وَقَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّاماً مَعْدُودَةًۜ قُلْ اَتَّخَذْتُمْ عِنْدَ اللّٰهِ عَهْداً فَلَنْ يُخْلِفَ اللّٰهُ عَهْدَهُٓ اَمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 80. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: bakara 80, yanılgı, bakara suresi, iftira, yalan, kibir, bakara suresi 80. ayet, allah, gün
-
Onlar, 'Sayılı birkaç gün dışında bize cehennem ateşi dokunmayacaktır' dediler. De ki: Allah katından bir söz mü aldınız -ki Allah asla sözünden caymaz- yoksa O'na bilmediğiniz şeyleri mi isnat ediyorsunuz?
Onlar, "Sayılı birkaç gün dışında bize cehennem ateşi dokunmayacaktır" dediler. Tefsir ve kelam ehli bu ayette zikredilen sayılı günleri İsrailoğulları'nın buzağıya tapındıkları gün ile yorumlamakta ittifak etmiştir. Ancak iki sebeple bu, makul görünmemektedir. Birincisi, bu sözü söyleyenlerin kendileri buzağıya tapınmamış, o fiili ataları işlemiştir. Şu halde beyanın içeriğini beriki yahudilere hamletmek makul değildir. İkincisi, ayetin muhtevası buzağıya tapınan atalarına izafe edilse yine isabetli görünmez. Zira onlar söz konusu fiilden tövbe edip dönüş yapmışlardır. Tövbeden ve Allah'a ibadete dönüşten sonra buzağıya tapınma sebebiyle azap uygulaması yine isabetli değildir, nitekim, "Küfür ve inkar yolunu tutanlara söyle: Vazgeçerlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır" mealindeki ayet bunu ifade etmektedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Şu halde "sayılı birkaç gün" İsrailoğulları'nın ömürlerinde Allah'a asi oldukları günlerle yorumlanmalıdır. Onların böyle demelerinin sebebi azaplandırmanın isyan ve günahın kapladığı zaman kadar süreceğini zannetmeleri veya cehennemde ebedi kalmayı kabul etmemeleri yahut da kendilerini, Allah'ın onlar adına haber verdiği gibi görmeleriydi: "Cennete yahudi veya hıristiyan olandan başkası girmeyecektir", "Biz Allah'ın oğulları ve sevdikleriyiz". Onlar şöyle demektedir: Biz sonsuza kadar azaba maruz bırakılmayız, sadece babanın oğluna yahut sevenin sevdiğine uyguladığı disiplin gibi muamele görürüz; böylesi oğlunu veya sevdiğini kısa bir süre cezalandırır, sonra ondan razı olup cennete koyar.
Ne var ki küfrün cezası ebedi olup cehennemde kalış belli bir vakte bağlı değildir, benzer şekilde imanın da mükafatı ebedi olup belli bir zamanla mukayyet değildir. Çünkü bir dini benimseyen kimse muayyen bir süre için değil, ona ebedi olarak inanıp bağlanır. Buna paralel olarak ceza veya mükafatı da süresiz ve ebedi olur. Buna mukabil müslümanlardan birinin nefsani arzuların baskısı altında işlediği günah zamana bağlı olup kişi tarafından terkedilir. Böylesi cezaya çarptırılırsa işlediği günahın süresi kadar olur, çünkü o, günah fiilini ebediyet kaydıyla işlemiş değildir. Bu sebeple inanca ve fiile dayalı günahlar statü bakımından farklılık arzetmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
De ki: "Allah katından bir söz mü aldınız, ki Allah asla sözünden caymaz. Şöyle bir yorum yapılabilir: Sonsuz olarak değil de sayılı günler süresince azap edileceğinize dair Allah'tan bir haber mi aldınız? Şayet böyle bir şey varsa şüphe yok ki O, sözünden caymaz. İkincisi, Allah katından bir söz mü aldınız? Yani Allah katında, mukabilinde size cenneti vaad ettiği salih amelleriniz mi var? Şüphesiz Allah sözünden caymaz. Ama siz bunların hiçbirine sahip değilsiniz: Size azap uygulamayacağına dair ne Allah'tan gelen bir haber var ne de mukabilinde cennet vaad ettiği salih amelleriniz.
Yoksa bilmediğiniz şeyleri mi Allah'a isnat ediyorsunuz? [Öyle değil, kötülük işleyip de günahı kendisini çepeçevre kuşatan kimse... Evet, böyleleri cehennemliktir. Onlar orada ebedi kalacaklardır]. Bu ifade aziz ve celil olan Allah tarafından, söyledikleri söz sebebiyle İsrailoğulları'na yönelik bir yalanlamadır. Bir bakıma Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Siz bilmediğiniz şeyleri Allah'a isnat ediyorsunuz. Görmez misin ki O, şöyle demiştir: "Öyle değil, kötülük işleyip de günahı kendisini çepeçevre kuşatan kimse". Cenab-ı Hak şunu kasteder: Kötülük işleyip de, yani Allah'a ortak koşup da, günahı kendisini çepeçevre kuşatan kimse, şirk günahıyla ölen kimse. Evet, böyleleri cehennemliktir. Onlar orada ebedi kalacaklardır, orada ölmezler ve içinden çıkarılmazlar. Kendisini kuşatan, kalbini kuşatan diye açıklanmıştır.
Yorumu Yorumla
-
Kâlû / Tekûlûne (قالوا / تقولون)
K-v-l kökünden türeyen bu kelimeler ile ilgili olarak İbn Fâris, asıl anlamın bir sözü dile getirmek, dilin hareket etmesiyle ortaya çıkan ses ve ifade olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bir inancı veya iddiayı sözlü olarak beyan etmeyi ifade ettiğini; ayetin bağlamında Yahudilerin kendi kendilerini inandırdıkları o meşhur imtiyaz iddiasını (ateşin kendilerine dokunmayacağı sanrısını) ve Allah'a karşı uydurdukları asılsız söylemleri aktardığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki eylemin sıradan bir konuşma değil; kendi kurguladıkları sahte bir ahiret inancını, mutlak bir hakikatmiş gibi dini bir dogmaya (teolojik bir söyleme) dönüştürme ve bu yalanı Allah'a isnat etme cüretini temsil ettiğini tahlil eder.
Temessenâ (تمسنا)
M-s-s kökünden gelen bu kelimenin etimolojisi hakkında İbn Fâris, asıl anlamın iki şeyin birbirine değmesi, dokunması ve bedensel temas olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, temas eylemini bir şeye fiziksel olarak dokunmak veya onun etkisini hafifçe hissetmek olarak tanımlar; ayette cehennem azabının kalıcı ve kahredici bir felaket olarak değil, sadece "geçici, sıradan ve hafif bir dokunuş" gibi algılanmasındaki o küstahça hafifsemeyi belirttiğini aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu spesifik fiilin (mes) seçilmesinin, İsrailoğullarının ahiret azabını zihinlerinde nasıl minimize ettiklerini, hastalıklı bir teolojik özgüvenle ilahi adaleti basit bir "temas" meselesine indirgediklerini gösteren müthiş bir psikolojik tasvir olduğunu vurgular.
En-Nâru (النار)
N-v-r kökünden türeyen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, kökün asıl anlamının aydınlık, ışık, parlamak ve sıcaklık veren ateş olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ateş kavramının yakıcı, yok edici özelliğine dikkat çekerek; Kur'an bağlamında günahkarların varacağı mutlak azap mahallini (cehennemi) simgelediğini ifade eder.
Eyyâmen (أياما)
Y-v-m kökünden gelen kelimenin etimolojisi üzerine İbn Fâris, asıl anlamın güneşin doğuşundan batışına kadar geçen belirli bir zaman dilimi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, gün kavramının mutlak anlamda zamanı da ifade edebildiğini aktarır. Gabriel Said Reynolds, Ehl-i Kitap metinleri ve Geç Antik Çağ sözlü geleneğiyle (Talmud) olan diyaloğa dikkat çekerek; buradaki "sayılı günler" (eyyam) ifadesinin sıradan bir mübalağa olmadığını, Yahudi geleneğinde günahkarların Gehenna'da (Cehennemde) en fazla 12 ay veya buzağıya taptıkları süre kadar (40 gün) kalıp arınacaklarına dair din adamları tarafından üretilmiş popüler bir eskatolojik kurtuluş dogmasını Kur'an'ın doğrudan deşifre ettiğini tahlil eder.
Ma'dûdeten (معدودة)
A-d-d kökünden türeyen bu kelime hakkında İbn Fâris, kökün temel anlamının bir şeyi saymak, hesaplamak ve sınırını belirlemek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, ma'dud kavramını, sayılabilecek kadar az olan, sonlu ve bitmeye mahkum olan nicelik olarak tanımlar; azabın süresinin göz açıp kapayıncaya kadar geçecek kısıtlı bir dilime hapsedilme çabasını aktarır.
Ettehaztum (أتخذتم)
E-h-z (veya köken itibarıyla V-h-z) kökünden gelen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, asıl anlamın bir şeyi almak, sıkıca tutmak ve elde etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ittihaz fiilini bir şeyi kasten benimsemek veya kesin bir taahhüt/söz almak olarak tanımlar; ayette, peygamberin alaycı ve sorgulayıcı bir dille onlara "Siz bu imtiyaz için Allah'tan özel bir garanti belgesi mi aldınız?" şeklindeki meydan okumasını ifade ettiğini aktarır.
Ahden / Ahdehû (عهدا / عهده)
A-h-d kökünden türeyen kelimenin etimolojisi hakkında İbn Fâris, asıl anlamın bir şeyi korumak, gözetmek, zamansal süreklilik ve bozulması haram olan kesin yemin/sözleşme olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, ahit kavramını taraflar arasında bağlayıcı olan sağlam sözleşme ve ilahi garanti olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sistematiğinde bu kelimenin sosyo-teolojik boyutunu incelerken; "ahit" kavramının İsrailoğullarının zihninde "biz Tanrı'nın seçkin, genetik olarak imtiyazlı ve dokunulmaz halkıyız" şeklindeki etnosentrik (ırkçı) bir sözleşme algısını temsil ettiğini, Kur'an'ın ise bu ayetle söz konusu kavmi imtiyazı şiddetle reddederek ilahi ahdin soya değil, yalnızca ahlaki itaate (takvaya) dayandığını ilan ettiğini derinlemesine tahlil eder.
Yuhlife (يخلف)
H-l-f kökünden gelen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, kökün asıl anlamının bir şeyin arkasından gelmek, geride kalmak ve verilen sözün tersini yapmak (bozmak) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ihlaf eylemini, kişinin vaadinden cayması veya sözünü yerine getirmemesi olarak tanımlar; "Allah ahdinden asla dönmez" vurgusunun, Yahudilerin "bizim garantimiz var" sanrısının içinin ne kadar boş olduğunu ve böyle bir sözün ilahi makamdan hiçbir zaman sadır olmadığını kanıtladığını aktarır.
Ta'lemûn (تعلمون)
A-l-m kökünden türeyen bu kelimenin etimolojisi üzerine İbn Fâris, asıl anlamın bir şeyin özünü kavramak, onda kesin bir alamet ve nişan bulunması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilim kavramını bir gerçeği şüpheden uzak, tam olarak bilmek şeklinde tanımlar; ayetin sonundaki "bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?" şeklindeki inkar (istifham-ı inkari) kalıbının, bu asılsız iddiaların ilahi bir bilgiye dayanmadığını vurguladığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonundaki bu epistemolojik eleştiriye dikkat çekerek; din adına uydurulan hurafelerin, kurtuluş garantilerinin ve sanal cennet biletlerinin ilahi vahiyde (ilimde) hiçbir karşılığının olmadığını, bunların sadece bilgisizce üretilmiş dogmalar ve Allah'a atılmış teolojik iftiralar olduğunu tahlil eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla