مَا نَنْسَخْ مِنْ اٰيَةٍ اَوْ نُنْسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَٓا اَوْ مِثْلِهَاۜ اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 106. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: bakara 106, nesh, hüküm değişikliği, bakara suresi 106. ayet, ilahi kudret, bakara suresi, allah, ayet, ilim, bilgi, kader
-
Biz bir ayeti nesheder veya unutturursak mutlaka onun daha hayırlısını veya dengini getiririz. Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin?
Biz bir ayeti nesheder veya unutturursak. Ehl-i kelam'dan bazıları şöyle dedi: Levh-i mahfuzdan siler, yahut arada bırakırsak. Şöyle de denildi: Biz bir ayeti nesheder, yani diğer ayet mukabilinde kaldırırsak veya diğerine terkedersek. Yine şöyle denildi: Biz bir ayeti nesheder, hükmünü ve kendisiyle amel edilmesini kaldırırsak, veya unutturursak, yani kıraat ve tilavetini terk edersek. Ayetin tamamen kaldırılması caiz olduğu gibi hükmünün kaldırılıp metnin bırakılması da bazı sebeplere bağlı olarak caizdir. Birincisi neshin fiilen gerçekleşmesidir. Şu halde neshi inkar edenin telakkisi kökünden yıkılmıştır, çünkü nesih fiilen vardır. Buna rağmen neshi inkar eden, onun mahiyetini bilmemesinden inkar eder. Nesih hükmün geçerliğinin belli bir zamanda sona ermesidir, bu yahudilerin ileri sürdüğü gibi beda (sonradan farkına varma) değildir. İkincisi ayetle amel etmekte sevap bulunduğu gibi onu okumakta da vardır. Onun kendisiyle amel edilmesi sevabının kaldırılıp tilavet sevabının devam etmesi mümkündür. Üçüncüsü birinci hükmün zaruret ve darlık haline, ikincisinin ise normal imkanların mevcudiyeti haline ait olmasıdır, ayet-i kerimede görüldüğü üzere: "Kendiliğinden ölü hayvan (Allah adıyla boğazlanmadan ölen hayvan), kan, domuz eti ... size haram kılındı. Kim günaha meyletmeksizin açlıktan dolayı dara düşerse haram etlerden yiyebilir".
Bir de ayetin kendisinin (metninin) kaldırılıp okunmasının unutturulması (ve hükmünün devam etmesi) caizdir. Nitekim Hz. Ömer'den (r.a.) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: "Biz Ahzab suresini Bakara suresine denk tutardık, sonraları ondan bazı ayetler kaldırılmıştır (nesih), şu metin onlardan biridir: 'Yaşlı erkek ile yaşlı kadın zina ettiklerinde onları tereddütsüz recmedin'".
Daha hayırlısını veya dengini getiririz. Farklı yorumlar yapılmıştır. Denildi ki daha hayırlısını getiririz, yani bedenlere daha hafif gelen ve kolay uygulanananı, "Oruç tutmaya gücü yetmeyenlere bir fakir doyuracak kadar fidye gerekir" ayetinde olduğu gibi. Görüldüğü üzere oruç tutma emri bazı zamanlarda geçerli, bazılarında ise geçersiz hale gelmiştir, çünkü hüküm oruca güç yetirmekten ayrılıp fidyeye yöneldi. Ramazan gecelerinde yemek yemenin ve cinsel ilişkide bulunmanın önceleri yasaklanması, ayrıca kendiliğinden ölmüş hayvan gibi haram kılınan şeylerin yasaklanması hükmü de buna benzemektedir. Zorluk veya zarurete bağlı olarak bunlar hakkında mubah ve helal hükmü gelmeseydi biz sürekli haram oluşu bilecektik, halbuki mubahlık bedenler için daha hafif ve kolay bir uygulamadır.
