وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىۜ كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْۜ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 57. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: bulut, bakara 57, kudret helvası, bıldırcın, zulüm, bakara suresi, rızık, nankörlük, bakara suresi 57. ayet, nüzul, nefis
-
Üzerinize bulut getirmek suretiyle gölge yaptık, bir de kudret helvası ve bıldırcın gönderdik. 'Verdiğimiz güzel nimetlerden yiyin!' dedik. Aslında o soydaşlarınız bize değil kendilerine zulmetmiş bulunuyorlardı.
Ölüme yaklaşan o halinizden sonra şükredesiniz diye sizi tekrar hayata kavuşturduk. Aziz ve celil olan Allah kendilerine lütfettiği büyük nimetlerini ve nihayetsiz ihsanlarını hatırlatmaktadır: Öldükten sonra onları diriltmesi (ba's), bulutla gölge yapması, semadan kudret helvası ve bıldırcın indirmesi gibi; başkalarına yapılmayan bu ilahi lütuflar kendilerine özgü olanların bir kısmını teşkil ediyordu. Bir de bizim için ahirette ve cennette gerçekleşeceği vaad edilen hususlar onlar için dünyada gerçekleşmişti: Öldükten sonra (dünyada) diriltilmek, uzatılan gölge, kızartılmış kuş eti, eskimeyen ve kirlenmeyen elbiseler; bunların hepsi cennete gerçekleşmesi şartıyla bize vaad edildiği halde İsrailoğulları'na dünyada gösterilmiştir.
İsrailoğulları bütün bunlara rağmen davet edildikleri hakikatlere inanmamış ve sözlerinde sadakat göstermemiştir; bu akıllarının az, anlayışlarının kıt oluşu ve hayvani özelliklerle yetişmiş bulunmaları yüzündendi. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Verdiğimiz güzel nimetlerden yiyin. İki şekilde yorumlanabilir. Biri, ihtiyaçlarından fazla olanın kendilerine helal kılınmayıp sadece muhtaç bulundukları miktar mubah sayılmıştır, Cenab-ı Hak bu kadarını "tayyibat" diye isimlendirmiştir. İkincisi, Allah'ın İsrailoğulları'na lütfettiği nimetleri tayyibat diye isimlendirmesinin sebebi, dünya yiyeceklerinin uzak kalamadığı sıkıntı veren hastalık ve zarar veren eziyetlerden arınmış olmalarıydı. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Şöyle de denilmiştir: Tayyib insan tabiatının hoşlandığı ve nefsin zevk aldığı meşru şeydir.
Aslında o soydaşlarınız bize değil kendilerine zulmetmiş bulunuyorlardı. Önceki açıklamalarımızda zulmün manasını kaydetmiştik. Zulüm başka bir manaya da gelebilir ki o da eksikliktir, "Bağların ikisi de yemişlerini vermiş, hiçbirini eksik bırakmamıştı", beyanındaki "lem tazlim" "lem tenkus" demektir. Söylediklerimizin özü şudur ki zulüm bir şeyi yerli yerine koymamaktır. Burada dile getirdiğimiz bütün ihtimaller aynı neticeye ulaşır.
Yorumu Yorumla
-
Zallelna (ظللنا)
Z-l-l kökünden türeyen bu kelime hakkında İbn Fâris, kökün asıl anlamının bir şeyi örtmek, güneşin veya ışığın önünü keserek gölge ve serinlik oluşturmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zıl (gölge) kavramının güneşe karşı koruyucu bir örtü işlevi gördüğünü, ayetin bağlamında İsrailoğullarının Tih çölünde yakıcı güneşe karşı savunmasız kaldıkları bir anda ilahi bir lütufla ve olağanüstü bir müdahaleyle himaye edilmelerini ifade ettiğini aktarır.
El-Ğamâme (الغمام)
Ğ-m-m kökünden gelen bu kelimenin etimolojisi üzerine İbn Fâris, asıl anlamın bir şeyi örtmek, gizlemek ve kaplamak olduğunu, buluta da gökyüzünü ve güneşi örttüğü için bu ismin verildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin göğü kaplayan beyaz ve ince bulutları tanımladığını belirterek, bağlam içerisinde bu bulutların sadece meteorolojik bir doğa olayı değil, çölün acımasız şartlarında yönünü kaybeden bir topluluğa sağlanan fiziksel bir konfor ve doğrudan ilahi rahmetin somut bir tecellisi olarak zikredildiğini vurgular.
