Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 39. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 39. Ayet

    وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velleżîne keferû vekeżżebû bi-âyâtinâ ulâ-ike ashâbu-nnâr(i)(s) hum fîhâ ḣâlidûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İnkar yolunu tutup ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennemlik olup orada ebedi kalacaklardır.

      Bu ayetin tefsiri, bir önceki ayet olan Bakara 38 ile birlikte, Cennet ve Cehennemin Ebediyeti başlığı altında ele alınmıştır. İlgili bölüm şöyledir:

      Bu ayet ile kendisinden sonra gelen, "inkar yolunu tutup ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennemlik olup orada ebedi kalacaklardır" mealindeki ayet, cennet ile cehennemin ve içindekilerinin fani olup nihayet bulacağını söyleyen Cehmiyye'nin görüşünü çürütmektedir. Cennet içindekilerle birlikte sona erecek olsaydı orada korku ve üzüntünün bulunması gerekirdi. Çünkü dünyada bir nimetin zevalinden endişe eden kimse üzülür ve o nimetin tadını kaçırır. Bu sebepledir ki dünya, nimetlerinin sürekli olmaması açısından korku ve üzüntüyle nitelendirilmiştir. Yukarıdaki ayette ise aziz ve celil olan Allah cennette korku olmayacağını haber vermiştir, yani bela ve musibet korkusu; üzüntü de olmayacaktır, yani nimetin ortadan kalkması üzüntüsü.

      Onların üzülmeleri de söz konusu değildir. Ayetin bu kısmı cennetin ve nimetlerinin ebedi olup hiçbir zaman yok olmayacağını kanıtlamaktadır.

      Aziz ve celil olan Allah kafirlerin cehennemde ebedi kalacaklarını, azaplarının elem ve şiddet içinde devam edeceğini haber vermiştir. Kafirlerin cehennemden kurtulma ümidi olsaydı onun azabını hafif görüp küçümserlerdi. Çünkü dünya hayatında kurtulma ümidi bulunduğu takdirde verilen ceza kişiye hafif ve basit görünmektedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Keferû (كَفَرُوا)

        İbn Fâris, k-f-r kökünün asıl anlamının bir şeyi örtmek, gizlemek ve üstünü kapatmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin Allah'ın nimetlerini, varlığını ve apaçık hakikati inatla reddedip üzerini örtmek manasına geldiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an teolojisinde küfrün sadece pasif bir bilgisizlik (cehalet) değil; ilahi rehberliği bilinçli, aktif ve kibirli bir şekilde geçersiz kılmaya çalışan, insanın kendi varoluşsal kökenine karşı geliştirdiği mutlak bir nankörlük ve isyan durumu olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bağlamında bu fiilin, yeryüzüne inen (hubut eden) insanın, peygamberler aracılığıyla gelecek olan "hidayete" karşı baştan aldığı o olumsuz, dışlayıcı ve inatçı ahlaki tavrı nitelediğini vurgular.

        Kezzebû (وَكَذَّبُوا)

        İbn Fâris, k-z-b kökünün asıl anlamının söylenen sözün gerçeğe uymaması, hakikatin hilafına beyanda bulunmak (yalan söylemek) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tekzib eyleminin, sunulan kesin bir gerçeğin, delilin veya ilahi mesajın bilinçli olarak yalanlanması, sahtelikle itham edilmesi manasına geldiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, bu fiilin iman (tasdik) kavramının tam zıddı olduğunu; inkarcıların içlerindeki kibri (küfrü) sadece saklamakla kalmayıp, ilahi mesajın ontolojik doğruluğunu dilleriyle ve eylemleriyle çürütmeye (yalanlamaya) yönelik aktif bir teolojik başkaldırı sergilediklerini detaylandırır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, yalanlamanın basit bir itiraz olmadığını, ilahi ayetleri kişisel çıkar, toplumsal statü veya ideolojik inat uğruna bilinçli bir şekilde itibarsızlaştırma çabası olduğunu ifade eder.

        Âyâtinâ (بِآيَاتِنَا)

        İbn Fâris, e-y-y (veya a-y-e) kökünün asıl anlamının açık alamet, nişan, iz ve şüpheye yer bırakmayan kesin işaret olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın varlığına, birliğine ve mutlak kudretine delalet eden her türlü peygamber mucizesini, evrendeki (afaki) işaretleri ve vahiy cümlelerini (Kur'an ayetlerini) ifade ettiğini aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki ortak dini lügate dayandığını, özellikle Süryanice ve Aramice'deki "atha" (işaret, ilahi mucize) kelimesiyle doğrudan bir akrabalığı olduğunu belirtir. Gabriel Said Reynolds, "ayet" mefhumunun Geç Antik Çağ dini kültüründe Tanrı'nın tabiatta ve tarihte bıraktığı izleri okuma (semiyotik) geleneğiyle örtüştüğünü; Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak insanları evrensel bir "işaret okuyuculuğuna" (tefekküre) davet ettiğini vurgular.

        Ashâb (أَصْحَابُ)

        İbn Fâris, s-h-b kökünün bir arada bulunmak, ayrılmamak, bir şeye sürekli eşlik ve yoldaşlık etmek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir kişiye, gruba, mekana veya inanca sıkı sıkıya bağlı olan, ondan ayrılmayan kimseler (arkadaşlar/sahipler) olduğunu aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin cehennemle (nâr) tamlama içinde ("ateşin arkadaşları") kullanılmasının muazzam bir psikolojik ve teolojik ironi barındırdığını; hakikati yalanlayanların dünyada bağlandıkları sahte yoldaşlıkların ahirette yerini, onlardan asla ayrılmayacak olan "ateşle yoldaşlığa" (aidiyete) bıraktığını sembolize ettiğini belirtir.

        Nâr (النَّارِ)

        İbn Fâris, n-v-r kökünün ışık saçan, aydınlatan ve aynı zamanda yakan nesne manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilahi azabın ve yıkımın tecelli ettiği mutlak ateş ortamı (cehennem) olduğunu aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice ve Aramice'deki "nura" (ateş/cehennem) kelimesiyle etimolojik bağını ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ateşin salt fiziksel ve maddi bir yakıcılıktan ibaret olmadığını; yalanlama ve kibrin (küfrün) insanda oluşturduğu manevi çürümenin, kişinin kendi elleriyle kendi etrafında tutuşturduğu o yakıcı ontolojik çaresizliğin ve ruhsal azabın eskatolojik sahnedeki (ahiretteki) nihai yansıması olduğunu vurgular.

        Hâlidûn (خَالِدُونَ)

        İbn Fâris, h-l-d kökünün bir yerde uzun süre kalmak, bozulmadan devam etmek, beka ve ebediyet manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zamanın yıpratıcı etkisinden kurtularak, herhangi bir değişime veya sona uğramadan bir halde ve mekanda sonsuza dek kalmak olduğunu aktarır. Toshihiko Izutsu, hulud kavramının Kur'an eskatolojisinde zamanın akışının durmasını temsil ettiğini; dünyadaki hayatın en belirgin vasfı olan "geçiciliğin" (fena) zıddı olarak, ahiretteki azabın (veya mükafatın) değişmez, sarsılmaz ve bitimsiz kalıcılığını nitelediğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, cehennem tasvirindeki bu ebediyet vurgusunun, ateşin verdiği acıdan ziyade, "oradan asla bir çıkış ve kurtuluş yolu bulunamayacağı" gerçeğinin insan psikolojisinde yarattığı o mutlak umutsuzluk, yıkım ve hüsran halini hedefleyen son derece sarsıcı bir teolojik ikaz olduğunu detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X