Daha hayırlısını getiririz. Sevap ve sonuç açısından, denilmiştir. Bir de şöyle denildi: Daha hayırlısını getiririz, sağlayacağı fayda açısından, veya dengini, yine faydası açısından. Ayetteki "daha hayırlı veya dengi, hayr-misl" kavramları hakkında şöyle bir yorum da yapılmıştır: Daha hayırlısını getiririz, bu, nesih sayesinde hayrın uyma konumunda, mislin ise emre muhatap olma konumunda size görünmesidir. Bu durumda neshi inkar edenler ile kabul edenler ilk seviyeyi teşkil eden misli benimseme hususunda müşterek ve eşit hale gelirler. Ancak kabul edenler, nasih niteliği taşıyan daha hayırlının ortaya çıkıp onu benimsemeleri sayesinde ötekilerine göre üstünlük kazanırlar. Bu meselenin örneği Beytülmakdis'e yönelerek namaz kılmaktır. Başlangıçta kıbleye yönelerek namaz kılma emrini benimseme noktasında müslümanların durumu yahudilerin konumu gibiydi. Kıbleye yönelme emrinin ilk ortaya çıkışı sırasında daha hayırlı (veya sadece hayırlı) olan şey müslümanlarca henüz bilinememiş, konu müphem kalmıştı. Neshi benimseyenin şahsında ve çevresinde (Resulullah ve ashabı olabilir) zamanla şu husus ortaya çıktı ki yahudilerin bu meselede Resul-i Ekrem'e uyması ille de onun kendisine uyulma hakkının gereği değil, nezdinde kesin delilin bulunması sebebiyledir. Neshi, bir uygulamayı kaldırıp yerine başkasını koyma konumunda gören kimse ise mensuhun yerine ruhsat ve helal olmayı (ibaha) koymuştur, ibaha hafifletme amacıyla gelir.
Neshin daima zor olanı değiştirmek için geldiğini düşünen kimseye, zina yapanlar hakkında nazil olan ayetlerle karşı görüş ileri sürülmüştür. Böyleleri hakkında ilkin, "Onları ölüm alıp götürünceye kadar evlerde hapsedin" buyrulmuş, daha sonra bu ceza çok daha ağır olan recm ile değiştirilmiştir, bunun da delili, "Cevabı benden alın, cevabı benden alın!" hadisidir.
Daha hayırlısını getiririz. mealindeki beyanın bir yorumu daha var. O da önceki peygamberlere ait bazı (hissi) mucizelerden ibarettir. Mucizeler kesin delillerdir. Buna göre anlam şöyle olur: Biz bir delili kaldırıp gözlerin algı alanı dışına çıkarırsak mutlaka kendini benimsetmekte ondan daha hayırlısını yani kuvvetlisini veya dengini getiririz. Şüphe yok ki nesih yoluyla sonra gelen mucizeler (ayetler) kendilerini kabul ettirmeleri açısından görme algısının dışında kalanlara göre daha kuvvetlidir. Buna göre daha hayırlısını getiririz beyanı şöyle olur: ilkinden daha kuvvetli ve daha etkili bir delil getiririz, yahut da dengini.
Neshin hikmeti ve amacı nedir, diye sorulursa şöyle cevap verilir: Nesih inananlara yönelik bir imtihandır. Allah'ın, insanları, dilediği zamanda dilediği şeylerle imtihan etmesi tabiidir. Öyle ki zamanın bir döneminde bir şeyi emreder, sonra onu yasaklayıp başka bir davranış emrini verir. Bunda hikmet dairesinin dışına çıkmak söz konusu olmadığı gibi beda durumu da yoktur. Şüphe yok ki O, ezelden beri olanı ve olacağı bilmekte, yerli yerinde fiil işleyip hüküm vermektedir. Aşırıya kaçan söz söylemekten Allah'a sığınırız.
Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin? Buradaki hitabın Resulullah (s.a.) olması muhtemeldir. Bu durumda onun vasıtasıyla kastedilenler bir önceki ayette zikredilen Ehl-i kitab'ın kafirleri ve ayrıca müşriklerdir. Allah Teala dilediğine hayır indirmeye, bazılarını diğerlerine göre seçkin ve üstün kılmaya elbette kadirdir. Bunun yanında hitabı bilmiş olmasına rağmen yine Hz. Peygambere yönelik bulunması da ihtimal dahilindedir. Bu durumda amaç hatırlatma ve dar zamanlarında ona manevi güç vermedir. Yani zaten sen Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilmektesin. Bu, "Bil ki Allah'tan başka ilah yoktur" mealindeki ayete benzemektedir, burada da hitap Resulullah'ın tevhid ilkesine zaten vakıf olduğu esasına dayanmaktadır. Biraz önce değindiğimiz üzere muhataplarına bildirip haber verme ihtimali de mevcuttur.
Yorumu Yorumla
-
Nensah (نَنْسَخْ)
İbn Fâris, kelimenin "n-s-h" kökünden türediğini, temel anlamının bir şeyi ortadan kaldırmak, iptal etmek, yerine başka bir şey koymak ve bir metni kopyalamak (istinsah) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, güneşin gölgeyi gidermesi gibi bir şeyin hükmünü veya lafzını ortadan kaldırıp yerine yenisini ikame etmek anlamına geldiğini, Kur'an bağlamında ise bir ayetin veya hükmünün ilahi iradeyle uygulamadan kaldırılmasını ifade ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olduğunu kabul etmekle birlikte, terim anlamının (nesh/iptal) Geç Antik Çağ teolojik tartışmalarıyla sonradan derinlik kazandığını kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette neshin vahyin tarihsel süreç içindeki dinamik yapısına ve toplumsal değişime uyum sağlayan pedagojik bir ilahi müdahale mekanizması olarak işlev gördüğünü, aynı zamanda bu ifadenin Yahudilerin vahyin formunun ve şeriatın değişmezliği yönündeki itirazlarına sarsıcı bir reddiye niteliği taşıdığını ifade eder.
Âyeh (آيَةٍ)
İbn Fâris, "e-y-y" kökünün temel anlamının bir şeyi gösteren açık alamet, nişan ve işaret olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kendisi aracılığıyla başka bir şeyin (özellikle ilahi kudretin ve mesajın) bilindiği zahir alamet olarak tanımladığı kelimenin, ayette doğrudan vahyin metinsel birimlerini (ayetleri) ve taşıdıkları hükümleri ifade ettiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak Süryanice "âthâ" veya Aramice "âyâ" (işaret, mucize) formlarından Arapçaya geçtiğini, Kur'an lügatinde hem doğadaki kozmik işaretleri hem de vahiy metninin parçalarını tanımlayan spesifik ve teknik bir dini terime dönüştüğünü analiz eder.
Nunsihâ (نُنْسِهَا)
İbn Fâris, "n-s-y" kökünün bir şeyi zihinden çıkarmak, hafızadan silinmek, unutmak ve aynı zamanda terk etmek, kendi haline bırakmak anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, ayetteki "insâ" (unutturma) eyleminin, ilahi bir müdahaleyle bilginin Peygamber'in veya toplumun zihninden silinmesi anlamının yanı sıra, bir hükmün kasıtlı olarak terk edilip uygulamadan kaldırılması ve tarihe gömülmesi şeklindeki teolojik manayı da barındırdığını açıklar. Gabriel Said Reynolds, kelimenin buradaki kullanımının, Geç Antik Çağ dini polemiklerinde önceki kutsal metinlerin geçerliliğini yitirmesi veya tarihsel süreçte unutulması meselelerine Kur'an'ın getirdiği mutlak ilahi egemenlik vurgulu bir teolojik yanıt olduğunu belirtir.
Ne'ti (نَأْتِ)
İbn Fâris, kelimenin "e-t-y" kökünden geldiğini, bir yere varmak, gelmek ve beraberinde bir şeyi getirmek temel anlamlarına dayandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, iradeyle veya irade dışı bir şeyin meydana gelmesini ifade eden fiilin, ayette Allah'ın kaldırılan veya unutturulan bir hükmün yerine peygamberine ve inanan topluma yeni, dönemin şartlarına daha uygun bir vahyi aktif bir şekilde indirmesi ve lütfetmesi eylemini karşıladığını kaydeder.
Hayr (خَيْرٍ)
İbn Fâris, "h-y-r" kökünün seçmek, tercih etmek, meyletmek ve üstün olan anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, akıl, fıtrat ve ilahi nizamca tercih edilen iyi ve faydalı şey anlamına geldiğini; ayette ise neshedilen ayetin yerine getirilen yeni hükmün, muhatapların o anki durumlarına, manevi ve pratik maslahatlarına (faydalarına) daha uygun olduğunu belirtmek için efdaliyet (daha iyi/üstün) anlamında kullanıldığını açıklar.
Misl (مِثْلِهَا)
İbn Fâris, "m-s-l" kökünün temel olarak bir şeyin başka bir şeye benzemesi, nitelikçe denk olması ve eşdeğerlilik anlamları taşıdığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, mahiyet ve vasıf bakımından iki şey arasındaki denklik ve eşitlik olduğunu; ayette yeni gelen hükmün, kulların faydası, tebliğin amacı ve ilahi hikmet açısından kaldırılan hükme asgari düzeyde tam bir teolojik eşdeğerlik taşıdığını, ilahi yasamada hiçbir şekilde geriye gidiş veya eksilme olamayacağını vurguladığını ifade eder.
Ta'lem (تَعْلَمْ)
İbn Fâris, kelimenin "a-l-m" kökünden türediğini, bir nesneyi diğerlerinden ayıran nişan, hakikati idrak etmek ve kesin olarak bilmek anlamlarına ulaştığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir şeyin varoluşsal gerçekliğini kavramak şeklinde açıkladığı fiilin, ayette istifham-ı takriri (onaylatıcı ve pekiştirici soru) formunda kullanılarak, muhatabın (Peygamber'in ve onun şahsında tüm inananların) Allah'ın yasamadaki (teşri) serbestisine ve mutlak kudretine dair sarsılmaz, şüphesiz bir ontolojik idrake sahip olduğunu teyit ettiğini aktarır.
Allah (اللَّهَ)
İbn Fâris, "e-l-h" kökünden geldiğini, ibadet ve kulluk edilen yegâne varlık anlamını taşıdığını belirtir. Arthur Jeffery, ismin etimolojik olarak Aramice veya Süryanice "Alâhâ" kelimesiyle tarihi bir bağı olduğunu ve Arapça içinde özgün bir yapıya kavuştuğunu kaydeder. Theodor Nöldeke, kelimenin evrensel yaratıcıyı nitelemek üzere "el-ilâh" formundan kaynaşarak özel isim halini aldığını, bu ayette ise hüküm koyma, kaldırma (nesh) ve değiştirme yetkisini tekeline alan, hiçbir beşeri veya tarihi itiraza boyun eğmeyen mutlak monoteistik otorite kaynağı olarak konumlandırıldığını öne sürer.
Şey' (شَيْءٍ)
İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün dilemek, irade etmek ve var olmak anlamlarına geldiğini, "şey" kelimesinin ise var olan, kastedilen ve bilinen her türlü mevcudata verilen en genel ontolojik isim olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, varlığı düşünülebilen, tasavvur edilebilen ve hakkında haber verilebilen her olguyu kapsadığını; ayette Allah'ın kudretinin mutlak kuşatıcılığını göstermek için kullanıldığını, vahiy, hüküm, nesh, doğa kanunları ve yaratılış dahil evrendeki tüm maddi ve manevi unsurların bu kapsama girdiğini açıklar.
Kadîr (قَدِيرٌ)
İbn Fâris, "k-d-r" kökünün bir şeyin nihayeti, ölçüsü, miktarı ve bir şeye gücün tam olarak yetmesi, kudret sahibi olmak anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, dilediğini dilediği ölçüde, hikmetle ve tam bir yetkinlikle yapabilen, hiçbir şekilde acizliği bulunmayan mutlak güç sahibi anlamına geldiğini belirtir; ayet bağlamında nesih, iptal veya yeni hüküm getirme gibi ilahi yasamadaki radikal değişikliklerin Allah'ın bu ebedi kudret sıfatının bir tecellisi olduğunu ve O'nun iradesini sınırlandıracak hiçbir dışsal faktör bulunmadığını vurguladığını detaylandırır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla