وَاتَّقُوا يَوْماً لَا تَجْز۪ي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـٔاً وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا شَفَاعَةٌ وَلَا يُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 48. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kıyamet, fidye, bakara suresi, hesap günü, şefaat, bakara 48, bakara suresi 48. ayet, bireysel sorumluluk, gün, takva, adalet
-
Öyle bir günden korkun ki kimse başkasının yerine bir ödeme yapamaz, kimseden şefaat kabul edilmez, fidye de alınmaz; o gün inkârcılara herhangi bir yardımda da bulunulmaz.
Öyle bir günden korkun ki kimse başkasının yerine bir ödeme yapamaz. İsrailoğulları'yla ilgili olarak sevkedilen bu ayet -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- muhteva açısından daha sonra yer alıyor gibi düşünülmelidir. Çünkü Allah önceki ayette, "Sizi diğer kavimlere göre daha üstün bir konuma getirdiğimi..." demiş, sonra lütfettiği nimetleri beyan etme çerçevesinde şöyle buyurmuştur: "Sizi Firavun hanedanından kurtardık", "Sizin için denizi yarıp hepinizi kurtarmış, Firavun'un taraftarlarını ise gözünüzün önünde suda boğmuştuk". Görüldüğü üzere bu ayetlerde aziz ve celil olan Allah İsrailoğulları'na olan lütuf ve ihsanlarının büyüklüğünü hatırlatmakta, onlardan kendisine şükretmelerini ve bu hususların ilahi lütuf ve nimet eseri olduğunu bilmelerini istemektedir. Allah Teala bundan sonra şöyle buyurmaktadır: Öyle bir günden korkun ki kimse başkasının yerine bir ödeme yapamaz, bu ilahi beyanın amacı İsrailoğulları'nın dikkatli davranmaları ve dolayısıyla geçmiş ümmetlerde olduğu gibi güven ve refahtan sonra yok olup çeşitli felaketlere maruz kalmaktan kendilerini emin görmemeleridir. Nitekim ayetlerdeki ilahi beyan bu çizgi üzerine seyretmektedir: "Keşke onlara dünyevi azabımız geldiği zaman boyun eğselerdi! Fakat kalpleri iyice katılaştı, şeytan da onların yaptıklarını kendilerine cazip gösterdi. Nihayet yapılan uyarıları hiç önemsemez hale geldiklerinde refah ve zenginliğin bütün kapılarını açtık. Kavuşturuldukları imkanlar karşısında şımarmaya başladıkları zaman onları ansızın yakaladık; artık onlara bütün ümitlerini kaybetmişlerdi."
Tefsirini yapmakta olduğumuz ayet-i kerimede Ebu Hanife ve taraftarları'nın, "Çocuk anne-babasına yönelik sövgü sebebiyle kendisi de sövgüye maruz kalmış sayılır" şeklindeki kanaatine dair delil vardır. Şöyle ki aziz ve celil olan Allah İsrailoğulları'nı atalarının işlediği günah dolayısıyla ayıplamış ve "Siz ise onun ardından haddi aşarak buzağıyı tanrı edindiniz" buyurmuştur. Aslında Asr-ı saadet'teki İsrailoğulları buzağıyı tanrı edinmemiş, bu fiili eski ataları işlemiştir. Bunun gibi Allah boğulmaktan kurtarmak, düşmanın elinden uzaklaştırmak, denizi yarıp düşmanlarını mahvetmek türünden olmak üzere İsrailoğulları'na lütfettiği nimetleri zikretmiştir. Halbuki bütün bunlar kendilerine değil atalarına yönelikti. Cenab-ı Hakk'ın atalarına olan büyük lütuflarını zikretmesinin sebebi sonraki İsrailoğulları'nın bunun için Allaha şükretmeleridir. Benzer şekilde atalarının buzağıyı tanrı edinmeleri ve haksızlıkta bulunmaları ile sonrakileri ayıplamasının sebebi de bu tür davranışlardan sakınma bilincini taşımalarına yöneliktir.
"Ey İsrailoğulları! Size lütfettiğim nimetleri hatırlayın." Yani benim kendilerine vaki olan peygamberleri Musa aleyhisselama uyum sağlayıp itaatte bulunmaları biçimindeki lütufkarlığımı; şu halde siz de elçi olarak görevlendirdiğim Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme uyum sağlayıp itaatte bulunun ve onun izini bırakmayın.
Öyle bir günden korkun ki kimse başkasının yerine bir ödeme yapamaz. Şöyle denildi: Hiçbir kimse başkası adına bir bedel ödeyemez; "Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından kaçtığı gün..." beyanında olduğu gibi.
Kimseden şefaat kabul edilmez. İki şekilde yorumlanmıştır. Denildi ki onların kendilerine aracılık edecek şefaatçileri olmayacaktır, "Şimdi artık şefaatçilerimiz yoktur", "Sizin O'ndan başka ne bir dostunuz ne de bir şefaatçiniz vardır." Şöyle de denilmiştir: Şefaatçileri olsa onların aracılığı kabul edilmez, "Şefaat edenlerin aracılığı onlara hiçbir fayda sağlamaz", yani kendilerine şefaat edilmesine izin verilmez, "Allah'ın razı olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler."
Kimseden fidye alınmaz, o gün inkârcılara herhangi bir yardımda da bulunulmaz. Ayetteki "adl" fidye manasına gelir, fidye maldan olabileceği gibi candan da olur. Bu ilahi beyan iki yoruma açıktır. Birincisi biraz önce şefaatçi hususunda söylediğimiz üzere kimseye şefaat edilememesi demektir. Bir de şefaat talebinde bulunulsa bile kabul edilmemesidir; nitekim ayet-i kerime buna temas etmektedir: "Şüphe yok ki küfür ve inkar yolunu tutanlar, yeryüzündeki her şeyi hatta misliyle birlikte fidye verseler asla kabul edilmez."
Dünya hayatında insanın başına bir musibet geldiğinde onu üç şey kurtarabilir: Mal veya can ile fidye verilmesi, şefaatçilerin aracı olması yahut da bazı yardımcıların kendisine destek vermesi; sonuç olarak kişi bunlardan biri vasıtasıyla musibetten kurtulabilir. Aziz ve celil olan Allah ahiret hayatı planında insanların bu tür kurtuluş ümitlerinin önünü kesmiştir. Tefsirini yapmakta olduğumuz ayet-i kerime -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- yahudi ve hıristiyanlar hakkında nazil olmuştur. Onlar şu ilahi beyanlarda görüldüğü üzere öldükten sonra dirilmeye, (ba's) cennet ve cehenneme inanıyorlardı: "Onlar, 'Yahudi ve hıristiyanlardan başkası cennete giremeyecektir' dediler.", "[Yahudiler] 'ateş bize sayılı birkaç gün dokunacaktır' [dediler]." Bu anlayış sebebiyledir ki ayette fidye, şefaatçi ve benzeri şeylerden söz edilmiştir. Ahirete inanmayana ise bu hususların hatırlatılmasında bir fayda yoktur.
Yorumu Yorumla
-
Vettekû (وَاتَّقُوا)
İbn Fâris, v-k-y kökünün asıl anlamının bir şeyi korumak, sakınmak, insana zarar verecek şeylerle kendi arasına bir kalkan (vikaye) koymak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, takvanın, nefsi korkulan şeyden korumak ve ilahi azabı gerektirecek eylemlerden kaçınarak manevi bir zırh kuşanmak manasına geldiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, takva kavramının Kur'an'ın ahlaki sistemindeki en merkezi mefhum olduğunu; sıradan bir korkudan ziyade, eskatolojik bağlamda (ahiret gününün dehşetine karşı) ahlaki bir uyanıklık, derin bir sorumluluk bilinci ve mutlak ilahi adalet karşısında duyulan ontolojik bir "haşyet" (saygı dolu korku) durumu olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu takva emrinin, İsrailoğullarının kurtuluş için güvendikleri "seçilmiş soy" ve "peygamber çocukları olma" ayrıcalıklarını yıkarak, onları ebedi kurtuluşun ancak bireysel ahlaki çabayla (takva ile) mümkün olabileceği gerçeğiyle yüzleştiren sert bir teolojik uyarı olduğunu vurgular.
Yevmen (يَوْمًا)
İbn Fâris, y-v-m kökünün gündüz vakti veya belirli bir zaman dilimi manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, güneşin doğuşundan batışına kadar olan süreyi ifade ettiği gibi, mutlak anlamda herhangi bir zamanı veya çağı (burada kıyamet gününü) da ifade ettiğini aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayette nekre (belirsiz) formda "yevmen" (öyle bir gün ki) şeklinde gelmesinin çok güçlü bir edebi korkutma (tehvil) sanatı olduğunu; o günün dehşetini, büyüklüğünü ve dünyevi algıların ötesindeki o tasavvur edilemez ağırlığını vurguladığını detaylandırır.
Teczî (تَجْزِي)
İbn Fâris, c-z-y kökünün asıl anlamının bir şeyin tam karşılığını vermek, bedelini ödemek, yetmek ve bir şeyin yerine geçmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yapılan bir eylemin (iyilik veya kötülüğün) mukabilini eksiksiz olarak sunmak olduğunu; ayette "kimsenin kimse adına bir bedel ödeyememesi, onun yerini tutamaması ve ona yetememesi" manasında kullanıldığını aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu fiilin (ve olumsuz formunun), dünyadaki bedel ödeme, vekalet veya kefalet sisteminin ahirette tamamen çöktüğünü, ilahi adalet karşısında mutlak bir bireyselliğin (ferdiyyetin) geçerli olduğunu ilan ettiğini belirtir.
