Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 102. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 102. Ayet

    وَاتَّـبَعُوا مَا تَتْلُوا الشَّيَاط۪ينُ عَلٰى مُلْكِ سُلَيْمٰنَۚ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمٰنُ وَلٰكِنَّ الشَّيَاط۪ينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَۗ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَۜ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ اَحَدٍ حَتّٰى يَقُولَٓا اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْۜ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِه۪ۜ وَمَا هُمْ بِضَٓارّ۪ينَ بِه۪ مِنْ اَحَدٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْۜ وَلَقَدْ عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرٰيهُ مَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ۠ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْۜ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vettebe’û mâ tetlû-şşeyâtînu ‘alâ mulki suleymân(e)(s) vemâ kefera suleymânu velâkinne-şşeyâtîne keferû yu’allimûne-nnâse-ssihra vemâ unzile ‘ale-lmelekeyni bibâbile hârûte vemârût(e)(c) vemâ yu’allimâni min ehadin hattâ yekûlâ innemâ nahnu fitnetun felâ tekfur(s) feyete’allemûne minhumâ mâ yuferrikûne bihi beyne-lmer-i vezevcih(i)(c) vemâ hum bidârrîne bihi min ehadin illâ bi-iżni(A)llâh(i)(c) veyete’allemûne mâ yedurruhum velâ yenfe’uhum(c) velekad ‘alimû lemeni-şterâhu mâ lehu fi-l-âḣirati min ḣalâk(in)(c) velebi/se mâ şerav bihi enfusehum(c) lev kânû ya’lemûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Yine onlar Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurduğu şeylere tabi oldular. Aslında Süleyman gerçeği inkar etmemişti, fakat şeytanlar inkar yolunu tutup insanlara sihri ve Babil'de Harut ile Marut adlı iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı. Ama o iki melek, 'Biz sadece bir imtihan vasıtasıyız, sakın yanlış yolu tutup da küfre girme!' demeden kimseye sihir öğretmiyordu. İşte bunlardan kişi ile eşinin arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. Büyücüler de Allah'ın izni olmadan öğrendikleri marifetlerle kimseye zarar veremiyordu. Bunun yanında kendilerine zarar veren, fakat hiçbir fayda sağlamayan şeyleri öğreniyorlardı. Yine onlar sihri tercih edenin ahirette hiçbir nasibinin olmayacağını da pekala biliyorlardı. Kendilerini satarken aldıkları bedel (sihir ve küfür) ne kadar kötüydü, keşke bilselerdi!

      Yine onlar Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurduğu şeylere tabi oldular. Aslında Süleyman gerçeği inkar etmemişti, fakat şeytanlar inkar yolunu tutup insanlara sihri öğretiyorlardı. Denildi ki ayette yer alan ma-tetlu şeytanların yazdığı sihir demektir. Tethunûn "okumak" anlamındaki "tilavet"ten geldiği de söylenmiştir. Bir de İbn Abbas'ın görüşüne göre ma-tetlu şeytanların rivayet ettiği sihirdir, denilmiştir. Bu yorumların hepsi aynı noktada toplanır.

      Bu ayet yahudilere karşı delil getirme konumundadır. Çünkü onlar takip ettikleri yolun Süleyman aleyhisselamdan alındığını iddia ediyor, şayet bunda küfür ve inkarı gerektirecek bir şey varsa bu fiili Süleyman'ın işlediğini söylüyorlardı. Aziz ve celil olan Allah nebisine Süleyman'ın küfre girmediğini, fakat şeytanların -insanlara sihir öğrettikleri için - küfür fiilini işlediğini haber vermiştir. Şu ihtimal de söz konusudur: Şeytanların yolunu izleyenler, onların öğretmesi sonucu sihre inanıp uygulamak suretiyle kafir olmuşlardır. Onların küfrü buna sebep teşkil eden şeytanlara nisbet edilmiştir, tıpkı puta tapmanın kendilerine nisbet edilişi gibi, zira onların tahrikiyle putlara tapınılmıştır.

      Peygamberlerin İsmeti

      İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Asaf Hz. Süleyman'ın katibiydi, ism-i a'zamı bilirdi; Süleyman'ın emriyle her şeyi yazıp tahtının altında saklıyordu. Hz. Süleyman vefat edince şeytanlar yazılı evrakı çıkarmış, her iki satır arasına sihir, küfür ve yalan ürünü şeyler yazarak, "Süleyman bunlarla amel ediyordu" demişler. Bunun üzerine insanların cahil kesimi Hz. Süleyman'ı küfre nisbet etmiş, dil uzatmış, alimler ise susmayı tercih etmiştir. Cahil halkın sövgüsü sonraki dönemlerde de devam etmiş, nihayet aziz ve celil olan Allah Muhammed sallahu aleyhi ve selleme 'onlar şeytanların uydurduğu şeylere tabi oldular' diye başlayan ayeti indirmiştir.

      Bazıları da şöyle demiştir: Şeytanlar sihir ve büyük etkinlikler içeren bir kitap icat etmiş, giderek onu insanlar arasında yayarak onlara muhtevasını öğretmiştir. Hz. Süleyman durumdan haberdar olunca oluşan kitapları toplayarak insanlar tarafından öğrenilmesi endişesiyle tahtının altında saklamıştı. Allah'ın nebisi Süleyman aleyhisselam vefat edince şeytanlar kitaplara yönelip yerlerinden çıkarmış, insanlara öğretmiş ve bunun Süleyman'ın gizleyip kendisine ayırdığı bir ilim olduğunu söylemişlerdir. İşte Cenab-ı Hak, "aslında Süleyman gerçeği inkar etmemiş, fakat şeytanlar inkar yolunu tutup insanlara sihri öğretiyorlardı" mealindeki beyanı ve peygamberimiz Muhammed'in (s.a.) tebligatı aracılığıyla nebisi Süleyman'ın suçsuzluğunu ortaya koymuş ve yapılan isnattan aklamıştır.

      Şöyle de denilmiştir: Süleyman aleyhisselam vefat ettikten sonra halk arasında hastalıklar ve ağrılar ortaya çıkmış, insanlar, "Süleyman sağ olsaydı bunlardan kurtulmanın çaresini mutlaka bulurdu" demiş, bunun üzerine şeytanlar halka görünerek, "Süleyman'ın bu gibi durumlarda ne yaptığını size gösterelim" deyip kitaplar yazmış ve bazı yerlere koymuştu. Bir süre sonra insanlar, şeytanların yazdığı sihir muhtevalı ve seçili kitapların yerlerini bulup çıkarmış ve "Bunlar Süleyman'ın iş görürken dayandığı kitaplardır" demişler, bunun üzerine aziz ve celil olan Allah Süleyman gerçeği inkar etmemişti... şeklindeki beyanını indirmiştir.

      Biz olayın nasıl cereyan ettiğini bilmemekteyiz. Ancak şunu söyleyebiliriz ki yahudiler nebi ve resullerin kitaplarını bırakıp şeytanların kitapları ile sihir ve küfür çağrılarına uymuşlardır.

      Bu ilahi beyanda Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin risaletinin ispatı vardır, çünkü o, yahudilere kendi kıssalarını olduğu gibi haber vermiştir. Bu husus, onun, kıssayı Allah sayesinde bildiğini göstermektedir. Ayrıca burada Hz. Süleyman'a -Allah'ın kendisini akladığı fakat mahiyetini beyan etmediği- nisbet edilen suça temas edilmiştir. Aziz ve celil olan Allah'ın bu olayı zikretmesinin iki hikmeti olmalıdır: Resulünü bilgilendirmek ve Hz. Süleyman'a küfür niteliği taşıyan suçu nisbet edenlerin yalancı olduklarını açıklamak.

      Süleyman'ın hükümranlığı üzerine, yani hükümranlığı hakkında, çünkü o dönemler şeytanların baskın geldiği dönemlerdi, sonra Allah onları Süleyman'ın emrine vermişse de onlar Hz. Süleyman'ın hükümranlığı hakkında uydurdukları şeyleri ona karşı direnenlerin diline gizlice aktarma imkanı bulmuştu, bu sonuncular öğrendikleri şeyleri ölümünden sonra Süleyman'a nisbet ederek nakletmeye başlamışlardı. Aziz ve celil olan Allah bu ayette onları yalanlayarak nebisinin masum olduğunu haber vermiş ve işin nasıl başladığını beyan etmiştir. Cenab-ı Hakk'ın bu kıssayı beyan etmesinin hikmeti peygamberle görüşen herkesin rivayetine insanların itibar etmemesinin gereğidir. Çünkü böylelerinden asılsız rivayetin icat edilip muhatapları, resullerin mutat olan davranışlarını dahi yapmaya mecbur etmeleri ve bu çizgi üzerinde seyretmeyen rivayeti red cihetine gitmeleri zaman zaman vuku bulan bir husustur. Bu sebepledir ki alimlerimiz umumun karşı karşıya bulunduğu hususlarda özel ve münferit habere itibar etmemiştir.

      Harut ve Marut Kıssası

      Babil'de Harut ile Marut adlı iki meleğe. Denildi ki ve ma unzile nefiy konumunda olup ve ma kefere Süleymanu üzerine matuftur (Babil'de Harut ile Marut adlı iki meleğe bir şey indirilmemiştir). Bir de denildi ki ve ma unzile [menfi değil müsbet konumunda olup], "Babil'de iki meleğe indirilen şeyler" demektir.

      Babil diye isimlendirilmesinin sebebi halkının konuştuğu dillerin çeşitli oluşudur, denildi. Bu husus ancak nakil yoluyla bilinebilir.

      Harut ile Marut hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hasan-ı Basri'nin kanaatine göre bu ikisi melek olmayıp fasık ve inatçı iki adamdı. Çünkü, "Emrettiği konularda Allah'a asi olmazlar", "O'ndan emir almadan konuşmazlar" mealindeki ayetlerin de ifade ettiği üzere aziz ve celil olan Allah meleklerini itaat etmek ve emrine uymakla nitelemiştir. Hasan-ı Basri İblis hakkında da aynı kanaati belirtir, o, meleklerden değildir. Biz bu meseleyi daha önce açıklamıştık. Hasan-ı Basri, ayetin devamında yer alan biz sadece bir imtihan vasıtasıyız, sakın yanlış yolu tutup da küfre girme, mealindeki kısımla ilgili olarak yaptığı izahlarda biraz önce söylediği ile çelişir duruma düşerek şöyle demiştir: Bu tür gizemli şeylerden söz eden kimse, dinleyicinin konuya düşkünlüğünü, etkilenişini ve hiçbir şekilde vazgeçmeyip elinden geleni yapacağını bildiği takdirde sakındırıcı görünüm arzeden bu üslupla hitap edileceğini ve aslında bunun bir tahrik niteliği taşıdığını bilir.

      Bazıları da şöyle der: Harut ile Marut iki melek olup ism-i a'zamı bilmekte ve onun etkisiyle isteklerine ulaşmaktaydı. Nihayet bilinen şeyler başlarına geliverdi. "Yahudilere ayetlerimizi verdiğimiz kimsenin haberini oku. O, ayetlerimizin etki alanından çıkmış, şeytanın oltasına düşmüş ve sonuçta azgınlardan biri haline gelmişti" mealindeki ilahi beyanda söz konusu edilen Bel'am hakkında da bu bakış açısından değerlendirme yapılmıştır.

      Harut ile Marut hakkında başka fikirler de ileri sürülmüştür. Bazıları onların sihir değil, gayret gösterdiği takdirde herkesin üstesinden gelebileceği ayrılık muskaları vb. etkinlikler gösterdiklerini söylemiş, bazıları da bu iki meleğe aslında güzel ve doğru sözler (metinler) indirildiği, fakat şeytanın telkinleriyle karışarak sihre dönüştüğü kanaatini belirtmiştir. Diğer bir kısım alimler de şöyle demiştir: Söz konusu edilen şey Harut ile Marut tarafından insanlara öğretilen bir sihirdi. Ne var ki öğretilmesi yasaklandığı ve öğrenenin tekfir edileceği türden olmayıp sadece inanılması yasaklanmıştı. Bu durumda sözü edilen sihir, mahiyeti öğretilen küfür gibidir ki bu, yasaklanmaz, çünkü öylesi öğretilip tanıtılmadan kötülüğü ve bozgunculuğu bilinemez, ancak öğrenilmesi sırasında gönülden bağlanılması yasaklanır.

      Şunu da belirtmeliyiz ki sözü edilen iki meleğin sakın yanlış yolu tutup da küfre girme demeleri kendi iradeleri dahilindedir, sihir kelimesi de aynı şekilde ifadelerinde geçmektedir, ancak küfür ve sihir fiillerinin oluşmasında kendilerinin gerçek bir etkinliği bulunmamaktadır.

