وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى نَرَى اللّٰهَ جَهْرَةً فَاَخَذَتْكُمُ الصَّاعِقَةُ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 55. Ayet
Daralt
X
-
Yine siz hatırlamalısınız ki, 'Ey Musa! Biz Allah'ı açıkça görmedikçe sana inanmayacağız' demiştiniz de henüz bakınıp dururken yıldırım çarpmıştı sizi.
Yine siz hatırlamalısınız ki, "Ey Musa! Biz Allah'ı açıkça görmedikçe sana inanmayacağız". Bazıları şöyle demiştir: Musa'nın seçtiği yetmiş kişi şöyle demişti: Biz senin risaletini ve getirdiğin Tevrat'ı, Allah'ı apaçık görüp Tevrat'ı sana indirdiğini haber vermedikçe tasdik etmeyiz. Şu mana da ihtimal dahilindedir: Haber verdiğin varlığı çıplak gözle görmeden tanrılığına inanmaz ve kulluğunda bulunmayız.
Ahirette Allah'ın Görülmesi
Ahirette Allah'ın görüleceğini (rü'yetullah) kabul etmeyenlerin bir kısmı (Mu'tezile) bu ayetle istidlalde bulunmuştur. Şöyle ki Musa'nın ümmetine Allah'ı görmeyi (rü'yet) istemeleri sebebiyle yıldırım çarpmıştı. Bu görüşü benimseyenler şöyle demektedir: Şayet Allah'ın görülmesi mümkün olsaydı kendilerine yıldırım çarpmaz ve bu yüzden azaba müstahak olmazlardı.
Bize göre sözü edilen ayette rü'yetullahın nefyedilmesine (olumsuzlamaya) değil, isbatına dair delil vardır. Çünkü Musa aleyhisselam rü'yet talebi karşısında onları azarlamamış ve "Bunu istemeyin!" dememiştir. Bunun yanında o, Rabb'inden kendisini göstermesini istemiş, Cenab-ı Hak bu isteği yasaklamayarak, "Dağ yerinde durursa beni görürsün" demiştir. Bu, bir vaad üslubudur, şayet istenen şey ihtimal dahilinde bulunmasaydı bu üslubun kullanılması mümkün olmazdı, çünkü küfür konumunda bulunan böyle bir şeyin yasaklanmaması düşünülemez. Ayrıca Resulullah'a (s.a.) yönelik olarak rivayet edilen rü'yet sorusu da görüşümüzü desteklemektedir, zira ashap, "Rabb'imizi görecek miyiz?" diye sormuş, fakat böyle bir sorunun yöneltilmesini yasaklamaya veya yadırgamaya dair bir rivayet Resulullah'tan intikal etmemiştir. Şayet rü'yet mümkün olmasaydı bu davranışları yasaklanırdı.
Allah'ı görmelerini istemeleri üzerine İsrailoğulları'na yıldırım çarpmasının sebebi gerçeği öğrenmek değil, güçlük çıkarmak için soru yöneltmiş olmalarıdır. Onların güçlük çıkarma niyeti taşıdığının delili, mutedil davranan kimsenin yeterli bulacağı kadar mucizelerin gelmiş olmasıdır, bu yüzdendir ki kendilerini yıldırım çarpmıştır. Şöyle de demek mümkündür: İsrailoğulları'nı yıldırım çarpmasının sebebi "Allah'ı çıplak gözle görmedikçe" ifadesi değil, sana inanmayacağız şeklindeki sözleridir. Bu meseleyi Allah'ın izniyle yerinde detaylı bir şekilde anlatacağız.
Yıldırım çarpmıştı sizi. Denildi ki bu ilahi beyanda yer alan "saika" kelimesi mahvolmayı içeren her türlü azaptır. Ancak mahvoluş (helak) iki çeşittir: Bedenlerin helaki, aklın ve zihnin helaki; "Musa baygın düştü" beyanında olduğu gibi; bu ayette yer alan "saikan" kelimesi baygın diye tefsir edilmiştir, baygınlıkta ise zihnin ve aklın dumura uğraması bahis konusudur. "Sura üflenmiş, göklerde ve yerde olan herkes baygın düşmüştür" mealindeki ayet-i kerimede geçen benzer kelime de aynı manaya gelir. "Sa'ka" kelimesinin şiddetli ses anlamına geldiği de söylenmiştir.
Henüz bakınıp dururken. İki şekilde yorumlanmıştır. Birincisi dile getirdikleri yakışıksız söz sebebiyle yıldırımın çarpıp kendilerini mahvettiğini bilmektesiniz, binaen aleyh böyle bir söz sarfetmekten sakınmalısınız. İkincisi henüz bakınıp dururken, buradaki hitap yıldırımın çarptığı kimselere yöneliktir, yani sizi çarptığı zaman yıldırıma bakıp duruyordunuz, daha doğrusu yıldırım ansızın değil, göz önünde ve açık bir şekilde çarpmıştır. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
Kultum (قلتم)
K-v-l kökünden türeyen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, asıl anlamın bir şeyi hafifletmek veya bir sözü dile getirmek olduğunu, dilin hareket etmesiyle ortaya çıkan her türlü sese ve ifadeye işaret ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin genel olarak konuşmayı ifade etmekle birlikte bazen inanç veya görüş belirtmek anlamında da kullanıldığını, bu ayetin bağlamında ise İsrailoğullarının Musa'ya yönelik küstahça bir itirazı ve inatçı bir dayatmayı sözlü olarak deklare etmelerini anlattığını aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki eylemin sıradan bir iletişim yahut hitap değil, ilahi otoriteye ve elçilik kurumuna karşı geliştirilen nobran bir isyanın, şımarıkça bir şart koşmanın dışavurumu olduğunu tahlil eder.
Mûsâ (موسى)
Kelimenin etimolojisi üzerine Arthur Jeffery, lafzın Arapça kökenli olmadığını, İbranicedeki Moşeh isminden türediğini ve nihai olarak Eski Mısırcada çocuk anlamına gelen "mesu" kelimesine dayandığını aktarır. El-Cevâlîkî, bu ismin İbranice veya Süryanice gibi yabancı bir dilden Arapçaya geçmiş muarreb bir kelime olduğunu belirtir. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin Kur'an'daki yabancı kökenli kelimelerden olduğunu, Kıptice veya İbranice "su" ve "ağaç" (mu ve şa) kelimelerinin birleşiminden oluştuğunu; bağlam içerisinde ise İsrailoğullarının kaba itirazlarına ve hadsiz taleplerine muhatap olan, sabrı sınanan elçiyi ifade ettiğini vurgular.
Nu'mine (نؤمن)
E-m-n kökünden gelen bu kelime hakkında İbn Fâris, kökün temel anlamının güven içinde olmak, emniyet hissetmek ve korkunun zıddı olarak bir şeyi tasdik etmek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, imanı kalbin bir şeyi tasdik edip ona tam bir güven duyması olarak tanımlar; ayetteki bağlamında İsrailoğullarının Musa'nın peygamberliğine ve Allah'ın mesajına koşulsuz güven duymayı reddederek, inanmayı kaba bir görsel kanıta bağlama kibirlerini yansıttığını belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında iman kavramının salt bilişsel bir inanıştan ziyade, varoluşsal bir güven ve ahde sadakat eylemi olduğunu; ayetteki "asla iman etmeyeceğiz" çıkışının bir bilgi eksikliğinden değil, otoriteyi reddedişten ve ontolojik bir küstahlıktan (küfürden) beslendiğini derinlemesine tahlil eder.
Nerâ (نرى)
R-e-y kökünden türeyen kelimenin etimolojisiyle ilgili olarak İbn Fâris, asıl anlamın gözle algılamak, idrak etmek ve bakmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rü'yetin hem baş gözüyle fiziksel olarak görmek hem de kalp/akıl ile idrak etmek manalarına geldiğini ifade ederek; İsrailoğullarının burada tam anlamıyla fiziksel ve optik bir vizyon (baş gözüyle görme) talep ettiklerini, bunun da aşkın (müteal) olan yaratıcının ihata edilemeyeceği gerçeğine aykırı sığ bir yaklaşım olduğunu aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, antropomorfik (insan biçimci) bir tanrı tasavvurunun eseri olan bu görme dayatmasının, İsrailoğullarının pagan Mısır kültüründeki putperest, gözle görülebilen ve dokunulabilen materyal tanrı alışkanlıklarından zihnen tam anlamıyla kurtulamadıklarının psikolojik ve teolojik bir göstergesi olduğunu tahlil eder.
Cehreten (جهرة)
C-h-r kökünden gelen bu kelime hakkında İbn Fâris, kökün temel anlamının bir şeyin açığa çıkması, gizliliğin ve örtünün kalkması, yüksek sesle belirmesi veya apaçık görünmesi olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, cehr kavramını bir şeyin hem gözle hem de kulakla aşırı derecede belirgin olması, perdesiz ve engelsiz algılanması olarak tanımlar; İsrailoğullarının Allah'ı "cehreten" görmek istemelerinin, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde, sıradan bir maddi nesneyi seyreder gibi fiziksel ve dolaysız bir müşahede talebini yansıttığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu kelime seçiminin, metafizik ve gayb alanına ait olan mutlak ilahi zatı, fiziksel dünyanın ve duyuların kaba gerçekliğine indirgeme çabasını, dolayısıyla insanın ontolojik sınırlarını aşma cüretini dramatik bir biçimde ifade ettiğini vurgular.
E-hazet-kum (أخذتكم)
E-h-z kökünden türeyen fiil ile ilgili olarak İbn Fâris, kökün temel anlamının bir şeyi elde etmek, içermek ve kahredici, karşı konulmaz bir güçle yakalamak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ahz eyleminin bağlam içerisinde, şımarıkça taleplerde bulunan topluma ilahi azabın ansızın inmesi, onları şiddetli bir şekilde ve kaçıp kurtulmalarına hiçbir imkan vermeyecek bir kesinlikle kıskıvrak yakalaması manasına geldiğini aktarır.
Es-Sâ'ikatu (الصاعقة)
S-a-k kökünden gelen bu kelimenin etimolojisi hakkında İbn Fâris, asıl anlamın şiddetli ve helak edici bir ses, gökten inen ateş (yıldırım) ve insanın aklını başından alıp onu cansız yere seren sarsıcı darbe olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, sa'ika kelimesini şiddetli gürültü, yıldırım veya ani ölüm olarak tanımlayarak; ilahi otoriteye saygısızlık eden toplumun üzerine çöken ve onları dehşetle cansız bırakan ilahi gazabın maddi tezahürü olduğunu belirtir. Gabriel Said Reynolds, kelimenin teolojik arka planını incelerken, Ehl-i Kitap geleneğinde Sina Dağı'ndaki teofani (Tanrı'nın tecellisi) esnasında yaşanan dehşet verici doğa olaylarına atıf bulunduğunu, ancak Kur'an'ın bu unsuru salt bir doğa olayı değil, haddi aşanlara yönelik ani bir cezalandırma aracı (sa'ika) olarak yeniden kurguladığını ifade eder.
Tenzurûn (تنظرون)
N-z-r kökünden türeyen bu kelime ile ilgili olarak İbn Fâris, kökün asıl anlamının gözü bir nesneye yöneltmek, gözlemlemek veya bir şeyi beklemek/gözlemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nazarın gözün bir şeye yönelmesi olduğu gibi, aynı zamanda aklın bir konuyu düşünmesi manasına da geldiğini; ayetteki "siz bakıp dururken" şeklindeki kullanımın, helakin aniden gelişini ve onların bu felaketi çaresizce, dehşete düşmüş gözlerle izlemelerini vurguladığını aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonundaki bu ifadenin, hadsizce "Allah'ı açıkça görmek" isteyenlerin vizyon taleplerine verilmiş ironik ve sarsıcı bir ilahi cevap olduğunu tahlil eder; zira onlar Allah'ı görmeyi beklerken, ilahi kudretin dehşet verici azabını (sa'ikayı) donakalmış gözlerle seyretmek zorunda bırakılmışlardır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla