Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 111. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 111. Ayet

    وَقَالُوا لَنْ يَدْخُلَ الْجَنَّةَ اِلَّا مَنْ كَانَ هُوداً اَوْ نَصَارٰىۜ تِلْكَ اَمَانِيُّهُمْۜ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve kâlû len yedḣule-lcennete illâ men kâne hûden ev nesârâ(k) tilke emâniyyuhum(k) kul hâtû burhânekum in kuntum sâdikîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ehl-i kitap, 'Yahudi ve hıristiyanlardan başkası cennete giremeyecek' dediler. Bu onların bir kuruntusudur. De ki: İddianızda haklı iseniz delilinizi getirin.

      Ehl-i kitap, "Yahudi ve hıristiyanlardan başkası cennete giremeyecek" dediler. Bu ilahi beyan iki yoruma açıktır. Birincisi bu iddiayı her iki zümre de ileri sürmüş olabilir. Amaçları insanlara kendi aralarında uyum içinde bulundukları görünümünü vermek ve bu yolla dinlerine ilgi çekip kişileri İslamiyet'ten soğutmaktı, ama gerçekte onlar anlaşmazlık ve düşmanlık atmosferi içinde bulunuyorlardı. Diğer ihtimal de sözü edilen iddiayı her bir zümrenin anlaşma içinde değil de ayrı ayrı ortaya atmasıdır. Bunun delili de, "Yahudiler, 'Hıristiyanlar isabetli bir yolda değildir' dediler, hıristiyanlar da, 'Yahudiler isabetli bir yolda değildir' dediler" mealindeki ayet-i kerimedir. Bu ilahi beyan iddianın iki grubun anlaşmasıyla değil herhangi bir muvafakat ve izin söz konusu olmadan her birinin ileri sürdüğü bir iddia konumunda bulunduğunu kanıtlamaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Ayet-i kerimede kendilerinden başkasının cennete girmeyeceğini söyleyen kimseye iddiasını kanıtlayacak delil getirme mecburiyetine temas edilmektedir; çünkü bahis konusu zümreler yahudi ve hıristiyanlardan başkası cennete giremeyecek demek suretiyle başkasının oraya girmeyeceğini söylemiş (nefy), bunun üzerine iddianızda haklı iseniz delilinizi getirin -yani sizden başkasının girmeyeceğine dair- denilmek suretiyle kesin delil göstermeleri istenmiştir.

      Eğer denilirse ki: Yahudi ve hıristiyanlar, başkalarının cennete girme ihtimalini ortadan kaldırırken kendilerinin gireceğini iddia etme konumuna gelmiş oldular. Bu bakımdan onlardan, reddettikleri değil iddiada bulundukları meselede delil istenmiş olması gerekir.

      Buna şöyle cevap verilir: Hayır, tartışmanın buna ihtimali yoktur, çünkü onlar kendilerinin cennete gireceğini açıkça belirtmemiş, sadece başkalarının girişini reddetmiştir. Bu, "Şu eve falan falandan başkası girmez" diyen adamın ifadesine benzer; bu sözün kapsamında, "Bahis konusu falan falan girer" şeklinde bir muhteva yoktur, burada sadece başkalarının girişinin reddedilmesi mevcuttur. Olsa olsa şöyle diyebilirsin: Yahudi ve hıristiyanlar başkalarının cennete giremeyeceğini açık olarak söylemiş, kendilerinin gireceğini ise istidlale dayanarak ileri sürmüşlerdir. Bu durumda onların istidlali kanaatleri için değil açık iddiaları için delil istenir. Görmez misin ki aziz ve celil olan Allah'ın, gerçek dışı beyanlarını ortaya koymak ve iddialarını reddetmek meyanında verdiği cevap kendilerinden başkasının cennete girmesini reddedişlerine yönelik olmuştur: "Hayır, kim olursa olsun kamil bir mümin olarak bütün varlığını Allah'a teslim eden kimse..." cennete girecektir. Yine, Resulullah'tan, "Şahitsiz nikah olmaz" diye rivayet edilen hadise dikkat etmez misin? Bu ifadede şahit bulunduğu takdirde (başka bir şeye gerek kalmaksızın) nikahın gerçekleştiği biçiminde bir hüküm yoktur, sadece şahit olmaksızın nikahın olamayacağının açıkça belirtilmesi söz konusudur. Düşün ki, "Şahitsiz nikah olmaz" diyen birine, "Neden şahit olmaksızın nikah caiz değildir dedin?" diye sorulmaz. Yahudi ve hıristiyanlardan başkası cennete giremez mealindeki beyan da bunun gibi olup bu ifadede onların cennete gireceğinin açık ispatı bulunmamakta, sadece başkalarının girmeyeceğinin açık iddiası yer almaktadır. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlû (قَالُوا)

        İbn Fâris, kelimenin "k-v-l" kökünden türediğini, düşüncenin kelimelerle ifade edilmesi ve söz söylemek temel anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın içindeki meramını sözlü olarak aktarması anlamına geldiğini, ayetin bağlamında Ehl-i Kitab'ın kurtuluşla ilgili kendi aralarında ürettikleri dışlayıcı ve tekelci teolojik iddiaları cesaretle dile getirmelerini ifade ettiğini açıklar.

        Yedhule (يَدْخُلَ)

        İbn Fâris, "d-h-l" kökünün temel anlamının bir şeyin içine girmek, nüfuz etmek ve dışarıda olmanın zıttı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir mekana, gruba veya duruma fiilen dahil olmak anlamına geldiğini, ayette eskatolojik (uhrevi) bir mekan olan cennete kabul edilme ve oraya erişme eylemini nitelediğini kaydeder.

        Cenneh (الْجَنَّةَ)

        İbn Fâris, "c-n-n" kökünün örtmek, gizlemek ve üstünü kapatmak temel anlamlarına geldiğini, ağaçlarının sıklığından dolayı toprağı örten bahçeye bu ismin verildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, dünyevi bağlamda sık ağaçlı, görkemli bahçe olduğunu; uhrevi bağlamda ise müminlerin ebedi yurdunu temsil ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olduğunu kabul etmekle birlikte, dini ve eskatolojik bir terim olarak "cennet" kavramının, Aramice/Süryanice "ganta" veya İbranice "gan" (bahçe) kelimelerinin Geç Antik Çağ'daki teolojik kullanımıyla örtüştüğünü ve ortak bir Sami mirası taşıdığını analiz eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahiret tasavvurunda bu kelimenin nihai kurtuluşun, ilahi rızanın ve ebedi lütfun fiziksel/ruhani mekanını sembolize ettiğini vurgular.

        Kâne (كَانَ)

        İbn Fâris, "k-v-n" kökünün bir şeyin var olması, meydana gelmesi ve durum bildirmesi temel anlamına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, varoluşsal bir durumu bildiren bu fiilin, ayette kişinin dinî aidiyetini değişmez bir kimlik olarak benimsemesini ve o hal üzere bulunmasını ifade ettiğini kaydeder.

        Hûden (هُودًا)

        İbn Fâris, "h-v-d" kökünün sükunet bulmak, yumuşaklık, tövbe edip hakka geri dönmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, terim olarak doğrudan Yahudileri niteleyen özel bir isim olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak İbranice "Yehuda" isminden Arapçaya geçtiğini ve doğrudan dini-etnik bir aidiyeti temsil ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette kelimenin, İsrailoğullarının cenneti ve ilahi kurtuluşu sadece kendi ırki ve tarihsel aidiyetlerine has kılan, kurtuluşu tekelci bir etnosantrizme (kavmiyetçiliğe) indirgeyen dışlayıcı zihniyetlerini eleştirel bir tonda yansıttığını analiz eder.

        Nesârâ (نَصَارَىٰ)

        İbn Fâris, "n-s-r" kökünün yardım etmek, destek olmak ve birini zafere ulaştırmak temel anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ismin İsa peygambere yardım edenler anlamından veya onun doğduğu Nasıra (Nazareth) kasabasına nispetle Hristiyanları nitelemek üzere kullanıldığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanicedeki "Nasraya" veya "Natsraya" formundan türediğini ve Hristiyan topluluğunu tanımlamak üzere Arapça dini lügate dahil olduğunu ifade eder.

        Emâniyyuhum (أَمَانِيُّهُمْ)

        İbn Fâris, "m-n-y" kökünün bir şeyi takdir etmek, ölçmek, biçmek ve insanın kalbinden geçen hayali arzular anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, hiçbir somut temeli olmayan, gerçekleşmesi mümkün görünmeyen, sadece zihinde kurgulanan kuruntular ve boş temenniler olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu kavramın, Ehl-i Kitab'ın ebedi kurtuluşu ahlaki eyleme, imana ve ilahi iradeye değil, sadece mensup oldukları dini grubun ismine bağlayan psikolojik bir sanrıyı, teolojik bir illüzyonu temsil ettiğini detaylandırır.

        Kul (قُلْ)

        İbn Fâris, düşüncenin söze dökülmesi anlamına gelen "k-v-l" kökünden türeyen bir emir kipi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, peygambere yöneltilen kesin bir ilahi talimat olduğunu, muhatapların asılsız iddialarına karşı pasif kalınmayıp vahyin aktif, rasyonel ve reddiyeci dilini kullanması gerektiğine işaret ettiğini açıklar.

        Hâtû (هَاتُوا)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökeni ve yapısı hakkında farklı dilbilimsel yaklaşımlar bulunmakla birlikte, genel olarak "verin, getirin, sunun" anlamında bir emir veya talep nidası olarak kullanıldığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, karşı taraftan bir şeyin açıkça ortaya konmasını talep etmek olduğunu, ayette muhaliflerin soyut ve dayanaksız iddialarını destekleyecek somut bir kanıt getirmeye yönelik sarsıcı bir teolojik meydan okumayı (tahaddi) ifade ettiğini belirtir.

        Burhâneküm (بُرْهَانَكُمْ)

        İbn Fâris, kelimenin aydınlık ve beyazlık anlamına gelen "b-r-h" kökünden veya doğrudan "b-r-h-n" aslından geldiğini, hakkı batıldan ayıran, şüpheyi ortadan kaldıran kesin delil olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, doğruluğu apaçık olan, inkar edilmesi veya çürütülmesi mümkün olmayan aklî ve naklî kesin kanıt olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak Habeşçe (Ge'ez) "berhan" (ışık, aydınlık) kelimesinden Arapçaya geçtiğini, karanlığı yırtan hakikat ışığı manasında dini/epistemolojik bir terim oluşturduğunu savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Kur'an'ın körü körüne inancı, dogmatizmi ve soy aidiyetini reddettiğini; teolojik kurtuluş iddialarının ancak rasyonel veya ilahi kökenli, aydınlatıcı sağlam bir kanıt ile temellendirildiğinde değer kazanacağını gösteren güçlü bir epistemolojik uyarı taşıdığını analiz eder.

        Sâdikîn (صَادِقِينَ)

        İbn Fâris, "s-d-k" kökünün sözün ve niyetin gerçeğe uygunluğu, sağlamlık, dürüstlük ve yalanın zıttı olma anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kişinin inancının, sözünün ve objektif gerçekliğin birbiriyle tam olarak örtüşmesi şeklinde açıklar. Ayette muhatapların kendi teolojik tekelciliklerinde ve cennet iddialarında gerçekten haklı ve samimi olup olmadıklarını test eden nihai ontolojik ve ahlaki bir kriter olarak öne sürüldüğünü belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X