Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 60. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 60. Ayet

    وَاِذِ اسْتَسْقٰى مُوسٰى لِقَوْمِه۪ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۜ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْناًۜ قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْۜ كُلُوا وَاشْرَبُوا مِنْ رِزْقِ اللّٰهِ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iżi-steskâ mûsâ likavmihi fekulna-drib bi’asâke-lhacer(a)(s) fenfecerat minhu iśnetâ ‘aşrate ‘aynâ(en)(s) kad ‘alime kullu unâsin meşrabehum(s) kulû veşrabû min rizki(A)llâhi velâ ta’śev fi-l-ardi mufsidîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Musa kavmi için su arayışına çıktı. Biz de ona, 'Elindeki asa ile taşa vur!' dedik. Taştan on iki kaynak fışkırmış ve her bir grup içeceği pınarı öğrenmişti. 'Allah'ın lütfettiği nimetlerden yiyin için, ama yeryüzünde fesat çıkarmayın' demiştik.

      Musa kavmi için su arayışına çıktı. Biz de ona, "Elindeki asa ile taşa vur!" dedik. Yani Musa ihtiyaçları doğduğunda kavmi için su aramış, Allah Teala da kendisine elindeki asa ile taşa vur! diye vahyetmişti. Daha önce temas ettiğimiz üzere aziz ve celil olan Allah İsrailoğulları'na Hz. Musa'nın asası yoluyla hayret verici mucizeler göstermişti. Mesela sihirbazların gösterdiği marifetleri yutan ejderhaya dönüşmesi gibi, ilahi beyanlarda açıklandığı üzere: "Musa asasını yere attı, bir de ne görsünler sihirbazların gösterdiği bütün marifetleri yutuvermiş"; "Bir de ne görsünler kocaman bir ejderha!"; yine asasıyla vurup denizin yarılması gibi, "Deniz yarıldı ve su yolunun iki kenarı koca birer dağ gibi oldu"; yahut da asasıyla taşa vurup su pınarlarının fışkırması ve sayılması uzun zaman alan diğer mucizeler. Aziz ve celil olan Allah asayı Hz. Musa'nın risalet ve nübüvvet delillerinden kılmıştır.

      Allah'ın Yoktan (Hiçlikten) Yaratması

      Hz. Musa'ya gösterilen hayret verici mucizelerde alemin hiçten (la min şey') yaratılıp meydana getirilişinin kanıtlanması vardır. Şöyle ki aziz ve celil olan Allah lütuf ve keremi sayesinde aslında bir yerden başka bir yere taşınabilecek kadar küçük olan bir taştan sayılarını ancak kendisinin bileceği büyük kalabalıklara yetecek kadar su çıkarmış ve bu taştan her bir grup için ayrı bir pınarın fışkırmasını sağlamıştır. Şimdi, sözü edilen suyun tamamının küçük ve hafif bir taşın içinde bulunması ihtimal dahilinde değildir, suyun bu taşın altından fışkırması da mümkün görünmemektedir. Şu halde suyu taşta icat edip hiçten meydana getirenin Allah Teala olduğu ortaya çıkmaktadır, çünkü bahis konusu taş su türünden olmadığı gibi onun kimyasal oluşumuna da sahip değildi. Cenab-ı Hak buna kadir olunca alemi de önceden mevcut olan herhangi bir nesne ve temel madde olmaksızın yaratıp meydana getirmeye de kadir olması tabiidir. Aziz ve celil olan Allah'ın asadan dönüştürdüğü ejderha ve yılanı İsrailoğulları'na göstermesi de buna benzemektedir, ejderha ve yılan asanın asli maddesi ve yapısına sahip olmadığı gibi ondan türeyip doğmuş da değildir, aksine Allah bu iki canlıyı kendi lütuf ve keremiyle icat edip ortaya koymuştur.

      Taştan on iki kaynak fışkırmıştı. İsrailoğulları'nın da, "on iki başkan" beyanına dayanarak on iki grup olduğu söylenmiştir ki bunların hepsi Ya'küb'un oğullarıdır, Cenab-ı Hak her grup için müstakil bir pınar yaratmıştır. Bu grupların her biri amcaları veya amcalarının oğullarına değil, bağlı bulundukları atalarına intisap etmiştir.

      Durumun böyle gerçekleşmesinde atalarla olan ilişki kesilmedikçe mirasın baba silsilesinin dışına verilemeyeceğinin ispatı vardır. Burada ayrıca şu hususa da işaret bulunmaktadır ki kırsal kesim ile vahalarda yaşayan insanların dağınık ve birbirinden uzak değil, birbirine yardım ve destekte bulunacak şekilde toplu halde bulunmaları gerekmektedir. Çünkü İsrailoğulları izdiham verecek kadar kalabalık olmalarına rağmen dağınık ve birbirinden uzak değil, toplu halde iskan etmişlerdir, halbuki hayvan otlatmak ve geniş avlulu, geniş meskenler kurabilmek için dağınık ve birbirinden uzak bir şekilde oturmuş olmak daha faydalı ve kolay olmalıdır.

      Her bir grup içeceği pınarı öğrenmişti, yani su yolunu. Her bir gruba ait müstakil bir su yolu tesbit edildiğinden böyle bir planlamada çekişme ve tartışmanın ortadan kaldırılması söz konusudur. Şayet su yolları müşterek olsaydı aralarında çekişme ve ayrılığın doğmasından endişe edilirdi; bundan ise hısım ve akrabalığın tehlikeye uğraması gibi bir sonuç doğmaktadır.

      Yiyin, yani kudret helvası ve bıldırcından. İçin, Allah'ın sizin için taştan çıkardığı sudan. Bunların ikisi de hiçbir zorluk ve zahmete katlanmayan İsrailoğulları'na Allah Teala'nın lütfettiği nimetlerdir.

      Ama yeryüzünde fesat çıkarmayın. Yani yeryüzünde fesat çıkarmak için dolaşmayın. Ayette yer alan la ta'sev "la tüfsidü" (fesat çıkarmayın) şeklinde yorumlanabilir, çünkü "asv" fesadın kendisidir; bir anlamda Cenab-ı Hak şöyle demiştir: Yeryüzünde fesat çıkarmayın, aksi takdirde müfsid olursunuz.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İsteska (استسقى)

        S-k-y kökünden türeyen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, kökün asıl anlamının su vermek, susuzluğu gidermek ve sulamak olduğunu belirtir. Kelimenin "istif'al" babında kullanılması sebebiyle bir talep bildirdiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, isteska eylemini yağmur veya içecek su talep etmek olarak tanımlar; bağlam içerisinde çölün acımasız kuraklığında susuz kalan ve helak olma noktasına gelen bir toplum için, elçinin (Musa'nın) doğrudan ilahi makamdan acil ve hayati bir su talebinde bulunmasını, yani duaya durmasını ifade ettiğini aktarır.

        Mûsâ (موسى)

        Kelimenin etimolojisi üzerine Arthur Jeffery, lafzın Arapça kökenli olmadığını, İbranicedeki Moşeh isminden türediğini ve nihai olarak Eski Mısırcada çocuk anlamına gelen "mesu" kelimesine dayandığını aktarır. El-Cevâlîkî, bu ismin İbranice veya Süryanice gibi yabancı bir dilden Arapçaya geçmiş muarreb bir kelime olduğunu belirtir. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin Kur'an'daki yabancı kökenli lafızlardan olduğunu, Kıptice veya İbranice "su" ve "ağaç" (mu ve şa) kelimelerinin birleşiminden oluştuğunu; bağlam içerisinde ise kendi hayatı sudan kurtarılmakla başlayan bir elçinin, şimdi de toplumunu susuzluktan kurtarmak için aracı kılındığı sembolik döngüyü vurgular.

        Kavmihî (قومه)

        K-v-m kökünden türeyen bu kelime hakkında İbn Fâris, kökün asıl anlamının ayağa kalkmak, dikilmek ve bir arada duran topluluk olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında kavim kavramının salt demografik bir yığını değil, aralarında kan bağı bulunan, tarihsel bir misyonu üstlenen ve bu ayetin bağlamında çöldeki mahrumiyet, açlık ve susuzluk gibi zorlu kaderi müşterek olarak tecrübe eden organik, kolektif bir üniteyi temsil ettiğini tahlil eder.

        İdrib (اضرب)

        D-r-b kökünden gelen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, kökün temel anlamının bir şeyi başka bir şeye şiddetle vurmak, çarpmak ve etki bırakmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, darp eyleminin çok çeşitli mecazi kullanımları olmakla birlikte bu ayette doğrudan fiziksel bir vuruşu ifade ettiğini aktarır; Allah'ın suyu doğrudan yaratmaya mutlak kadir olmasına rağmen, Musa'dan asasını taşa vurmasını istemesinin, ilahi kudretin dünyevi sebep-sonuç ilişkileri (sünnetullah) ve insan eylemi üzerinden tecelli etmesi prensibini yansıttığını vurgular.

        Asâke (عصاك)

        A-s-v kökünden türeyen kelimenin etimolojisi hakkında İbn Fâris, asıl anlamın bir araya toplanmak, bütünleşmek ve sertleşmek olduğunu, ellerin üzerinde toplandığı, dayanılan ve sert olduğu için bastona/sopaya asa denildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin Musa peygambere ait meşhur aleti nitelediğini, sıradan bir çoban sopasının ilahi emirle tabiat kanunlarını aşan mucizevi bir enstrümana dönüştüğünü belirtir.

        El-Hacer (الحجر)

        H-c-r kökünden gelen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, kökün temel anlamının men etmek, engellemek, katılık ve sertlik olduğunu, taşın da dayanıklı ve katı doğası sebebiyle bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bağlam çerçevesinde bu kelimenin kullanımındaki edebi ve teolojik çarpıcılığa dikkat çeker; su unsuruyla en alakasız, tamamen kuru ve katı olan bir nesnenin (taşın), ilahi emir karşısında yarılarak pınarlara dönüşmesinin mucizenin büyüklüğünü ve yaratıcının madde üzerindeki mutlak hakimiyetini simgelediğini aktarır.

        İnfecerat (انفجرت)

        F-c-r kökünden türeyen kelimenin etimolojisi üzerine İbn Fâris, asıl anlamın bir şeyi genişçe yarmak, açmak ve fışkırmak olduğunu, şafağın sökmesine de karanlığı yardığı için fecr denildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, fışkırma eyleminin suyun bol, şiddetli ve kesintisiz bir şekilde aniden kaynayıp çıkmasını anlattığını belirtir. Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın bu anlatımını Ehl-i Kitap geleneği ile mukayese ederken; bu kelimenin kullanımının sıradan bir su sızıntısını değil, çölde ölmek üzere olan on iki büyük kabileyi (esbat) aynı anda suya doyuracak çapta görkemli ve şok edici bir ilahi müdahaleyi, doğa yasalarının Musa'nın eylemiyle (asayı vurma) aniden yarılmasını ifade ettiğini tahlil eder.

        Aynen (عينا)

        A-y-n kökünden gelen bu kelime hakkında İbn Fâris, kökün temel anlamının göz, pınar, bir şeyin aslı ve zati olduğunu; gözyaşı nasıl gözden süzülüp çıkıyorsa, suyun da yeryüzünden kaynadığı yere benzerlikten dolayı pınar/göze denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bağlamda on iki pınar fışkırmasının, İsrailoğullarının on iki boyuna (esbat) mukabil geldiğini ve bu mucizevi ikramın spesifik olarak kabilelerin sayısına göre kalibre edildiğini aktarır.

        Meşrabehum (مشربهم)

        Ş-r-b kökünden türeyen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, asıl anlamın su veya sıvı bir maddeyi içmek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ism-i mekan olarak su içilecek yer, kaynak veya ism-i zaman olarak su içme vakti anlamına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette "her topluluğun kendi su içeceği yeri bilmesi" vurgusunun son derece önemli sosyolojik bir mesaj taşıdığını; çöl gibi kıtlığın ve krizin zirve yaptığı bir ortamda, su yüzünden kabileler arası muhtemel kargaşa, çekişme ve çatışmaların, ilahi lütfun adil ve tasnif edilmiş (12 ayrı kaynak) dağıtımıyla pedagojik bir düzene sokulduğunu tahlil eder.

        Rızk (رزق)

        R-z-k kökünden gelen kelimenin etimolojisi hakkında İbn Fâris, asıl anlamın canlılara yaşamlarını sürdürebilmeleri için devamlı ve düzenli olarak verilen pay, nasip ve gıda olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kendisinden faydalanılan her türlü maddi ve manevi nimet olduğunu, burada taştan çıkan suyun sıradan bir tabiat olayı değil, doğrudan doğruya Allah'ın misafirlerine sunduğu bir ikram (rızkullah) olarak zikredildiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında rızk kavramının derin bir ontolojik ve ekonomik mesaj taşıdığını; yeryüzündeki hiçbir nimetin insanın kendi mülkü veya üretiminin mutlak sonucu olmadığını, her rızkın mutlak yaratıcının lütfu olduğunu ve bu bilincin insanda şükür ve tevazu doğurması gerektiğini tahlil eder.

        Ta'sev (تعثوا)

        A-s-y (veya A-s-v) kökünden türeyen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, kökün asıl anlamının yeryüzünde çok şiddetli bozgunculuk yapmak, aşırı gitmek ve haddi aşmak olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, a-s-v eylemini fesadın (bozgunculuğun) en çirkin, en yoğun ve inatçı hali olarak tanımlar; nimetlere kavuşan topluma yönelik bu emrin, tok ve güvende hissetmenin getirebileceği şımarıklığa karşı sert bir önleyici uyarı niteliği taşıdığını belirtir.

        Mufsidîn (مفسدين)

        F-s-d kökünden gelen bu kelime hakkında İbn Fâris, kökün temel anlamının bir şeyin itidalden, doğruluktan ve dengeden sapması, bozulması olduğunu, salah (düzelme/iyilik) kelimesinin tam zıddı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ifsad eylemini bir nesneyi veya durumu kendi fıtratından, doğal ve doğru halinden çıkarmak olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki dünyasında ifsad kavramının sıradan bir zarar verme eyleminin çok ötesinde olduğunu; ilahi düzenin, kozmik ahengin ve sosyal harmoninin insan eliyle kasıtlı, bencilce ve küstahça yıkılmasını temsil ettiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette "ta'sev" (aşırı bozgunculuk) fiili ile "mufsidîn" isminin peş peşe (hâl/zarf cümlesi olarak) kullanılmasının anlamsal bir vurgu tekit'i yarattığını; kendilerine hayat kaynağı (su) lütfedilen bir toplumun, bu nimeti başkalarına tahakküm aracı yapmamaları, bencilleşmemeleri ve ilahi adaletin yeryüzündeki dengesini bozarak bir nankörlük sarmalına düşmemeleri için varoluşsal bir ahlak yasasına bağlandıklarını derinlemesine tahlil eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X