Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 71. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 71. Ayet

    قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا ذَلُولٌ تُث۪يرُ الْاَرْضَ وَلَا تَسْقِي الْحَرْثَۚ مُسَلَّمَةٌ لَا شِيَةَ ف۪يهَاۜ قَالُوا الْـٰٔنَ جِئْتَ بِالْحَقِّۜ فَذَبَحُوهَا وَمَا كَادُوا يَفْعَلُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle innehu yekûlu innehâ bekaratun lâżelûlun tuśîru-l-arda velâ teski-lharśe musellemetun lâ şiyete fîhâ (c)kâlu-l-âne ci/te bilhakk(i)(c) feżebehûhâ vemâ kâdû yef’alûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Musa şöyle dedi: Rabb'iniz buyurur ki: 'O ne toprağı sürmek için çifte koşulan ne de ekin sulayan bir inektir. Salma bir sığır olup renginde alacası yoktur: Onlar, 'İşte şimdi gerçeği anlattın!' dediler ve ineği bulup kestiler. Ama nerede ise başaramayacaklardı.

      Ne toprağı sürmek için çifte koşulan. Denildi ki çalışma faktörü ona boyun eğdirememiş, yani toprak sürülmesine koşulmamış ve ekin sulamasında kullanılmamış. Şöyle de denildi: Ne toprağı sürmek için çifte koşulan, yani toprağı eşeleyen, eğitilmemiş serkeş bir sığır, fakat serkeşliği ve aşırı gücü sebebiyle toprağı eşeleyip sürmek onu uysallaştırmamış.

      Ama nerede ise başaramayacaklardı. Birkaç şekilde yorumlanmıştır. Denildi ki nerede ise yapmayacaklardı, katilin meydana çıkıp rezil olmaları yüzünden. Yahut da nerede ise başaramayacaklardı, fiyatı yüksek olduğundan. Birinci yorum daha münasip görünmektedir. Şöyle de denildi: İsrailoğulları kesilecek sığırın mahiyetini ve niteliklerini sorma konusunda ileri derecede bir titizlik göstermişlerdir. Bir konuda ileri derecede titiz davranmak hazan oyalama ve onu yerine getirmeme hedefine yönelik olur.

      "Allah bir sığır kesmenizi emrediyor" mealindeki ayet-i kerimede, Sığır eti yemeyeceğine dair yemin edip de öküz eti yiyen kimsenin yemininin bozulduğu şeklinde Ebu Hanife ile mensuplarına (Hanefîler) nisbet edilen görüşün delili vardır; çünkü Allah Teala önce "bakara"yı (sığır, inek) zikretmiş, sonra bununla öküzü murad ettiğini ne toprağı sürmek için çifte koşulan, buyurmak suretiyle açıklamıştır. Toprağı sürüp ekini sulayan inek değil, öküzdür. Bunun içindir ki cevap sadedindeki ilahi beyan biraz önce söylediğimiz gibi olmuştur. Ancak o dönemin insanları -zamanımızdakilerin öküzle çift sürmelerine mukabil- inekle çift koşuyor idiyse ayette zikrettiğimiz meselede herhangi bir dayanak bulunmaz. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Zelûlun (ذلول)

        Z-l-l kökünden türeyen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, kökün asıl anlamının yumuşaklık, kolaylık, boyun eğme ve zorluğun/sertliğin zıddı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zelûl kavramını ehlileştirilmiş, binilmeye veya yük taşımaya alıştırılarak itaatkar hale getirilmiş hayvan olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bağlam içerisinde bu sıfatın (boyunduruk altına alınmamış) olumsuzluk ekiyle birlikte kullanılmasının teolojik ve psikolojik boyutuna dikkat çeker; tarımsal kölelikte yıpratılmamış, özgür bırakılmış bu nadide hayvan tarifinin, İsrailoğullarının Mısır'daki kendi uzun süreli kölelik (zillet) geçmişlerine ve ezilmişliklerine ince bir gönderme barındırdığını, onların zihnindeki "kutsal ve dokunulmaz inek" imajını (Apis kültü) tam da bu el değmemişlik vasfıyla hedef aldığını tahlil eder.

        Tusîru (تثير)

        S-v-r kökünden gelen bu kelimenin etimolojisi hakkında İbn Fâris, asıl anlamın bir şeyi harekete geçirmek, kışkırtmak, tozu veya toprağı havaya kaldırmak olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, isâre eylemini toprağı altüst etmek, tarım amacıyla yeri sürmek ve tohum ekmek için toprağı yarmak olarak tanımlar; ayette, kurban edilecek sığırın hiçbir tarımsal faaliyette (çifte koşulmada) kullanılmamış olması gerektiği şartını aktarır.

        Teskî (تسقي)

        S-k-y kökünden türeyen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, kökün temel anlamının su vermek, susuzluğu gidermek ve sulamak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hem canlılara içecek vermek hem de toprağa su taşımak (sulama yapmak) manasına geldiğini ifade ederek; bağlamda su dolabına (veya taşıma işine) koşularak ekinleri sulama eziyetini tatmamış, dünyevi bir menfaat için yıpratılmamış bir hayvanın kastedildiğini aktarır.

        El-Harse (الحرث)

        H-r-s kökünden gelen kelimenin etimolojisi üzerine İbn Fâris, asıl anlamın toprağı işlemek, tohum atmak, çalışıp çabalamak ve kazanç elde etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hars kavramını hem toprağı ekime hazırlama eylemi hem de bu eylemin neticesinde ortaya çıkan ürün/ekin olarak tanımlar; hayvanın bu tarımsal süreçlerin hiçbir aşamasına dahil edilmemiş olması şartını vurgular.

        Musellemetun (مسلمة)

        S-l-m kökünden türeyen bu kelime hakkında İbn Fâris, kökün asıl anlamının her türlü noksanlıktan, hastalıktan ve afetten uzak olmak, güvenlik ve esenlik içinde bulunmak olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, muselleme kelimesini fiziki kusurlardan, hastalıklardan veya çalışma izlerinden tamamen korunmuş, sapasağlam ve kusursuz bırakılmış varlık olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde s-l-m kökünün ontolojik bir "saflık ve teslimiyet" durumu ifade ettiğine dikkat çekerek; kurban edilecek nesnenin sıradan, dünyevi ve profan (din dışı) kullanım alanlarından (çift sürmek, sulamak) tamamen izole edilerek, ancak böylesi mutlak bir pürüzsüzlük ve kusursuzlukla "kutsal" bir ritüelin (kurbanın) nesnesi olmaya layık hale getirildiğini derinlemesine tahlil eder.

        Şiyete (شية)

        V-ş-y kökünden gelen bu kelimenin etimolojisi ile ilgili olarak İbn Fâris, asıl anlamın bir şeyi farklı renklerle dokumak, süslemek ve ana rengin dışında bir nişan/belirti koymak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, şiye kavramını hayvanın bedeninde kendi ana rengine muhalif olan herhangi bir leke, alaca veya farklı bir renk tüyü olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette "onda hiçbir leke/alaca yoktur" (lâ şiyete fîhâ) şartının, İsrailoğullarının inatçı sorularına karşı ilahi iradenin daraltıcı ve sıkıştırıcı hamlesinin zirvesi olduğunu vurgular; zira bulunması neredeyse imkansız olan, tek bir farklı tüy bile barındırmayan saf sarı renkli bu kusursuz hayvan tarifi, sürekli yokuşa süren bir aklın kendi kendini nasıl çıkmaza soktuğunun pedagojik bir tecellisidir.

        Ci'te (جئت)

        C-y-e kökünden türeyen bu kelime hakkında İbn Fâris, kökün temel anlamının gelmek, bir yere ulaşmak ve bir şeyi getirmek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, eylemin bir şeyle beraber gelmek, onu ortaya koymak manasını taşıdığını belirtir; İsrailoğullarının "Şimdi gerçeği getirdin" şeklindeki ifadelerinin, kendilerine yöneltilen ilahi tariflerin artık itiraz edemeyecekleri ve kaçamayacakları kadar kesin bir noktaya ulaştığını itiraf etmelerini aktarır.

        El-Hakkı (الحق)

        H-k-k kökünden gelen kelimenin etimolojisi üzerine İbn Fâris, asıl anlamın doğruluk, kesinlik, değişmezlik ve bir şeyin olması gerektiği gibi tam merkezinde bulunması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hak kavramını gerçeğe tam olarak mutabık olan, inkarı mümkün olmayan kesin bilgi ve durum olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında "hak" kelimesinin sadece epistemolojik (bilgisel) bir doğruluğu değil, varoluşsal ve sarsılmaz bir gerçekliği temsil ettiğini; İsrailoğullarının bu teslimiyet cümlesinin gönüllü bir imandan ziyade, ilahi otoritenin onları köşeye sıkıştırması neticesinde "hakkın" (mutlak emrin) kahredici ağırlığı karşısında pes etmeleri anlamına geldiğini tahlil eder.

        Zebehûhâ (ذبحوها)

        Z-b-h kökünden türeyen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, kökün asıl anlamının boğazı kesmek, kanı akıtmak ve hayvanı usulüne uygun şekilde kurban etmek olduğunu ifade eder. Gabriel Said Reynolds, eylemin Kur'an'daki kullanımını Geç Antik Çağ dini hafızasıyla mukayese ederek; uzun itirazlardan sonra nihayet gerçekleşen bu kesme işleminin, Mısır'daki Apis/buzağı tapınıcılığının (şirkin) İsrailoğullarının bilinçaltındaki son kalıntısının da bizzat kendi elleriyle ve kan akıtılarak yok edilmesini (kefaretini) simgeleyen ağır bir teolojik sağaltım ritüeli olduğunu tahlil eder.

        Kâdû (كادوا)

        K-v-d kökünden gelen bu kelimenin etimolojisi hakkında İbn Fâris, asıl anlamın bir işi yapmaya çok yaklaşmak, ramak kalmak, fakat eylemin henüz tam olarak gerçekleşmemesi (veya zorlukla gerçekleşmesi) durumu olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, mukarebe (yaklaşma) fiili olarak "neredeyse yapmayacaklardı" şeklindeki kullanımın, eylemin içindeki derin isteksizliği ve ağırdan almayı ifade ettiğini aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin kullanımındaki müthiş psikolojik tahlile dikkat çekerek; "neredeyse yapmayacaklardı" vurgusunun, İsrailoğullarının kurbanı kesmiş olmalarına rağmen iç dünyalarında zerre kadar teslimiyet bulunmadığını, eylemin gönüllü bir itaatle değil, tamamen köşeye sıkışmanın, çaresizliğin ve mecburi bir fiiliyatın neticesi olarak kerhen (zoraki) gerçekleştirildiğini bütün çıplaklığıyla ifşa ettiğini tahlil eder.

        Yef'alûn (يفعلون)

        F-a-l kökünden türeyen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, kökün temel anlamının bir şeyi yapmak, bir etkide bulunmak ve eyleme geçmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiil kavramını genel manada gerçekleştirilen her türlü pratik hareket olarak tanımlar; ayetin sonundaki bu kullanım, tartışmaların, bahanelerin ve soruların (kavl/söz) bitip, nihayetinde zoraki de olsa eylemin (fiilin) kendisinin vuku bulduğunu ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X