اَوَكُلَّمَا عَاهَدُوا عَهْداً نَبَذَهُ فَر۪يقٌ مِنْهُمْۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 100. Ayet
Daralt
X
-
Ne zaman bir antlaşma yaptılarsa içlerinden bir grup onu bozmuş değil miydi? Zaten onların çoğu gerçek anlamıyla iman etmez.
Ne zaman bir antlaşma yaptılarsa içlerinden bir grup onu bozmuş değil miydi? Cenab-ı Hak şunu haber veriyor: Ne zaman bir antlaşma yaptılarsa içlerinden bir zümre onu bozmuştur. Kendilerinden Tevrat'ta alınan ve Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme, gelecek bir peygamber diye iman ettikten sonra fiilen gelince inkar etmeyip imanlarını sürdürmelerinden ibaret olan ahidler kastedilmiş olabilir. Yahut da Tevrat'ta yer alan özelliklerini kimseden gizlememeleri konusunda kendilerinden alınan sözdür. Fakat yahudiler verdikleri sözlerden caydılar, ahidlerini bozdular.
Ayetle Kur'an'ın kesin bir delil konumunda tutulduğunun ispatı vardır, çünkü içlerinden bir grup onu bozmuştu demiştir. Şayet iddia ettikleri karşı delil ve tabi olma konumunda bulunan kendi kitaplarında bir şey bulunsaydı onu mutlaka ortaya atacak ve yapılan istidlal ve isnadı bertaraf edeceklerdi. Onların karşı fikir beyan etmeyişleri ile kendilerinin iddia ve tutumlarında gayri samimi oldukları ortaya çıkmış oldu.
Yorum
-
E Ve Kullemâ (أَوَكُلَّمَا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, soru edatı (e), atıf harfi (ve) ve her defasında tekrarı bildiren zaman/şart zarfı (kullemâ) birleşiminden oluştuğunu belirtir. "Demek ne zaman... öyle mi yapacaklar?" anlamındaki bu yapı, İsrailoğullarının tarihindeki o hiç şaşmayan, kronik ve bıkkınlık veren "sözünden dönme" döngüsünü dehşetli bir kınamayla (istifham-ı tevbîhî) yüzlerine çarpan bir giriş cümlesidir.
Âhedû (عَاهَدُوا)
İbn Fâris, "a-h-d" (ayn, he, dal) kökünün dilde "bir şeyi korumak, gözetmek, bir yerin sürekli ziyaret edilmesi, vasiyet ve sözleşme" anlamlarına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "ahd" (sözleşme) kavramını tahlil eder. Bu, sadece dille söylenen basit bir vaat değildir. Ahd; insanın hem Yaratıcıya hem de insanlara karşı altına girdiği, sadakatle korunması (riayet) gereken, bozulduğunda güven ve ahlak zeminini yok eden o sarsılmaz "sorumluluk ve bağlılık" akdidir.
Ahden (عَهْدًا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin mef'ûl-ü mutlak (pekiştirme) formunda "bir söz / herhangi bir sözleşme" olarak gelmesinin; onların sadece büyük mîsakları değil, en küçükten en büyüğe "her türlü" sözü ve hukuku çiğnemeyi alışkanlık haline getirdiklerini vurguladığını kaydeder.
Nebezehu (نَبَذَهُ)
İbn Fâris, "n-b-z" (nun, be, zel) kökünün dilde "bir şeyi değersiz ve ehemmiyetsiz görerek bir kenara fırlatıp atmak, terk etmek ve dışlamak" anlamlarına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "onu fırlatıp attı" (nebezehu) eylemini psikolojik bir aşağılama olarak tahlil eder. Kur'an onların sözlerinden dönmesini "bozmak" (nakzetmek) yerine "nebeze" (fırlatıp atmak) kelimesiyle tasvir eder. Çünkü onlar verdikleri sözü (ahdi), artık işlerine yaramayan değersiz bir paçavra veya ayağa takılan bir çöp gibi, büyük bir küstahlıkla ve "hiç önemsemeyerek" bir kenara fırlatmışlardır. Bu, sıradan bir söz bozma değil, ahdin (kutsalın) onurunu ayaklar altına almaktır.
Ferîkun (فَرِيقٌ)
İbn Fâris, "f-r-k" (fe, ra, kaf) kökünün dilde "bir bütünü parçalara ayırmak, bölmek" anlamına geldiğini, ana gövdeden ayrılmış belirli bir gruba (zümreye) "ferîk" denildiğini tespit eder.
Minhum (مِّنْهُم)
(Onların içinden / o topluluğun bir kısmı).
Bel (بَلْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "Bilakis, hayır tam aksine" anlamındaki idrâb (geçiş) edatının; sözü atanların sadece o "bir grup" (ferîk) olmadığını, meselenin çok daha derin ve toplumsal bir yıkım olduğunu bildirdiğini kaydeder.
Ekseruhum (أَكْثَرُهُمْ)
İbn Fâris, "k-s-r" (kaf, se, ra) kökünün dilde "azlığın (kıllet) zıttı olarak çokluk, fazlalık ve yoğunluk" anlamlarına geldiğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "onların çoğu" (ekseruhum) teşhisindeki sosyolojik gerçekliği analiz eder. Kur'an burada da adaleti elden bırakmaz; "hepsi" (külluhum) demez, "çoğu" der. Ancak bu çoğunluk vurgusu, Medine Yahudileri arasındaki dürüst azınlığın (Abdullah b. Selam ve arkadaşları gibi) istisna olduğunu, ancak toplumsal kimliğin (ve elit zümrenin) bütünüyle bu "sözden dönme" (nebez) karakteriyle çürüdüğünü ilan eder.
Lâ Yu'minûn (لَا يُؤْمِنُونَ)
İbn Fâris, "e-m-n" (güvenmek/inanmak) kökünün muzari olumsuz formudur.
Toshihiko Izutsu, "iman etmezler / inanmazlar" (lâ yu'minûn) finalini "ahd" (söz) ve "emanet" ilişkisi üzerinden okur. Kur'an'da iman ile ahde sadakat (emanet) etimolojik ve ahlaki olarak tek bir kökten (emn) beslenir. "Mümin", hem Allah'a güvenen hem de kendisine güvenilen (sözünde duran) kişidir. Eğer bir toplum veya şahıs verdiği sözü pervasızca fırlatıp atabiliyorsa (nebeze), onun kalbinde "imanın" (o sarsılmaz emniyet ve tasdik şuurunun) bulunması imkansızdır. Sözü fırlatıp atmak, imanın kalpten kovulduğunun en kesin ispatıdır.
Dücane Cündioğlu, ayetin bu sarsıcı kapanışını varoluşsal bir "karakter faturası" olarak tahlil eder. Onların sözlerini sürekli atmalarının (nebeze) sebebi, basit bir unutkanlık veya zayıflık değildir. Bunun asıl ve köklü sebebi; onların "iman etmiyor olmalarıdır" (lâ yu'minûn). Gerçek bir inanç, insanı verdiği sözün (ahdin) esiri ve bekçisi kılar. İmanı olmayan bir akıl için "söz", sadece konjonktürel bir yalandır; işi bitince fırlatılıp atılan (nebeze) bir araçtır. Kur'an, onların ahlaki sefaletini inançsızlıklarına (nifaklarına) bağlayarak konuyu mühürler.
Yorum
Yorum