El-Menne (المن)
M-n-n kökünden türeyen kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, kökün temel anlamının birine bir nimeti başa kakmadan vermek, ihsanda bulunmak ve cömertçe lütfetmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, menn kavramını kişinin hiçbir çaba, emek veya yorgunluk göstermeden elde ettiği, doğrudan Allah'ın ikramı olan külfetsiz ve tatlı bir rızık (kudret helvası) olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökünden türetilmeye çalışılmasına rağmen, asıl dini ve tarihsel kullanımını Aramice veya Süryanicedeki "manna" lafzından aldığını, İbranice "man" kelimesiyle doğrudan akraba olarak Ehl-i Kitap geleneğinde çölde mucizevi bir şekilde beliren yiyeceğe işaret ettiğini ileri sürer. Celaleddin el-Suyuti, bu kelimenin Kur'an'daki yabancı kökenli (muarreb) lafızlardan olduğunu ve Arapçaya İbranice veya Süryanice gibi kadim Sami dillerinden geçerek İsrailoğullarının çöl hayatındaki ilahi beslenmelerini nitelediğini aktarır.
Es-Selvâ (السلوى)
S-l-v kökünden gelen bu kelimenin etimolojisi hakkında İbn Fâris, asıl anlamın insanı rahatlatan, kederi ve hüznü gideren, teselli veren şey olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sözlük anlamından hareketle, eti yenen ve çöldeki açlık kederini giderdiği için özel olarak bıldırcın kuşuna bu ismin verildiğini, bağlam içerisinde İsrailoğullarına sunulan zahmetsiz protein kaynağını anlattığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça s-l-v köküyle açıklanmasının zorlama bir etimolojik çaba olduğunu, lafzın aslında doğrudan doğruya Aramicedeki "selvay" (bıldırcın) kelimesinden Arapçaya kopyalanmış bir ödünçleme olduğunu detaylandırır. Celaleddin el-Suyuti de benzer bir yaklaşımla, kelimenin İbranice veya Süryanice kökenli muarreb bir isim olduğunu ve Kur'an'ın bu tarihi kıssayı aktarırken Ehl-i Kitap geleneğinin aşina olduğu terimleri kullandığını vurgular.
Tayyibâti (طيبات)
T-y-b kökünden türeyen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, kökün asıl anlamının temiz, hoş, saf, arınmış ve insan doğasına uygun olan şey olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tayyib kavramını hem duyulara hoş gelen, lezzetli ve bedene fayda sağlayan hem de aklen ve dini hükümler açısından helal ve temiz olan rızıklar şeklinde tanımlar; ayetin bağlamında ilahi iradenin sunduğu külfetsiz rızıkların (men ve selva) tertemiz doğasına dikkat çekildiğini ifade eder.
Zalemû / Yazlimûn (ظلموا / يظلمون)
Z-l-m kökünden gelen bu kelimeler hakkında İbn Fâris, kökün temel anlamının bir şeyi kendi yeri dışında bir yere koymak ve noksanlık veya karanlık meydana getirmek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, zulmü hakkı saptırmak olarak tanımlayarak, ayetteki bağlamın ilahi nimetlere nankörlük eden toplumun Allah'a hiçbir zarar veremeyeceklerini, bu nankörlüğün bedelini yalnızca kendi manevi düşüşleri ve çöldeki mahrumiyetleriyle ödediklerini anlattığını aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki sistematiğinde bu ayetteki zulüm eyleminin ontolojik bir nankörlük (küfran-ı nimet) hali olduğunu, kulun kendisine sunulan eşsiz lütufları takdir etmeyerek kendi varoluşsal fıtratına ihanet ettiğini ve ilahi ahdi zedeleyerek kendi nefsini karanlığa ve hüsrana mahkum etmesini simgelediğini derinlemesine tahlil eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla