Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 87. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 87. Ayet

    وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَقَفَّيْنَا مِنْ بَعْدِه۪ بِالرُّسُلِ وَاٰتَيْنَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِۜ اَفَكُلَّمَا جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوٰٓى اَنْفُسُكُمُ اسْتَكْبَرْتُمْۚ فَفَر۪يقاً كَذَّبْتُمْۘ وَفَر۪يقاً تَقْتُلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velekad âteynâ mûsâ-lkitâbe vekaffeynâ min ba’dihi bi-rrusul(i)(c) veâteynâ ‘îsâ-bne meryeme-lbeyyinâti veeyyednâhu birûhi-lkudus(i)(k) efekullemâ câekum rasûlun bimâ lâ tehvâ enfusukumu-stekbertum feferîkan keżżebtum veferîkan taktulûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Şu bir gerçek ki biz Musa'ya kitap verdik, kendisinden sonra ardı ardına peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da açık deliller ve mucizeler verdik, onu Ruhulkudüs ile destekledik. Ne zaman bir Allah elçisi nefislerinizin arzu etmediği şeyleri getirmişse küstahlaşmış, resullerin bir kısmını yalanlamış, bir kısmını da öldürmüş değil misiniz siz?

      Şu bir gerçek ki biz Musa'ya kitap verdik. Yani Tevrat'ı. Bu mana açıktır.

      Kendisinden sonra ardı ardına peygamberler gönderdik. Denildi ki ayette geçen ve kaffeyna peşinden getirmek demektir. Bu kelime "kafa" kökündendir: Kafâ-yakfû-kafven: Bir peygamberin ardından diğer bir peygamber getirdik manasına geldiği ifade edilmiştir; "Biz de onları birbiri ardından yok ettik" mealindeki ayette olduğu gibi, yani birinden sonra diğerini.

      Meryem oğlu İsa'ya da açık deliller ve mucizeler verdik. Burada yer alan beyyinatın kesin deliller anlamına geldiği ifade edilmiştir. Beyyinatın çamurdan kuş şeklindeki topraktan yapılmış heykeli canlandırmak, ölüleri diriltmek, körü ve alacalıyı iyileştirmek, muhataplarının kendi evlerinde yedikleri ve biriktirip sonraya bıraktıkları şeyleri haber vermek gibi İsa'nın elinde zuhur eden mucizeler manasına geldiği de söylenmiştir. Bazıları da beyyinatın helal ve haramlar demek olduğunu belirtmiştir.

      Şunun belirtilmesi gerekir ki peygamberler kendi şahsiyetlerinde kesin delillere sahip olmuşlardır, bu sebeple söyledikleri her sözün bir delile ve doğruluklarını dile getiren bir beyana dayanmasına ihtiyaç duymamıştır, çünkü bizzat kendileri birer delildi. Diğer insanlar ise kendi varlıklarıyla delil teşkil etmezler, bunun için söyledikleri her söz için doğruluklarını gösterecek bir delile ve hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan, gerçeği yalandan ayıracak bir beyan gerekli olmuştur.

      Ve onu Ruhulkudüs ile destekledik. Bu terkip hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Ruhulkudüs'ün Cebrail olduğu söylenmiştir. Aslında "kuds"ün orijinal şekli "kuddus"tür, okunuşu kolaylaştırmak için vav harfi atılmıştır. Hz. İsa'nın Ruhulkudüs'le desteklenmesi Allah'ın onu günahtan uzak tutup korumasıdır, hatta şeytan herhangi bir şeyle tahrip etmek şöyle dursun kendisine hiç yaklaşamamıştır bile. Bir görüşe göre "ve onu Ruhulkudüs'le destekledik": ruh ile ruhullah ile demektir. İsa'nın ruhunun aziz ve celil olan Allah'a izafeti, İsa'yı yüceltip üstünlüğünü vurgulamak anlamına gelir. Bunun izahı şöyledir ki Allah'a nisbet edilen her cüzi şey, o şeyin saygınlık ve üstünlüğünü gösterme hedefine yöneliktir; mesela Hz. Musa için, "kelimullah": İsa için, "ruhullah" ve İbrahim için, "halilullah" denilmesi gibi ki bunlar saygınlık ve üstünlük ifade eder. Buna mukabil külli şeyin O'na izafe edilmesi O'nu yüceltme ve tenzih etme hedefini gözetir, "göklerin ve yerin Rabb'i" gibi.

      Ne zaman bir Allah elçisi nefislerinizin arzu etmediği şeyleri getirmişse küstahlaşmış, resullerin bir kısmını yalanlayıp bir kısmını da öldürmüş değil misiniz siz? Ayetin zahirine bakılırsa İsrailoğulları resullerin bir kısmını yalanlamış, bir kısmını da öldürmüştür. Bazı alimler, "Biz mutlaka resullerimize zafer vereceğiz", "Onlar, evet onlar mutlaka muzaffer kılınacaklardır" mealindeki ayetlere dayanarak İsrailoğulları'nın resulleri değil, nebileri öldürdüklerini söyler. Çünkü Allah bu beyanlarında resullerine yardım edeceğini ifade etmiştir, Allah'ın yardımcısı olduğu kimse öldürülemez. Bazıları da İsrailoğulları'nın hem resulleri hem de nebileri öldürdükleri kanaatini taşır. Biz deriz ki, "Biz mutlaka resullerimize zafer vereceğiz" beyanı resullerden biri hakkında gerçekleşirken diğeri hakkında gerçekleşmeyebilir. Allah'ın zafer verdiği kimse öldürülemez. Yahut sözü edilen zafer ve yardım delil ve mucizeler yoluyla gerçekleşmiştir.

      Hz. Peygamber'in Nübüvvetine Dair Delil

      Tefsirini yapmakta olduğumuz ayette Muhammed'in (en üst mertebedeki salat ve selam ona olsun!) risalet ve nübüvvetinin kanıtlanması bulunmaktadır, çünkü O, İsrailoğulları'nın bazı resulleri yalanlayıp bazılarını öldürdüklerini haber vermiş, onlar da buna itiraz etmemiştir. İsrailoğulları Hz. Muhammed'in resul olup söylediklerine Allah sayesinde muttali bulunduğunu bilmeselerdi susma yolunu tercih etmezlerdi.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âteynâ (آتينا)

        E-t-y kökünden türeyen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, asıl anlamın gelmek, ulaştırmak, bir şeyi sunmak ve vermek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, itâ eylemini kişinin kendi mülkünde veya yetkisinde olan maddi yahut manevi bir lütfu muhatabına aktarması, bağışlaması olarak tanımlar; ayetin bağlamında ilahi vahyin (Tevrat'ın) Musa'ya doğrudan Allah tarafından bahşedilen ontolojik bir gerçeklik olduğunu ifade eder.

        El-Kitâbe (الكتاب)

        K-t-b kökünden gelen bu kelimenin etimolojisi hakkında İbn Fâris, asıl anlamın toplamak, birleştirmek ve harfleri dizerek anlamlı bir metin oluşturmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin İsrailoğullarına verilmiş olan yasayı (Tevrat) ifade ettiğini aktarır. Arthur Jeffery, lafzın Arapça kökü bulunmakla beraber "kutsal metin/ilahi yasa" şeklindeki otoriter dini terminolojisini doğrudan Aramice ve Süryanicedeki "kthaba" kelimesinden ödünçlediğini ileri sürer. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın bu kavramsallaştırmasının Geç Antik Çağ metin kültürüyle diyalog halinde olduğunu; bağlamda "kitabın", salt okunan bir belgeyi değil, toplumu inşa etmesi beklenen, Allah'ın mutlak ve kodifiye edilmiş yasasını (kanununu) temsil ettiğini tahlil eder.

        Kaffeynâ (قفينا)

        K-f-v kökünden türeyen bu kelime üzerine İbn Fâris, asıl anlamın enseden (kafa) takip etmek, birinin izinden gitmek ve ardı ardına gelmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, takfiye eylemini hiç boşluk bırakmaksızın, birbiri peşi sıra elçi göndermek olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin seçimindeki teolojik inceliğe dikkat çekerek; Allah'ın Musa'dan sonra peygamberleri (elçileri) İsrailoğullarına adeta "nefes aldırmadan, peş peşe ve sistematik bir zincir halinde" gönderdiğini, dolayısıyla onların "biz uyarılmadık veya rehbersiz kaldık" şeklindeki muhtemel her türlü mazeretinin ilahi irade tarafından tarihsel olarak tamamen çürütüldüğünü tahlil eder.

        Er-Rusul (الرسل)

        R-s-l kökünden gelen bu kelimenin etimolojisi ile ilgili olarak İbn Fâris, asıl anlamın birini yumuşaklık, sükunet ve belirli bir maksatla bir yere yönlendirmek/göndermek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, risalet kavramını ilahi mesajı insanlara taşıyan özel görevli elçi olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sistematiğinde peygamberlik (risalet) kurumunun, aşkın ve mutlak olan yaratıcı (Allah) ile dünyevi insan arasındaki o varoluşsal ve dikey iletişim kanalının yegane taşıyıcısı olduğunu derinlemesine inceler.

        El-Beyyinâti (البينات)

        B-y-n kökünden türeyen bu kelime hakkında İbn Fâris, kökün temel anlamının iki şeyin birbirinden ayrılması, belirginleşmesi ve açıklığa kavuşması olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, beyyine kavramını hakkı batıldan (doğruyu yanlıştan) kesin bir şekilde ayıran apaçık deliller, hükümler veya mucizeler olarak tanımlar; ayette doğrudan doğruya İsa'ya verilen ve inkarı mümkün olmayan o göz kamaştırıcı mucizeleri nitelediğini aktarır.

        Eyyednâhu (أيدناه)

        E-y-d kökünden gelen kelimenin etimolojisi üzerine İbn Fâris, asıl anlamın güç, kuvvet, sağlamlaştırmak ve desteklemek olduğunu (el/kudret manasındaki 'yed' kelimesiyle de bağlantılı olarak) belirtir. Râgıb el-İsfahânî, te'yid eylemini birini dışarıdan gelen manevi ve ilahi bir kudretle sarsılmaz hale getirmek olarak tanımlar; ayette İsa'nın peygamberlik misyonunun beşeri bir çabayla değil, doğrudan ilahi bir tahkimatla desteklendiğini ifade eder.

        Rûhi (روح)

        R-v-h kökünden türeyen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, kökün asıl anlamının nefes, ferahlık, rüzgar, genişlik ve hayat veren öz/can olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ruh kavramını ilahi vahiy, melek (Cebrail) veya insana hayatiyet veren ilahi esinti olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "ruah" ve Süryanice "ruha" lafızlarıyla olan akrabalığına işaret ederek, Ehl-i Kitap teolojisindeki (Tanrı'nın Ruhu) kullanımının Kur'an terminolojisinde de spesifik bir bağlamda yer bulduğunu ileri sürer.

        El-Kudusi (القدس)

        K-d-s kökünden gelen bu kelimenin etimolojisi hakkında İbn Fâris, asıl anlamın temizlik, arınmışlık, bereket ve her türlü noksanlıktan, dünyevi kirden uzak olmak (kutsiyet) olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, mukaddes kavramını mutlak manevi temizlik ve yücelik olarak tanımlar; ayette "Ruhu'l-Kudüs" (Kutsal Ruh) tamlamasının vahiy meleği Cebrail'i nitelediğini aktarır. Gabriel Said Reynolds, "Ruhu'l-Kudüs ile destekledik" ifadesinin Kur'an'daki kullanımını Geç Antik Çağ Hristiyan teolojisiyle mukayese ederek; Kur'an'ın bu kavramı kullanarak Hristiyanlıktaki teslis (üçleme) inancını reddeden sarsıcı bir teolojik polemik ürettiğini, İsa'nın "Tanrı'nın bir parçası" değil, sadece Allah'ın "temiz ruh/melek" vasıtasıyla desteklediği seçkin bir kulu/peygamberi olduğunu ilan ettiğini tahlil eder.

        Tehvâ (تهوى)

        H-v-y kökünden türeyen kelimenin etimolojisi üzerine İbn Fâris, asıl anlamın yukarıdan aşağıya düşmek, uçurum (haviye) ve nefsin şiddetle, kontrolsüzce bir şeyi arzulaması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, heva kavramını nefsin aklı devreden çıkararak şehevi ve dünyevi arzulara körü körüne meyletmesi olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki dünyasında "heva"nın salt bir biyolojik istek olmadığını; ilahi vahyin (hidayetin/kitabın) rehberliğine karşı konumlandırılan, insanın kendi nefsini ve dogmalarını putlaştırarak ilah edindiği o sarsıcı ve varoluşsal sapkınlığı (şirki) temsil ettiğini derinlemesine tahlil eder.

        İstekbertum (استكبرتم)

        K-b-r kökünden gelen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, kökün temel anlamının büyüklük, ululuk ve küçüklüğün (sağir) zıddı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, istikbar eylemini, kişinin aslında liyakati ve hakkı olmadığı halde büyüklük taslaması, ilahi hakikati kabul etmeyi kibrine yedirememesi olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde istikbarın sıradan bir sosyal kibir (gurur) değil; insanın kul olduğunu unutarak kendi ontolojik sınırlarını aşması, peygamberin otoritesi nezdinde doğrudan Tanrı'ya karşı bağımsızlık ilan etmesi (tuğyan) şeklindeki o ağır küfür ahlakı olduğunu derinlemesine inceler.

        Kezzebtum (كذبتم)

        K-z-b kökünden türeyen bu kelimenin etimolojisi hakkında İbn Fâris, asıl anlamın doğrunun (sıdkın) zıddı, gerçeğe aykırı beyan ve yalan söylemek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, tekzib eylemini birinin söylediği mutlak gerçeği inatla yalanlamak ve elçileri reddetmek olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki tekzibin sadece "sen yalan söylüyorsun" şeklindeki pasif ve söylemsel bir inkar olmadığını; peygamberin şahsını itibarsızlaştırmaya, vahyi hükümsüz kılmaya ve toplumu ona karşı kışkırtmaya yönelik tasarlanmış aktif ve saldırgan bir "teolojik suikast" olduğunu tahlil eder.

        Taktulûn (تقتلون)

        K-t-l kökünden gelen bu kelime üzerine İbn Fâris, asıl anlamın ruhu bedenden ayırmak, şiddetle ortadan kaldırmak ve cana kıymak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, katl eyleminin insan hayatını kasıtlı olarak yok etmek manasına geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonunda "yalanladınız" (kezzebtum) fiili geçmiş zamanla (mazi) ifade edilirken; hemen ardından "öldürüyorsunuz/öldürürsünüz" (taktulûn) fiilinin şimdiki/geniş zamanla (muzari) kullanılmasının yarattığı müthiş dramatik ve edebi etkiye dikkat çeker. Bu zaman kaymasının tesadüfi olmadığını; peygamber cinayetlerinin İsrailoğulları için salt geçmişte kalmış tarihi bir anomali değil, onların teolojik karakterine/genetiğine işlemiş, hevalarına uymayan her ilahi sese karşı her an nüksedebilecek kronik bir hakikat düşmanlığı ve varoluşsal bir vahşet refleksi olduğunu vurguladığını tahlil eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X