Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 50. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 50. Ayet

    وَاِذْ فَرَقْنَا بِكُمُ الْبَحْرَ فَاَنْجَيْنَاكُمْ وَاَغْرَقْـنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iż feraknâ bikumu-lbahra feenceynâkum veaġraknâ âle fir’avne veentum tenzurûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Bir de sizin için denizi yarıp hepinizi kurtarmış, Firavun'un taraftarlarını ise gözünüzün önünde suda boğmuştuk.

      Bir de sizin için denizi yarmıştık. Denildi ki ferakna, yani denizi sizin için yarıklar haline getirdik, içinde yürüyeceğiniz yollar haline. Bir de şöyle denildi: Ferakna, sizi denizden karşıya geçirdik.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Feraknâ (فَرَقْنَا)

        İbn Fâris, f-r-k kökünün asıl anlamının iki şeyi birbirinden ayırmak, aralarında bir boşluk oluşturmak ve bölmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fark" eyleminin nesneleri veya kavramları birbirinden fiziksel veya zihinsel olarak ayırt etmek manasına geldiğini; ayette denizin sularının fiziksel olarak yarılıp ikiye bölünmesini ifade ettiğini aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu yarma/ayırma fiilinin, İsrailoğulları için denizde açılan mucizevi koridoru anlattığını; eylemin "biküm" (sizinle/sizin sebebinizle) edatıyla kullanılmasının, denizin yarılmasının tesadüfi bir doğa olayı değil, doğrudan doğruya İsrailoğullarının kurtuluşunu hedefleyen şahsî ve mutlak bir ilahi müdahale olduğunu vurguladığını detaylandırır.

        Bahr (الْبَحْرَ)

        İbn Fâris, b-h-r kökünün asıl anlamının genişlik, enginlik ve yayılmışlık olduğunu; denizin de muazzam genişliği, derinliği ve sularının bolluğu sebebiyle bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tatlı veya tuzlu olsun, çok büyük ve geniş su kütlelerine bahr denildiğini aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki ortak kullanımında (İbranice ve Ugaritçe'de Yam/Bahr) deniz kavramının mitolojik veya ilahi bir mücadele alanını temsil ettiğini, suların yarılması motifinin Ortadoğu'nun köklü monoteist anlatılarında Tanrı'nın kaotik güçler üzerindeki mutlak zaferini simgelediğini ifade eder. Gabriel Said Reynolds, denizin yarılması mucizesinin Geç Antik Çağ edebiyatında (Çıkış/Exodus anlatılarında) zalim bir tiranın çöküşünü ve ilahi kurtuluşu belgeleyen en temel teolojik arketip olduğunu, Kur'an'ın bu mefhumu İsrailoğullarına yönelik ahlaki bir ikaz olarak yeniden kurguladığını belirtir.

        Enceynâküm (فَأَنجَيْنَاكُمْ)

        İbn Fâris, n-c-v kökünün asıl anlamının etrafından kopuk, yüksek, selin ve tehlikenin ulaşamayacağı güvenli bir tepe (necv) olduğunu; "incâ" eyleminin de insanı bulunduğu felaket çukurundan çıkarıp o yüksek ve mutlak güvenli alana yerleştirmek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kişinin helak olmaktan, şiddetli bir tehlikeden veya ölümden kurtarılması eylemi olduğunu aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an teolojisinde necat (kurtuluş) kavramının sadece ahirete (eskatolojiye) ait ruhsal bir mefhum olmadığını; bu ayette olduğu gibi, tarihi ve sosyolojik planda ezilen, köleleştirilen bir topluluğun ilahi inayetle zalimin elinden fiziken sökülüp alınmasını simgeleyen çok güçlü bir dünya içi (tarihsel) merhamet tezahürü olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin hemen denizin yarılması eyleminin ardından (fe bağlacıyla) gelmesinin, ilahi kurtuluş planının hiçbir kesintiye, gecikmeye veya kusura uğramadan anında ve mutlak bir başarıyla gerçekleştiğini deşifre ettiğini vurgular.

        Ağraknâ (وَأَغْرَقْنَا)

        İbn Fâris, ğ-r-k kökünün asıl anlamının suyun içine batmak, tamamen sular altında kalmak, boğulmak ve bir işte haddi aşmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iğrak" eyleminin birini kasten suyun içine çekip boğmak veya suların onu yutmasını sağlamak manasına geldiğini aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu boğma eyleminin sıradan bir ölüm şekli olmadığını; gücünü Nil nehrinden (sulardan) alan, "bu nehirler benim altımdan akmıyor mu" diyerek kibre kapılan Firavun ve ordusunun, kendi tahakküm araçları olan o sular tarafından yutulmasının muazzam bir ilahi ironi, kusursuz bir ontolojik adalet (kısas) olduğunu detaylandırır.

        Tenzurûn (تَنظُرُونَ)

        İbn Fâris, n-z-r kökünün asıl anlamının gözle bakmak, görmek, müşahede etmek ve bir şeyi beklemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bakışları ve idraki bir şeye yönelterek onun mahiyetini açıkça kavramak, kendi gözleriyle şahit olmak manasına geldiğini aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "siz bakıp dururken" (ve entüm tenzurûn) şeklindeki bu kapanışın sarsıcı edebi ve psikolojik derinliğine dikkat çekerek; İsrailoğullarının kendi imkansız kurtuluşlarına ve zalimlerin korkunç helakına bizzat "gözlemci" (şahit) yapılmalarının, onlara yüklenen o devasa ahlaki sorumluluğu ve şükür borcunu anlattığını, bu görkemli mucizeye gözleriyle şahit olmalarına rağmen sonradan buzağıya tapmalarının trajedisini keskinleştirdiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin retorik (belagat) açısından ehl-i kitabın her türlü inkar ve bahane kapısını kapattığını; yaşanılan olayın bir rüya, efsane veya illüzyon olmadığını, en ağır tarihi gerçeklik olarak bizzat kendi atalarının gözleri önünde cereyan ettiğini hatırlatan, nankörlüğü reddeden çok güçlü bir "epistemolojik şahitlik" inşası olduğunu ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X