Nefsün (نَفْسٌ)
İbn Fâris, n-f-s kökünün can, kan, ruh, soluk ve bir şeyin bizzat kendisi (zatı) anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın varoluşsal özünü, kimliğini ifade ettiğini aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetteki "hiçbir nefsin başka bir nefis adına" (nefsün an nefsin) formülünün, Yahudi teolojisindeki o çok köklü "ataların liyakati/kredisi" (Zechut Avot) inancını temelden yıkan muazzam bir Kur'ani devrim olduğunu; rütbesi, soyu veya peygamberliği ne olursa olsun ahirette insanın mutlak bir yalnızlıkla ve sadece kendi amelleriyle baş başa kalacağını inşa eden evrensel bir ilke olduğunu derinlemesine analiz eder.
Şey'en (شَيْئًا)
İbn Fâris, ş-y-e kökünün irade edilen, kastedilen ve var olan herhangi bir nesne veya durum manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, mevcudata verilen en genel isim olduğunu aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, olumsuz bir cümlede nekre (belirsiz) olarak kullanılmasının "hiçbir şekilde, zerre kadar bile, en ufak bir fayda" anlamı katarak ahiretteki o mutlak çaresizliği pekiştirdiğini vurgular.
Yukbelü (يُقْبَلُ)
İbn Fâris, k-b-l kökünün yönelmek, almak, rıza göstermek ve reddetmenin zıddı olarak kabul etmek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir şeyi gönül rızasıyla ve isteyerek teslim almak olduğunu aktarır.
Şefâah (شَفَاعَةٌ)
İbn Fâris, ş-f-a kökünün tekin (vitr) zıddı olarak çift olmak, birine eklenmek, onun yanına geçerek onu desteklemek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, itibar, statü veya makam sahibi bir kimsenin, kendisinden daha alt konumdaki birine yardım etmesi, onun kusurunu örtmek veya onu kurtarmak adına üst makama ricada (aracılıkta) bulunması olduğunu aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice "şapauta" veya Aramice köklerle tarihi ve kültürel bir bağı olduğunu, Ortadoğu dinlerindeki "aracılık ve azizlerin yardımı" kültüyle bağlantılı olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, şefaat kavramının İslam öncesi Arap toplumunda kabile liderlerinin veya güçlülerin, suçlu üyelerini koruma (icâre/himaye) sisteminin teolojik bir uzantısı olarak putlara atfedildiğini; Kur'an'ın (özellikle bu ayet bağlamında ehl-i kitaba yönelik olarak), Allah ile kul arasındaki her türlü torpil, imtiyaz ve aracı kurumunu eskatolojik sahnede mutlak bir dille reddettiğini detaylandırır.
Yü'hazü (يُؤْخَذُ)
İbn Fâris, e-h-z kökünün bir şeyi elde etmek, tutmak, kavramak ve almak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, maddi veya manevi olarak bir şeyi ele geçirmek, tahsil etmek veya kabul edip teslim almak olduğunu aktarır.
Adl (عَدْلٌ)
İbn Fâris, a-d-l kökünün eğriliğin zıddı olarak doğruluk, eşitlik, denklik ve bir şeyin yerine verilen eşdeğer bedel manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayetteki "adl" kelimesinin sıradan bir "adalet" manasında olmadığını; suçlu kişinin cezasını düşürmek veya azaptan kurtulmak için kendi yerine teklif edeceği fidye, denk bir bedel veya maddi tazminat anlamına geldiğini aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, Kur'an'ın burada fidye (adl) kabul edilmeyeceğini ilan etmesinin; ahiret yargılamasının, dünyevi hukuk sistemlerindeki gibi parayla, kefaletle veya statüyle satın alınamayacak kadar şeffaf, mutlak ve aşkın bir ilahi adalet olduğunu gösterdiğini vurgular.
Yünsarûn (يُنصَرُونَ)
İbn Fâris, n-s-r kökünün birine yardım etmek, destek olmak, zalime karşı mazlumu savunmak ve kurtarmak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, düşmana karşı veya aşılmaz bir zorluk anında verilen fiili ve güçlü destek olduğunu aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette şefaat (torpil) ve adl (fidye) kapılarının mutlak surette kapanmasının ardından son çare olarak "yardım da görmeyecekler" (lâ hüm yünsarûn) denilmesinin; İsrailoğullarının dünyada alışkın oldukları o güçlü kabilevi dayanışma, ulusal lobicilik veya müttefiklik ağlarının ahirette hiçbir işe yaramayacağını, insanın kendi amelleri dışında dışarıdan gelecek her türlü kurtarıcı gücün (nasır) iptal edildiğini ilan eden nihai ve sarsıcı bir teolojik darbe olduğunu detaylandırır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla