan ve Yahudi teolojisinde "Tanrı'nın iyiliğe vereceği karşılık" anlamında bilinen bu kavramı Kur'an, kendi evrensel ahlak sisteminin (ihsanın) değişmez faturası olarak kullanır.

        İnde (عِندَ)

        İbn Fâris, "a-n-d" (ayn, nun, dal) kökünden gelen bu zarfın dilde "huzurunda, katında, nezdinde ve bir varlık mertebesinin yanı" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Rabbihi (رَبِّهِ)

        İbn Fâris, "r-b-b" (ra, be, be) kökünün dilde "malik olmak, bir şeyi ilk halinden alıp adım adım kemale ulaştırmak, ıslah etmek, beslemek ve terbiye etmek" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Patricia Crone, "Rabbinin katında" (inde rabbihi) kavramındaki bu sarsılmaz teminatı tahlil eder. Ödül, fanilerin (veya Yahudi elitlerinin) inisiyatifinde dağıtılan kabilevi bir ganimet değildir. O ödül; insanın eylemini kuluçkaya yatırıp onu şefkatle büyüten, terbiye eden (Rab) o mutlak otoritenin "bizzat kendi katında" (inde) ebediyen hıfz edilmektedir.

        Ve Lâ Havfun (وَلَا خَوْفٌ)

        İbn Fâris, "h-v-f" (hı, vav, fe) kökünün dilde "emniyetin ve güvenliğin mutlak zıttı olarak dehşete kapılmak, paniklemek ve korkmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Olumsuzluk edatı (lâ) ile "Asla hiçbir korku yoktur" demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "korku" (havf) duygusunu psikolojik bir zaman algısı üzerinden ayırır. Havf; henüz yaşanmamış, ancak "gelecekte" insanın başına gelme ihtimali olan bir felakete, kayba veya cezaya karşı duyulan o ezici endişe ve panik halidir.

        Aleyhim (عَلَيْهِمْ)

        Celaleddin el-Suyuti, "onların üzerine / onlar için" anlamındaki bu yapının, korkusuzluk (emniyet) teminatını doğrudan doğruya o "muhsin" (iyilik üreten) faillerin şahsına mühürlediğini kaydeder.

        Ve Lâ Hum (وَلَا هُمْ)

        Celaleddin el-Suyuti, atıf harfi, mutlak olumsuzluk edatı ve "onlar" zamirinin birleşimiyle, verilecek olan ikinci büyük psikolojik güvencenin (ve onlar asla...) altını çizen bir geçiş olduğunu belirtir.

        Yahzenûn (يَحْزَنُونَ)

        İbn Fâris, "h-z-n" (ha, ze, nun) kökünün dilde "sertleşmek, kabalaşmak ve kalpte oluşan o ağır keder, üzüntü ve neşenin mutlak zıttı" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu, "üzülmeyeceklerdir" (yahzenûn) eyleminin zaman felsefesini tahlil eder. Korku (havf) geleceğe yönelik bir endişe iken; hüzün (hazn/hüzn), geçmişte yaşanan kayıplara, elde edilemeyen fırsatlara veya geride bırakılanlara duyulan o karanlık ve iç kemirici "kederdir". Kur'an, "ve lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn" kapanışıyla, muhsin (ahlaklı) bir müminin zihninden "geleceğin paniğini" (korkuyu) ve "geçmişin pişmanlığını" (hüznü) eşzamanlı olarak silip atar.

        Angelika Neuwirth, bu "korku ve hüzün" (havf ve hüzn) dualitesinin (ikilisinin) Kur'an'daki eskatolojik (ahiret) retoriğini Geç Antik Çağ bağlamında okur. Cennet iddiasında bulunan Ehl-i Kitab'ın o dar ve dışlayıcı (sadece Yahudi veya Hıristiyan olmaya dayanan) dogmasına karşı Kur'an; "Kim Allah'a boyun eğer ve ahlak (ihsan) üretirse, işte o insanın geleceğinde korku, geçmişinde keder yoktur" diyerek kurtuluşu ırkçı bir tapu dairesi olmaktan çıkarıp, evrensel ve ahlaki bir özgürleşme manifestosuna dönüştürür.

        Yorum

        İşleniyor...
        X