      Aslında büyücüler Allah'ın izni olmadan öğrendikleri marifetlerle kimseye zarar veremiyordu. Bu kısımda yer alan "Allah'ın izni" ifadesi onun ilmi ve ezeli kaderini uygulaması (kazası), kulu kendi haline ve serbest bırakması şeklinde yorumlandığı gibi O'nun meşiet ve iradesi diye de anlaşılmıştır. Buradaki iznin ilk bakışta görünen manası ise sihrin mubah kılınması biçiminde olur ki aklın bunu kabul etmesi mümkün değildir. Şöyle de denilmiştir: Melek olan Harut ile Marut'a insan türünden herhangi birinin ulaşması mümkün değildi, binaenaleyh bunların arasında her konuda aracılık eden şeytandı.

      Sihrin Türleri ve Sihirbazın Cezası

      Sihir iki çeşittir. Biri uygulayıcısının tekfir edileceği sihirdir. Bunu icra eden kimse müslüman ise ölüm cezasına çarptırılır, çünkü onun fiili irtidad sayılır. Diğeri ise uygulayıcısının küfre nisbet edilemeyeceği sihirdir, bunu icra edene ölüm cezası verilmez. Ancak bulunduğu yerde insanları öldürmek, mallarına el koymak gibi bozgunculuk yaparsa ölümüne hükmedilebilir. Böylesi yol kesen gibi olup öylelerine uygulanan ölüm vb. cezalar buna da uygulanır. Tövbe ettiği takdirde tövbesi dikkate alınır. Görmez misin ki Firavun'un sihirbazları Hz. Musa'nın mucizelerini görünce iman edip öyle bir dönüş kaydetmişlerdir ki İslam çevresinde yetişen bir müslümandan böylesi bir tövbede bulunması kolay kolay umulmaz. Şöyle ki Firavun ellerinin ve ayaklarının kesilmesi, asılmaları vb. işkence türleriyle kendilerini tehdit etmiş, onlarsa şöyle cevap vermiştir: "Hiç önemi yok, biz zaten Rabb'imize döneceğiz."

      Ebu Hanife'den sihir yapan kadın hakkında, bir ölümüne hükmedilir, bir de hükmedilmez şeklinde iki görüş nakledilmiştir. Sihir icra eden erkek hakkında da aynı kanaat aktarılmıştır. Ondan sihir icrası sebebiyle ölümüne hükmedileceği şeklinde rivayet edilen görüş sihir yoluyla insanları öldürmesi kaydına bağlıdır. Böylesinin mutlak manada sihrine bakılmamış, yeryüzünde fesat çıkaran durumunda düşünülmüştür; yahut da müslüman iken sihir inancı yüzünden -bir mürted gibi- küfre dönüş yapmıştır. Sihirbazın öldürülmeyeceği yolundaki görüşü ise, sihrinin küfür türünden olmaması ve yeryüzünde fesat çıkarmaması biçimine aittir; Ebu Hanife bu pozisyondaki sihirbazın ölümüne hükmetmemiştir.

      Ebu Hanife'nin yeryüzünde bozgunculuk yapan kimse hakkındaki içtihadı da şöyledir: Böylesi yakalanmadan önce tövbe ettiği takdirde ölüm cezası düşer; sihirbaz da aynıdır. İrtidad eden kimseye gelince, tövbe etmeden önce yakalandığı takdirde ölüm cezasına çarptırılır. İmamın sihirbaz kadın hakkındaki içtihadı da aynı çizgi üzerinde seyreder. "Öldürülmez" dediği yerde kadının icra ettiği sihrin küfrü gerektiren türden olduğu şeklidir, kadınlar irtidad sebebiyle öldürülmez. "Kadınlar da öldürülür" dediği yerde ise tıpkı erkek gibi yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışmaları halidir.

      Bazıları, "Sihirbazın tövbesi nazarı dikkate alınmaz" demişse de yanlıştır. Aslında tövbesi kabul edilmeye en çok layık olan kimse sihirbazdır, çünkü sihirbaz kesin kanıt teşkil eden ile etmeyeni en iyi şekilde ayırt eden kimsedir. Şu bir esastır ki peygamberler döneminde sihir gibi bir iddiası olan kimse, peygamberlerin benzeri ile mukabelede bulunmaları halinde -gerçek olanı bildiği için- hemen iman etmeye en müsait olan sihirbazdır. Sıradan insanlar ise kanıtları tasdik etmekten yana sadece yüzeysel bir bilgiye sahip olurlar.

      Onlar kendilerine dünyada zarar veren, ahirette ise fayda sağlamayan şeyleri öğreniyorlardı. Yine onlar şunu bilmişlerdir ki, yani yahudiler Tevrat'tan; onu satın alan kimsenin, yani sihri tercih edenin. Şöyle de denilmiştir: Kendilerine zarar veren şeyleri, yani bildikleri takdirde ahirette kendilerine zarar verip fayda sağlamayacak şeyleri. Onlar pekala biliyorlardı ki onu satın alan kimsenin, buyuruyor ki yahudiler çok iyi biliyordu ki Tevrat'ta sihri tercih eden için ayet vardır. Ahirette hiçbir nasibi yoktur, mükafattan payı yoktur. Şöyle de denildi: Ahirette onun hiç bir payı yoktur, yani Allah katında hiçbir değeri yoktur.

      Kendilerini satarken aldıkları bedel ne kadar kötüydü, keşke bunu bilselerdi! Yani karşılığında kendilerini sattıkları bedel ne kadar kötüydü! Yani karı ile kocayı birbirinden ayırmayı ve sihri bilen yahudiler. Denildi ki karşılığında kendilerini sattıkları şey, buyurur ki kendilerini satarken karşılığında aldıkları sihir ve küfür; Tevrat'ı okumayanları kastediyor. Bir de şöyle: Keşke kendilerini satarken karşılığında aldıkları şeyin mahiyet ve değerini bilseler, ne yazık ki bilmemişlerdir! Yani kendilerini satarken aldıkları şeyin sürekli azap olduğunu bilselerdi satış bedelinin ne kadar kötü olduğunu anlayacaklardı.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İttebe'û (اتبعوا)

        İbn Fâris, kelimenin "t-b-a" kökünden geldiğini, birinin arkasından gitmek, izini sürmek ve peşine takılmak gibi temel fiziksel anlamlar taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu izlemenin sadece fiziksel bir takip olmadığını, bir kimsenin ahlaki, itikadi veya fikri rehberliğine uyma anlamına da geldiğini ifade eder; ayetin bağlamında bu kelimenin, insanların şeytanların uydurduğu yalanlara ve öğrettikleri sihir pratiklerine körü körüne, bilinçsizce ve itaatkâr bir şekilde boyun eğmelerini yansıttığını detaylandırır.

        Tetlû (تتلو)

        İbn Fâris, "t-l-v" kökünün bir şeyin diğerini peş peşe takip etmesi, ardı ardına gelmesi temel anlamına sahip olduğunu, kelimelerin ve harflerin de birbirini izlemesi sebebiyle okumak manasına evrildiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin metin okumak, tilavet etmek veya bir şeye tabi olmak anlamlarını barındırdığını, ayet bağlamında şeytanların Süleyman'ın mülkü aleyhine uydurdukları asılsız sözleri, sihir formüllerini ve iftiraları sürekli olarak okuyup aktarmalarını ifade ettiğini belirtir.

        Şeyâtîn (الشياطين)

        İbn Fâris, kelimenin haktan ve rahmetten uzaklaşmak anlamındaki "ş-t-n" veya yanıp helak olmak anlamındaki "ş-y-t" kökünden türediği yönünde iki farklı etimolojik yaklaşım sunar. Râgıb el-İsfahânî, bu ismin hakikate isyan eden, haktan sapan, bozgunculuk yapan insan veya cin her türlü kibirli ve inatçı varlık için kullanıldığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak Habeşçe "şaytan" veya Aramice/Süryanice kökenli "satana" kelimeleriyle tarihsel bir bağı olduğunu, İbrahimi gelenekte ilahi iradeye karşı duran, insanları saptıran düşman figürünü tanımlamak üzere Arapçalaşarak Kur'an lügatine yerleştiğini analiz eder.

        Mülk (ملك)

        İbn Fâris, "m-l-k" kökünün bir şeye güç yetirmek, tasarruf ve kontrol hakkına sahip olmak, sahiplenmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, mutlak egemenlik, otorite ve iktidar gücü olarak tanımladığı kelimenin, bu ayette özel olarak Hz. Süleyman'a Allah tarafından bahşedilen maddi krallığı ve manevi/ruhani otoriteyi kapsayan geniş bir iktidar alanını temsil ettiğini ifade eder.

        Süleymân (سليمان)

        Arthur Jeffery, bu ismin Arapça olmadığını, İbranice "Şelomo" veya büyük ihtimalle Süryanice "Şlemon" kelimelerinden Arapçaya geçtiğini, köken olarak barış ve selamet anlamına dayandığını belirtir. Theodor Nöldeke, ismin İslam öncesi dönemde Arap yarımadasında bilindiğini, sonundaki "-an" ekinin yabancı isimlerin Arapçaya uyarlanması sürecinde eklendiğini ve Kur'an'ın bu tarihi figürü İsrailiyat geleneğindeki büyücü kral imajından arındırarak saf bir peygamber modeline dönüştürdüğünü analiz eder.

        Kefera (كفر)

        İbn Fâris, "k-f-r" kökünün temel anlamının bir şeyi örtmek, gizlemek ve üstünü kapatmak olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, gerçeğin veya ilahi nimetlerin üzerini örtmek, nankörlük etmek anlamına gelen kelimenin, ayetin bağlamında sihri meşrulaştıran şeytanların ilahi hakikati gizleyerek küfre düştüklerini, Süleyman'ın ise böyle bir eylemden beri olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde bu ayet özelinde "küfür" kavramının doğrudan "sihir" pratiği ile eşdeğer tutulduğunu, ilahi düzene müdahale etme çabası olan esoterik sanatların teolojik olarak en ağır inkâr formu olarak konumlandırıldığını detaylandırır.

        Sihr (السحر)

        İbn Fâris, "s-h-r" kökünün, sebebi ve kaynağı gizli olan, ince ve anlaşılmaz bir şekilde gerçekleşen, bir şeyi gerçek mahiyetinden saptırıp farklı ve aldatıcı bir formda göstermek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, göz boyamak, hile yapmak, batılı hak gibi göstermek şeklinde tanımlar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın anlamsal alanında ilahi kaynaklı mucizenin karanlık ve şeytani bir zıttı olarak kurgulandığını, mucizenin hakikati tesis etmesine karşılık sihrin gerçekliği bozarak kaos ve sanrı yaratan yıkıcı bir eylem olarak ele alındığını analiz eder.

        Melekeyn (الملكين)

        İbn Fâris, melek kelimesinin haber ve mesaj taşıyan anlamına gelen "m-l-k" veya "e-l-k" kökünden türediğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, meleklerin Allah'ın emirlerini uygulayan, nurani varlıklar olduğunu, ayetteki ikil kullanımın Babil'e gönderilen iki özel görevliye işaret ettiğini belirtir.

        Bâbil (بابل)

        Arthur Jeffery, kelimenin kadim Mezopotamya şehri Babil'in ismi olduğunu, Akadca "Tanrının Kapısı" anlamına gelen "Bab-ilim" kelimesinden muhtemelen Aramice aracılığıyla Arapçaya geçtiğini ve Geç Antik Çağ lügatinde bu ismin salt bir coğrafi mekândan ziyade büyü, sihir ve esoterik ilimlerin kadim merkezi olarak sembolik bir teolojik motif işlevi gördüğünü vurgular.

        Hârût ve Mârût (هاروت وماروت)

        Arthur Jeffery, bu iki ismin etimolojik olarak Arapça olmadığını, kökenlerinin Zerdüştlük/İran mitolojisindeki "Haurvatat" (bütünlük) ve "Ameretat" (ölümsüzlük) adlı varlıklara dayandığını, bu isimlerin zamanla Arami ve Süryani kültür havzasında düşmüş melekler folkloruna dönüşerek Arap diline girdiğini savunur. Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın bu isimleri Geç Antik Çağ'ın popüler apokrif metinlerindeki düşmüş melekler mitolojisiyle diyalog kurarak kullandığını, ancak hikâyeyi mitolojik bir isyandan ziyade, insanlığın özgür iradesini sınayan ilahi bir imtihan konseptine dönüştürerek yeniden inşa ettiğini analiz eder.

        Fitneh (فتنة)

        İbn Fâris, "f-t-n" kökünün temel olarak altını içindeki cüruftan ayırmak için ateşte eritmek anlamına geldiğini, buradan hareketle sınamak ve test etmek manasına evrildiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, insanın gerçek ahlaki ve inançsal durumunu ortaya çıkaran şiddetli imtihan, bela ve sınanma olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet bağlamında, melekler tarafından öğretilen bilginin bizatihi kötü olmadığını, ancak bunun insanların iradelerini, niyetlerini ve hakikate olan sadakatlerini test etmek üzere kurulan bilinçli bir ilahi sınav mekanizması olarak işlev gördüğünü ifade eder.

        Yuferrikûne (يفرقون)

        İbn Fâris, "f-r-k" kökünün nesneleri veya kavramları birbirinden ayırmak, yarmak ve aralarında mesafe oluşturmak anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bir bütünü parçalamak, araya ayrılık ve nifak sokmak anlamına geldiğini, ayette sihrin en yıkıcı toplumsal etkisi olarak karı-kocanın arasına düşmanlık tohumları ekilmesini ifade ettiğini belirtir.

        Zevc (زوج)

        İbn Fâris, "z-v-c" kökünün birbirine eş, çift olan ve birbirini tamamlayan iki şeyden her biri anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, karı-kocadan her birini niteleyen bu kelimenin, sadece fiziksel bir birlikteliği değil, psikolojik ve sosyal bir tamamlanmayı, huzuru temsil ettiğini, sihrin de tam olarak bu ilahi uyum düzenini hedef aldığını açıklar.

        İzn (إذن)

        İbn Fâris, "e-z-n" kökünün bilmek, müsaade etmek ve bir şeye kulak vermek anlamlarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, irade, müsaade ve onay anlamlarına gelen kelimenin, bu ayette ontolojik bir sınırı çizdiğini; sihrin veya herhangi bir kötülüğün kendi başına müstakil bir yaratıcı gücü olmadığını, evrendeki her türlü etkinin ancak Allah'ın külli iradesi, yasaları ve müsaadesi dâhilinde gerçekleşebileceğini vurgular.

        Yenfe'uhum (ينفعهم)

        İbn Fâris, "n-f-a" kökünün bir şeyin yarar sağlaması, hayır getirmesi ve istenilen iyi bir sonuca ulaştırması anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zararın zıttı olarak fayda vermek anlamına geldiğini, ayette sihirle uğraşanların eylemlerinin onlara ahlaki, ruhsal veya uhrevi hiçbir kalıcı yarar sağlamayacağının, aksine tamamen faydasız bir tahribat ürettiğinin altını çizer.

        İşterâhu (اشتراه)

        İbn Fâris, "ş-r-y" kökünün Arapçada birbirine zıt iki anlama (satmak ve satın almak) gelen nadir köklerden biri olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir bedel karşılığında bir şeyi diğeriyle değiştirmek anlamına gelen fiilin, ayette tamamen teolojik ve mecazi bir ticaret bağlamında kullanıldığını; insanların ebedi olan ahiret nimetlerini ve ilahi rızayı vererek karşılığında sihir gibi değersiz, yıkıcı ve geçici bir gücü satın alma ahmaklığını sembolize ettiğini açıklar.

        Halâk (خلاق)

        İbn Fâris, "h-l-k" kökünün bir şeyi ölçmek, biçmek, takdir etmek ve yaratmak anlamlarına geldiğini, kelimenin buradan hareketle bir kimse için ayrılmış ve takdir edilmiş pay manasını kazandığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, insanın erdemden, hayırdan ve cennetten alacağı manevi nasip ve hisse olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice/Süryanice literatürdeki "hulaka" kelimesiyle doğrudan kavramsal bir örtüşme içinde olduğunu, Geç Antik Çağ din dilinde spesifik olarak "gelecek dünyadaki pay" anlamına gelen teknik bir teolojik terim olarak Kur'an'a yerleştiğini detaylandırır.

        Şerav (شروا)

        İbn Fâris, işterahu kelimesiyle aynı "ş-r-y" kökünden geldiğini ve yine zıt anlamlılık özelliği taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin ayette kendi özlerini, ruhlarını ve benliklerini son derece değersiz bir bedel karşılığında elden çıkarmak, satıp harcamak anlamında kullanıldığını, yapılan bu manevi ticaretin mutlak bir hüsranla sonuçlandığını vurgular.

        Enfüsehum (أنفسهم)

        İbn Fâris, "n-f-s" kökünün nefes, kan, bir şeyin zatı, cevheri ve son derece değerli olması gibi anlam alanlarına sahip olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, insanın ruhu, benliği ve hakikati olarak tanımladığı bu kavramın, ayette büyüye sapanların aslında dışarıdan bir şey kaybetmekten ziyade bizatihi kendi varoluşsal özlerini, ruhsal bütünlüklerini ve insanlık onurlarını tahrip edip sattıklarını ifade eden sarsıcı bir psikolojik gerçekliğe işaret ettiğini analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X