Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 49. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 49. Ayet

    وَاِذْ نَجَّيْنَاكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ يُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ وَف۪ي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظ۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iż necceynâkum min âli fir’avne yesûmûnekum sû-e-l’ażâbi yużebbihûne ebnâekum veyestehyûne nisâekum(c) vefî żâlikum belâun min rabbikum ‘azîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Sizi (yeni doğan) erkek çocuklarınızı öldürmek, kızlarınızı ise hayatta bırakmak suretiyle en kötü azaba maruz bırakan Firavun hanedanından kurtardığımızı hatırlayın. İşte bunda Rabb'inizden gelen büyük bir imtihan vardı!

      Sizi Firavun hanedanından kurtardık. Denildi ki bir adamın "al"i, taraftarı demektir; bu manadan hareketle Resulullah'ın ali yakınları demektir. Her mümin onun alindendir de denilmiştir. Hz. Peygamber'e ve ona iman eden herkese salat ve selam okumanın emredilmesi de bu anlayışa bağlıdır.

      Sizi en kötü azaba maruz bırakan. Bu ilahi beyan için iki yorum yapılmıştır: En şiddetli azabı size uygulayanlar, bu da sizi köle edinip çalıştırmalarıyla gerçekleşir. Bir de şöyle denilmiştir: Yesûmûneküm, size en şiddetli azabı tattırırlar, bu da erkek çocuklarını kesmek suretiyle kendilerine yaptıkları işkenceye yönelir, ayet-i kerimede erkek çocuklarınızın boğazlarını keserler, yani onları öldürürler, şeklinde ifade edildiği gibi.

      Kızlarınızı ise hayatta bırakırlar. İki manaya yorumlanır: Yestahyîne kelimesi hayadan alınmış olabilir. Buna göre kadınları öldürmekten haya edip çekinmişlerdir, demektir, çünkü onlar kadınlardan korkmuyordu. İkincisi yestahyîne ihyadan alınmış olur, buna göre kadınları hayatta bırakmış, onları öldürmeyip köle statüsüne getirmişlerdir, manası ortaya çıkar.

      İşte bunda Rabb'inizden gelen büyük bir imtihan vardı. Denildi ki sonu uzatılarak okunan bela nimet demektir. Bu durumda mana şöyle olur: Sizi Firavun ve hanedanından kurtarmamızda büyük bir nimet vardır. Bir de şöyle denildi: Uzatılmadan okunduğunda bela imtihan manasına gelir. Bu durumda ise mana şöyle olur: Firavun'un sizi köle edinip çalıştırmasında büyük bir imtihan vardı.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Necceynâ (نَجَّيْنَا)

        İbn Fâris, n-c-v kökünün asıl anlamının etrafından kopuk, bağımsız ve her şeyin üstünde duran yüksek bir yer (necv) olduğunu; birinin tehlikeden kurtulup güvenli bir yüksekliğe çıkması sebebiyle bu kökün "kurtuluş" manasını kazandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tenciye" eyleminin insanı helak olmaktan, büyük bir felaketten çekip alarak mutlak emniyet alanına ulaştırmak olduğunu aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu fiilin, İsrailoğullarının tarihsel yok oluştan ve Firavun'un soykırım makinesinden kendi askeri veya siyasi başarılarıyla değil, doğrudan doğruya ilahi inayet elinin mutlak bir müdahalesiyle çekip çıkarıldığını vurguladığını ifade eder.

        Âl (آلِ)

        İbn Fâris, e-v-l kökünün dönmek, geri gelmek manasına geldiğini; bir liderin veya şahsın kendisine dönen, ona sığınan ve onun etrafında toplanan asıl adamlarına (takipçilerine) bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "âl" kelimesinin sıradan bir aile fertlerinden ziyade; bir lidere fikren, inanç olarak ve siyaseten sıkı sıkıya bağlı olan, onun gücünü paylaşan o özel ve seçkin elit zümreyi (hanedanı/kadroyu) ifade ettiğini aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayette sadece "Firavun" denilmeyip "Firavun'un âli" vurgusunun yapılmasının çok kritik olduğunu; İsrailoğullarına zulmeden gücün tek bir despot şahıs değil, onun etrafında kenetlenmiş tüm o bürokratik, askeri ve ideolojik devlet mekanizması (şer aygıtı) olduğunu detaylandırır.

        Fir'avn (فِرْعَوْنَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin Arapça kökenli olmadığını, yabancı ve Mısır krallarına verilen genel bir unvan olduğunu belirtir. El-Cevâlîkî, kelimenin Arapçalaştırılmış (muarreb) isimlerden olduğunu, kibrin ve haddi aşmanın sembolü olarak dile yerleştiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Eski Mısır dilinde "Büyük Ev / Yüce Saray" anlamına gelen "Pr-Aa" kelimesinden türediğini, İbranice (Par'oh) ve Süryanice üzerinden Arapçaya evrensel bir tarihi unvan olarak geçtiğini belirtir. Gabriel Said Reynolds, "Firavun" isminin Geç Antik Çağ dini anlatılarındaki "zalim tiran" ve "Tanrı'ya başkaldıran yeryüzü ilahı" arketipinin en karakteristik figürü olduğunu, Kur'an'ın bu unvanı mutlak küfrün ve devlet terörünün sembolü olarak merkeze aldığını ifade eder.

        Yesûmûne (يَسُومُونَ)

        İbn Fâris, s-v-m kökünün asıl anlamının bir şeyi birine dayatmak, ısrarla istemek, mecbur bırakmak ve zorlamak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin kötülüğü, acıyı ve meşakkati muhataba zorla, aralıksız ve kasıtlı bir şekilde yüklemek, tattırmak manasına geldiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin köleleştirilmiş bir topluluğa uygulanan "sistematik ve kurumsal işkenceyi" nitelediğini; eylemin muzari (geniş/şimdiki zaman) kipiyle gelmesinin, zulmün anlık bir öfke patlaması değil, yıllarca süren kesintisiz, rutin ve dondurucu bir devlet politikası olduğunu derinlemesine analiz eder.

        Sû' (سُوءَ)

        İbn Fâris, s-v-e kökünün asıl anlamının çirkinlik, kötülük ve insanı fiziken veya ruhen şiddetle rahatsız eden her türlü olumsuz durum olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın nefsine, bedenine veya malına zarar veren, eziyet ve elem kaynağı olan "en şiddetli kötülük" manasına geldiğini aktarır.

        Azâb (الْعَذَابِ)

        İbn Fâris, a-z-b kökünün birini yemesinden içmesinden alıkoymak, engellemek, uykusunu kaçırmak ve ona acı vermek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insana süreklilik arz eden ağır acı ve ceza olduğunu aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice'deki ceza ve azap bildiren dini terminolojiyle tarihi bir ortaklığı olabileceğine işaret eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "sû'el-azâb" (azabın en kötüsü) tamlamasının, fiziksel işkencenin ötesinde, özgürlüğü elinden alınmış ve nesli kurutulmaya çalışılan bir halkın yaşadığı o tarifsiz psikolojik yıkımı ve varoluşsal çaresizliği tasvir eden korkunç bir edebi ibare olduğunu vurgular.

        Yüzebbihûne (يُذَبِّحُونَ)

        İbn Fâris, z-b-h kökünün asıl anlamının yarmak, boynu kesmek ve boğazlamak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, canlının kanını akıtarak boğazlamak olduğunu; fiilin tef'il babında şeddeli (yüzebbihûne) kullanılmasının, eylemin çokluğunu, vahşetini, acımasızlığını ve dehşet verici bir tekrarla yapıldığını gösterdiğini aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu şeddeli fiilin, yeni doğan erkek bebeklerin boğazlanmasının sıradan bir cinayet değil; Firavun rejiminin ontolojik korkularını (İsrailoğullarının çoğalmasını engelleme) bastırmak için uyguladığı kan dondurucu bir demografik mühendislik ve "devlet destekli soykırım" (jenosid) pratiği olduğunu detaylandırır.

        Ebnâ'eküm (أَبْنَاءَكُمْ)

        İbn Fâris, b-n-y kökünün bina etmek, yapı kurmak manasına geldiğini; "ibn" (oğul) kelimesinin de babanın varlığının üzerine bina edildiği, soyun direği olduğu için bu kökten türediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, erkek evlatları ifade ettiğini aktarır.

        Yestahyûne (وَيَسْتَحْيُونَ)

        İbn Fâris, h-y-y kökünün can, dirilik ve yaşama manasına geldiğini; bu fiilin "hayatta bırakmak" (istihyâ) manasını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki fiilin kökenindeki hayâ/utanma anlamıyla ilgili olmadığını, doğrudan "canını bağışlamak, sağ bırakıp hayatta tutmak" manasına geldiğini aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kadınların diri bırakılmasının Firavun rejiminin bir "merhameti" olmadığını; aksine erkekleri yok ederek savunmasız bırakılan kadınları köleleştirmek, hizmetçi olarak kullanmak ve onları kendi potasında eriterek nesli asimile etmek gibi son derece aşağılayıcı ve zalimane bir sömürü stratejisi olduğunu vurgular.

        Nisâ'eküm (نِسَاءَكُمْ)

        İbn Fâris, n-s-y veya n-s-v kökünden gelen bu kelimenin kadınlar manasını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kadınlar ve yetişkinliğe erişecek olan kız çocuklarını kapsadığını aktarır.

        Belâ' (بَلَاءٌ)

        İbn Fâris, b-l-y kökünün asıl anlamının denemek, sınamak ve bir şeyin zamanla veya kullanımla eskiyip yıpranması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imtihan kelimesinin eş anlamlısı olduğunu; insanın sabrını, manevi direncini veya şükrünü ölçmek için verilen zorluk, musibet veya bazen de lütuf (nimet) ile sınanma durumu olduğunu aktarır. Toshihiko Izutsu, "belâ" kavramının Kur'an teolojisinde sadece katlanılması gereken pasif bir acı çekme durumu olmadığını; insanın varoluşsal kalitesini, Allah ile olan dikey ontolojik bağının ne kadar sağlam olduğunu test eden, ruhu kibirden arındıran veya gerçek nifakı ifşa eden çok boyutlu ve sarsıcı bir ahlaki laboratuvar olduğunu derinlemesine analiz eder.

        Azîm (عَظِيمٌ)

        İbn Fâris, a-z-m kökünün kemik, sağlamlık, sertlik ve büyüklük manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hacim, şiddet, önem veya etki bakımından sıradan idrakin ve tahammülün ötesindeki mutlak büyüklük olduğunu aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "büyük bir imtihan/bela" tamlamasındaki bu sıfatın çift yönlü devasa bir teolojik vurgu taşıdığını; bunun hem onlara uygulanan soykırımın (azabın) korkunç çapını hem de onların o imha sürecinden ilahi inayetle çıkarılmalarının (mucizevi kurtuluşun) haşmetini aynı anda niteleyebileceğini, her iki durumda da İsrailoğullarının tarihlerindeki en büyük varoluşsal kırılmayı temsil ettiğini detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X