فَاَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَاَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا ف۪يهِۖ وَقُلْنَا اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ وَلَكُمْ فِي الْاَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ اِلٰى ح۪ينٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 36. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: dünya hayatı, cennetten çıkış, bakara suresi 36. ayet, şeytan, bakara 36, sürgün, bakara suresi, düşmanlık, arz
-
Fakat şeytan ayaklarını kaydırdı ve içinde bulundukları yerden çıkmalarına sebep oldu. Bunun üzerine, 'Birbirinize düşman olarak aşağıya inin, yeryüzünde iskan etmek ve belli bir zamana kadar orada yaşamak sizin için mukadderdir' dedik.
Fakat şeytan ayaklarını kaydırdı. Yani kendilerine çağrıda bulunmuş, ayakların sürçmesine ve cennetten çıkarılmalarına sebep olan yolu onlara süslü göstermiştir. Ancak onları cennetten çıkarma veya ayaklarını kaydırma fiilini bizzat üstlenmemiştir, çünkü bunu yapan Allah'tır. Daha önce de belirttiğimiz üzere bazı şeyler sebeplerinin ismiyle, bazı sebepler de şeylerin isimleriyle adlandırılır. Bu, lügat açısından bilinen açık bir şey olup özellikle bir şeyin sebebinin adıyla isimlendirilmesi imkansız değildir.
Hz. Adem'in Yasaklanmış Ağaçtan Yemesi
Alimler Adem'in ağaçtan yemesi ve bunun yasaklanmasının hikmetine dair çeşitli görüşler ortaya koymuşlardır. Bir grup alim Adem'in yasak ağaçtan yemesini Allah'a verdiği sözü hatırlamama manasında unutma konumunda olduğunu söylemiş, diğer bir grup ise bunu isabetli görmemiştir. Hasan-ı Basri Adem'in unutmasının iradi olup (nisyan-ı tazyi') kendi arzusuna uyma özelliği taşıdığını ve hatırlayamama durumunda bulunmadığını birkaç delile dayanarak söylemiştir. Birincisi Allah'ın hükmünde yer aldığı üzere hatırlamama türünden olan unutma affedilir ve bu fiili işleyene isyan kavramı nisbet edilmez. Halbuki Adem yaptığı fiille cezaya maruz bırakılmış ve isyana nisbet edilmiştir; "Adem Rabb'ine asi olup yolunu şaşırdı" mealindeki ayette zikredildiği üzere. Zaten ağaca yaklaştıkları takdirde zalimlerden olacakları hususu daha önce kendilerine bildirilmişti.
İkincisi Adem unutmuş olsaydı düşmanı olan şeytan dolaylı bir şekilde ona hatırlatıp şöyle demişti: "Rabb'iniz size bu ağacı melek statüsüne geçer veya ölümsüzlerden olursunuz diye yasakladı". Yine Cenab-ı Hakk'ın şu beyanı: "'Ben gerçekten size iyi niyetle öğüt verenlerdenim' diye yemin etti ve onları hile ile aldattı". Adem ile Havvanın unutması hatırlamama konumunda olsaydı şeytanın yemin ve tahriklerine aldanmaz, onun, ayaklarını kaydırdığı biçimindeki ifadelerle nitelendirilmezlerdi. Bütün bunlarla söz konusu unutmanın iradi bir hareket manasına geldiği sabit olmaktadır. Bu tıpkı şu ayetlerde yer alan unutma kavramlarına benzemektedir: "Allah buyurur ki: İşte böyle. Sana ayetlerimiz geldi fakat onları unuttun. Bugün de benzer şekilde sen unutuluyorsun!", "Kendileri şu günle karşılaşmalarını unuttukları gibi biz de onları unutuyoruz" ve buna benzeyip içinde nisyan kavramının geçtiği diğer ayetler. Bu ayetlerdeki mana ilahi mesajı iradi olarak nazarı itibara almamak anlamına gelmektedir. Buradaki fiilin nisyanla (نسيان) ifadelendirilmesi her unutulan şeyin terkedilmiş bulunması sebebiyledir. Ancak gerekli olan bir şeyi terketmek onu yok saymaktır.
Üçüncüsü Adem'in unutmasının, fiilinin sonunda kendisine gelecek ilahi gazaptan gafil bulunması manasına gelmesidir. Bu sebeple onun bu hali nisyanla nitelendirilmiştir, tıpkı müminin işlediği günahın cehalet diye nitelendirilmesi gibi. Çünkü o fiilinin mahiyetini değil, kendisine gelecek kötü neticeyi bilmemektedir. Bir başka açıklamaya göre Adem'in fiiline nisyan denilmesinin sebebi onun bu fiiliyle Rabb'ine asi olmayı veya şeytana itaat etmeyi kastetmemesidir. Nitekim bazı nisyan kavramları hakikat anlamına değil, bu manaya yorumlanmaktadır.
Ademin yasak ağaçtan yemesinin sözlük manasındaki nisyan konumunda olduğunu söyleyen, nisyanı birkaç şekilde yorumlamaktadır. Birincisi Adem düşmanı olan şeytanla uzun uzadıya uğraştığından psikolojik muhtevası şeytanı defetmek, ondan kurtulma çarelerini düşünmek ve hilelerinden uzak kalmak yolunda meşguliyete gömülmüş ve bu husus önceden verdiği sözü kendisine unutturmuştur. Duyulur alemde insanın zihninde bulunan konuları ortadan kaldıran şey ileri derecedeki meşgaledir. Aslında unutma birçok konuda mazeret yerine geçmiş ve affedilmeye sebep teşkil etmiştir. Çünkü unutularak işlenen bir fiilden ötürü kişiyi azarlamak hikmetle bağdaşmaz. Duyular dünyasında bilindiği üzere bir işe yönelen, onu zihnine yerleştirmeye çalışan ve istediğinde hatırlayan kimse için sözü edilen husus kolay ve normal gelir. Fakat aynı şeyi sevmekle birlikte başka işlerle de meşgul olduğu takdirde o husus kolay ve normal olmaktan çıkar, hatta çoğu zaman bu noktalarda konu gizli kalabilir.
Bununla birlikte Adem'in siteme maruz kalması ve fiilinin isyan diye nitelendirilmesi şu sebeplerden ötürü mümkündür: Birincisi Adem verdiği sözü hatırlamasını imkansız hale getirecek çeşitli şekillerde imtihan edilmiş değildi. O sadece belli bir ağaca yaklaşmaktan menedilmekle sınava tabi tutulmuştu. Böyle bir konuda mazur sayılmaması tabiidir. Benzer bir şekilde duyulur alemde mazur sayılabilecek unutma, çeşitli sıkıntılarla karşılaşılması ve birçok belanın gelmesi halinde mümkün olur. Dikkat edersen insan namazda iken kendisine verilen selamı almamakta, hayvan keserken besmele çekmemekte ve benzeri hususlarda mazur sayılırken namazda yemek yemek, hac sırasında ihramlı iken cinsel ilişkide bulunmak ve benzeri davranışlarda mazur tutulmaz. İşte tartışmakta olduğumuz konu da bunun gibidir.
İkincisi Allah nezdinde makbul insanların ve peygamberlerin, başkalarının sorumlu tutulamayacağı basit bir işten dolayı azarlanması caizdir. Çünkü Allah'ın onlara yönelik nimetleri çok, lütufları da büyüktür. Mesela başkalarına nisbetle karşılaşacakları azabın kat kat olacağı şeklinde uyarılmaları ve Yılnus'un (a.s.) durumunda zikredildiği gibi. Yılnus'un bu hali bir bakıma başkaları için büyük iyiliklerden biri sayılabilir, çünkü o, gördüğü yasaklanmış kötü fiillerin işlenmesinden ötürü kavminden uzaklaşmıştı. Böylesi başkasının nitelenebileceği en üst derecede övgüye layık bir davranış olabilir. Yine Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin itaba (kınama) muhatap olduğu husus da buna benzemektedir: O, sosyal konumları önem taşıyan kafirleri çevresine yaklaştırmayı aklından geçirmişti; bunun sebebi onlara şefkatte bulunmak, kendilerinin ve tesirleri altında kalan kimselerin İslam'a girmelerini arzu etmekti. Denebilir ki ondan başka birinin yaptığı iyiliklerin içinde Hz. Peygamber'in itaba maruz kaldığı davranışa denk bile gelmez. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Üçüncüsü Adem ilk sınava tabi tutulduğu bir şey sebebiyle itaba maruz bırakılmıştır. Aslında Allah kendisini böyle bir şey için yaratmıştı. Şöyle ki O, meleklerine, "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" buyurmuştu. Ne var ki Allah lütfunun bir tecellisi olarak insanlara yönelik adetini, nimet ve ihsanlarını bela ve kötülüklerden önce vermesi şeklinde yürütmüştür. Bununla birlikte hazan ikincisi ile yani bela ve kötülüklerle başlaması da mümkündür. Bu ilahi adet Cenab-ı Hakk'ın şu beyanlarında ifade edilmektedir: "Biz yahudileri kötülüklerden belki dönerler diye iyilik ve kötülüklerle imtihana tabi tuttuk", "Bir deneme vesilesi olsun diye sizi kötülükle de iyilikle de imtihan ederiz. Eninde sonunda bizim huzurumuza çıkarılacaksınız". Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Hz. Adem'in memnıl ağaçtan yemesi sebebiyle itaba maruz bırakılmasında, emre karşı çıkışın doğuracağı vebali başkalarına gösterme, günahlardan sakındırma ve bunların kalbe yönelik tehlikelerinin boyutlarını gözler önüne serme gibi hikmetler de bulunmaktadır. Çünkü insan türünün atası ve bu türe gönderilen peygamberlerin ilki olan biri bu kadarcık bir zelle sebebiyle cezalandırılmıştır. Oysaki Cenab-ı Hak, melekleri, kendisinden öğrenimde bulunmaları ve secde etmeleri ile imtihan edecek kadar onu üstün kılmıştı. Bunun hikmeti, Allanın buyruğunda müsamahanın bulunamayacağı ve hükmünde şahsa göre bir değişikliğin olmayacağı hususunun insanlar tarafından bilinmesi, sonuç olarak da cezalandırmasından daima korkmaları, gazabını gerektirecek hususlardan koruması için kendisine sığınmaları ve kullarını nefislerine havale etmemesini niyaz etmeleridir. Aslında insanlar Hz. Adem'in o kadarcık bir sürçme ile ne denli bir imtihana tabi tutulduğunun kendi kalplerindeki tesirini hissetmektedir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Hz. Adem'in yasaklanmış ağaçtan yiyişini unutma (nisyan) ile yorumlayanların ikinci yaklaşımı şöyledir: Adem yasaklanmış ağaçtan menedilişini anlayıp kavramış fakat buradaki yasağın ihlal edilmesi halinde isyan nitelemesinin oluşmayacağını düşünmüştür. Yahut da, "Aksi takdirde kendisine kötülük eden zalimlerden olursunuz" mealindeki ilahi beyanı unutmuştur. Daha önce de belirttiğimiz üzere bir konuya yönelik yasak, yapılması halinde yürürlüğe girer. Ancak bazan fiilden önce de o eylemin niteliği zikredilebilir, buradaki zulüm niteliği gibi. Muhtemeldir ki Adem, yasağın, haram kılınma çerçevesinin dışında bulunduğunu düşünmüştür. Çünkü yasaklama birkaç hedefe yönelik olur. Birincisi haram kılınması, ikincisi yasaklanan şeyde bir hastalığın bulunması ve yenmesinde zararın meydana gelmesi içindir. Bu husus duyulur alemde de bilinmekte olup insanlar yaratılışlarının sevkiyle aslında helal olan bazı şeyleri doğuracakları eziyet ve zarardan dolayı yasaklarlar. Belki de Adem'in aklına bu gelmiştir, zira şeytan sözü edilen ağaçtan yemesinden büyük faydaların doğacağını ona vaad etmişti. Bu noktada akla gelecek bir ihtimal de şudur: Yasaklanmış ağacın yasaklanma sebebi belki de şeytanın vaad ettiği gibi Adem ile Havvanın ölümsüz canlılardan olma hevesine kapılmaları idi. Biraz önce değinildiği gibi buradaki men'in (منع) yasaklama şeklinde değil eziyet ve güçlük vermesi açısından olması da mümkündür. Hz. Adem, "Aksi takdirde kendisine kötülük eden zalimlerden olursunuz" mealindeki beyanı unutmuş, yahut da eşiyle birlikte ikisi bunu hatırlamış fakat ilahi beyandaki "zulüm" kavramının zarar verme manasına geleceğini zannetmişlerdir. Şu ayet-i kerimede olduğu gibi: "Bağların ikisi de yemişlerini vermiş, hiçbirini eksik bırakmamıştı". Buradaki "lem tazlim'' (لم تظلم) ifadesi "lem tenkus" (لم تنقص) anlamına gelmektedir. Kişinin kendisine noksan getirmesi zarar vermek manasına gelir. Nitekim müfessirlerin büyük çoğunluğu Kur'anda yer alan zulüm kavramını "zarar" (ضرر) anlamında açıklamışlardır. "Zarar" (ضرر) kelimesi "hastalık getirmek veya günah doğurmak" manasına gelmekle birlikte asıl anlamı "bir şeyi yerli yerine koymamaktır". Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Üçüncüsü, yasağın engelleme anlamına gelmesi ihtimal dahilindedir. Buradaki engelleme yasaklamayı değil, bir şeyi ilk önce başkasının yapmış olması ve o işin ona özgü kılınmasını amaçlar. Mesela günlük hayatta olduğu üzere baba çocuğuna bir şeyi yemeyi yasaklar; aslında bu, yasaklamayı değil önce başkasının (misafirin) yemesini sağlamayı hedeflemektedir. Realite böyle olup, şeytan da yasaklanmış ağaçtan yemenin yararlı neticeler doğuracağını söyleyince Adem yasaklanan fiili işlemiştir; ancak Adem düşmanını görmüyor ve dolayısıyla bu fikrin şeytani bir dürtüş olduğunu bilmiyordu.
Şöyle bir yorum da yapmak mümkündür ki Hz. Adem kalbinde doğan yasaklanmış ağaçtan yeme fikrinin melekten gelen bir işaret olduğunu yahut da birçok makbul kullarda gerçekleştiği gibi bir ilham niteliği taşıdığını düşünmüş olabilir. O bu düşüncenin düşmanından gelen gizli bir vesvese olduğunu anlayamamış ve bu durum kendisini ağaçtan yemeye sevketmiştir. Bu takdirde Adem -her ne kadar yeme fiilini kasten işlemişse de- unutan veya yasağın mahiyetini bilmeyen biri durumunda olur. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Bu meselede aslolan şudur ki Adem aleyhisselamın fiili ister söz verdikten sonra bir unutma olsun, ister bilerek olsun sonuçta bu fiile gereken şey ceza niteliği taşır. Kendisinin karşılaştığı bu durum ilahi bir imtihan konumunda ise Cenab-ı Hak yine de onu cezalandırmıştır. Şayet böyle olmasaydı kendisine lütfettiği nimeti azaba çevirmezdi. Unutulmamalıdır ki Allah, bir kavme lütfettiği nimeti, o kavim kendi hallerini bozmadıkça aksine çevirmeyeceğini beyan etmiştir. Allah'ın, gerektirici bir sebep olmaksızın nimeti azaba çevirmek suretiyle cezalandırması -hem de bunu yapmayacağını vaad ettikten sonra-mümkün değildir. Şu da var ki Adem ile Havva kendilerine zulmettiklerini itiraf ederek şöyle demişlerdir: "Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bağışlamaz, merhamet etmezsen mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz". Ayrıca Cenab-ı Hak, "Adem Rabb'ine asi olup haddi aştı" buyurmuştur. Nitekim daha önce kendilerini, "... aksi takdirde kendisine kötülük eden zalimlerden olursunuz" diye uyarmıştı.
Hz. Adem'in imtihan edilmesi meselesinde iki problemin çözümüne işaret vardır. Birincisi söz konusu edilen fiil Adem ile Havvadan iman niteliğini kaldırmamış ve işledikleri o fiilden sonra tekrar iman etmeye davet edilmemişlerdir. Bu husus her günahın iman niteliğini yok etmediğine işarette bulunduğu gibi, günahların, kişinin "hiçbir konuda Allah'a asi olmayacağı" inancında yalancı olduğu sonucunu da kanıtlamaz. Bu sonuç Havaric ile Mu'tezile mensuplarının telakkilerini çürütmektedir. Ayrıca, ''.Allah'a ve Resulü'ne asi olan ve O'nun belirlediği sınırları çiğneyip aşan kimseyi Cenab-ı Hak cehennem ateşine atar" mealindeki ilahi beyanın her isyanı kapsamadığı gibi mutlak manadaki zulme yöneltilen azap tehdidinin de her türlü zulüm, isyan ve taşkınlığı kapsadığını da ifade etmez. Aksine burada sözü edilen kavramların kendi konumlarına göre taksime tabi tutulmaları gerekir. Bu tür sonuçları bütün günahları kapsamına alacak şekilde genelleştiren kimse günahkarlar hakkında gelen ilahi hükümlerden anlaşılan çerçevenin dışına çıkmış olur.
Hz. Ademin imtihana tabi tutuluşu meselesinde çözümüne işaret edilen ikinci problem de şudur ki, kendisine uygulanan cezanın hiçbir yönü, Mu'tezile'nin "kebire" (كبيرة) diye isimlendirdiği eylemin herhangi bir yönüyle beraberlik arzetmez. Mu'tezile bir damla şarap içmek, iffetli bir kadına zina iftirasında bulunmak, başkasının malından on dirhem değerinde bir şey çalmak gibi bir eylem sebebiyle iman niteliğini ortadan kaldırmaktadır; Hz. Ya'küb'un oğullarının Yusuf'a uyguladığı eylem de bu konumdadır. Ama hiçbir kimse Hz. Ya'küb'un oğullarının dinden çıktığı yolundaki iddiayı ileri sürmeye cüret etmemiştir. Şu halde Mu'tezile'ye ait iddianın kökten yanlış olduğu ortaya çıkmaktadır. Bir de Mu'tezile şöyle demektedir: Hikmet prensibi çerçevesinde küçük günahtan dolayı azap uygulanması ve büyük günahın affedilmesi mümkün değildir. Halbuki Adem aleyhisselam azabın çeşitli türlerine maruz bırakılmıştı; Allah Tealanın Adem ile Havvaya ait fiili bütün yaratıklara duyurması, sadece bu büyük bir azaptır (bununla birlikte Adem o fiili sebebiyle imandan çıkmamıştır).
Hz. Adem'in bilinen sınava tabi tutulmasının çeşitli hikmetleri üzerinde durulmuştur. Bazıları bunun sebebini onun soyunda cennet ehlinden olmayan kafirlerin bulunuşuna bağlamıştır. Diğer bir anlayışa göre bu olay bütün insanlar için rahmet vesilesi olması amacına yöneliktir; öyle ki işlenebilecek her günah sebebiyle Allah'ın rahmetinden ümit kesmesinler ve yaratan ile yaratıkları arasındaki dostluk bağı kopmasın. Şöyle de denilmiştir: Adem ile Havvanın sınava tabi tutulmasının hikmeti nesillerinden gelecek insanlara şu mesajı vermekti: Kimse nefsiyle baş başa bırakıldığı takdirde yergiye konu teşkil eden davranışlar hususunda kendine güvenmemelidir. Bu prensip insanları hayır işleme konusunda nefislerine danışmamalarına sevkeder ve kötü niteliği taşıyan her şeyden Allah'a sığınmalarına yardımcı olur. Bir kanaate göre yasaklanmış ağaçtan yeme fiili Ademe sırf sınava tabi tutulması amacıyla işletilmiştir. Çünkü bu durum sınava çekilen kimseyi acı ve tatlı tecelliler ve farklı durumlar arasında hareket eder hale getirir. Bu sebeple insanın hatalardan emin olması mümkün değildir. Böyle bir sonuç kişinin şahsi tedbir ve gayretiyle değil Allah'ın lütfu ve korumasıyla gerçekleşir. Buna şunu da eklemek gerekir ki Allah Teala teşebbüs edeni göstereceği gayret ölçüsünde başarılı kılar, Allah'ın zatına olan yöneliş ve bağlanışı ölçüsünde muhafaza eder. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Aslında Adem'in küçük hata (zelle) yapmasının hikmeti hakkında söz etmeye ihtiyaç duymamalıyız. Çünkü insan fıtratı hata işlemeye meyilli olup Rabb'in nimeti yetişmediği takdirde böyle işleri yapmaya hazırdır. Nitekim Yusuf aleyhisselam da, "Ben nefsimi temize çıkarmam, zira nefis -Rabb'imin merhamet ettikleri müstesna- alabildiğine kötülüğe tahrik etme özelliği taşır" demiştir. Diğer bir ayet de şöyledir: "Herkesin yaptığının sonucu yalnız kendisine aittir".
Yasaklanmış (Memnû) Ağacın Mahiyeti
Yasaklanmış ağacın mahiyeti hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Onun üzüm asması olduğu, insan türünün baba ve annesinin sınav vesilesini teşkil ettiğinden bu ağaçtan şeytana da bir pay ayrıldığı ifade edilmiştir. Diğer bir kanaate göre söz konusu bitki buğdaydı. Buğday Adem neslinin gıdası kılınmak suretiyle cennetteki rahatlık dünya hayatında meşakkate, oradaki nimet ihtiyaç ve zarurete çevirilmiştir. Şöyle de denilmiştir: O, bilgi ağacıydı. Çünkü yenmesi sonunda Adem ile Havvanın avret yerleri kendilerine görünmüş, daha önce farkına varmadıkları bir şeyi öğrenmiş ve örtmek için yaprak aramaya koyulmuşlardı.
Bu meselede hareket noktası şudur ki sözü edilen husus ancak gayba muttali olan Allah'tan gelecek haber yoluyla bilinebilecek türdendir. Aslında bu olayın mahiyetini bilmeye ihtiyacımız yoktur. Bize düşen görev günahın konumunu bilip Allah'a sığınmak, taatin de derecesini bilip işlemeye özen göstermektir. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Şunu belirtmek gerekir ki Allah Teala imtihan dünyasıyla ceza ve mükafat alemini birbirinden ayırmıştır, çünkü ikisini birleştirmek sınavı yok edip perdeyi kaldırmak demektir. Bu sebeple Cenab-ı Hak sürekli lezzetli olan ile kesintisiz elem vereni mükafat ve ceza olarak belirlemiş, ikisi arası bir konumda bulunan, yani lezzet ve elemin karışması durumunu da imtihan olarak planlamıştır. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
İblis'in Hz. Ademe Vesvese Verme Şekli
İblis'in vesveseyi Hz. Ademe ulaştırma yolu konusunda da fikirler beyan edilmiştir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Adem gökte, İblis ise yeryüzünde idi; İblis vesvesesini Allah'ın yarattığı bir yolla Adem'e ulaştırmıştır. Bazıları İblis'in yılanın başında iken Ademe hitap ettiğini ileri sürmüştür. Bir de şöyle denilmiştir: Şeytan, Cenab-ı Hakk'ın Adem'e, "Bu sana ve eşine düşman olan biridir; sakın cennetten çıkmanıza sebep olmasın!" şeklinde hitap ettiği sırada sahip olduğu görünümü sonradan değiştirdiğinden Adem onu tanımamıştır. Şayet tanısaydı Allah'ın uyarmasından sonra aldanması söz konusu olmazdı. Aslında bu hususun nasıl gerçekleştiğini sadece Allah bilir.
Hz. Adem-İblis olayına bağlı olarak şeytanın insana vesvese verme yöntemleri konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları, "Şeytan insanın teni ile eti arasında kanın dolaşması gibi dolaşır, bu esnada yüzünü kişinin kalbine doğru çevirir ve fikirlerini telkin eder" demiştir. Bazı alimler de şöyle demiştir: "Şeytana, fikirlerini insanın kalbine ulaştırma gücü verilmiş, vesvesesini kendisi için belirlenen bir yolla kalbine yerleştirmesi imkanı tanınmıştır. İnsan bu mekanizmanın mahiyetini bilememektedir". Şöyle bir görüş de ileri sürülmüştür: İnsanın ruhu (nefs) akıcı bir nesne gibi bedenine yayılıp her yeri dolaşır; öyle ki onu hapseden beden olmasaydı tabiatın her noktasına yayılma imkanı bulacaktı. Nitekim bedenin istirahate çekildiği uyku halinde bu durum gerçekleşmektedir. Kişinin yeryüzünün uzak bölgesinde bulunan biri üzerindeki fikri etkisi de -sanki onu görüyormuş gibi- buna benzemektedir. İşte şeytanın insana nüfuzu ve etkisi bu türden bir şeydir.
Biz deriz ki -başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür- sözü edilen hususun mahiyetini bilemeyiz. Şu kadarı var ki Allah Teala hem hak hem batıl için kendilerini tanıtıcı bazı belirtiler yaratmıştır. Batıla çağrı yapıp hakka engel olan her şey şeytan işi olup böylesinden Allah'a sığınmak gerekir, keyfiyet ve mahiyeti bilinmese de. Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer şeytandan sana bir tahrik gelirse hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işiten ve her şeyi bilendir. Allah korkusu bilincini taşıyanlara şeytandan bir vesvese gelince toparlanıp sorumluluklarını hatırlar ve hemen gerçeği görürler".
Hasan-ı Basri, "Rabb'iniz size bu ağacı sırf melek statüsüne girer veya ebedi olarak yaşayanlardan olursunuz diye yasakladı" mealindeki ayet-i kerimenin tefsirinde şöyle demiştir: Adem meleklerin daha üstün olduğunu ve ebediyen yaşayamayacağını bilmişti. Çünkü Allah kendisinin öleceğini haber vermiş; yine kendisinin çamurdan, meleklerin ise nurdan yaratılması gerçeği karşısında melek olamayacağını, ancak onların üstünlüğüne yaklaşabileceğini anlamıştı. Bunun yanında şeytan Adem ile Havvaya samimi ve iyi niyetli olduğuna yemin etmişti. Evet şeytan onlara vesvese verirken söylediklerinin bir samimiyet ve iyi niyet ürünü olduğunu ifade etmişti. Bunun üzerine Adem ile eşi şeytanın söylediklerine inanmasalar da yasaklanmış ağaçtan yeme konusunda ona uymuşlardır. Şayet onlar İblis'in sözlerini benimsemiş olsalardı günahları, ağaçtan yemeye oranla daha büyük olacaktı. Ne var ki onlar bu sebeple değil, istek ve arzularına kapılarak yemişlerdir. Adem ile Havva İblis'i dile getirdiği hususlarda tasdik etselerdi küfre girerlerdi. Bu ise şüphe yok ki yasaklanmış ağaçtan yemekten çok daha vahim bir sonuç doğururdu. Aslında İblis biraz önce meali verilen ayetteki hususları kendisini tasdik etmeleri için değil, bir vesvese olsun diye ileri sürmüştü. Bu tıpkı bir adamın diğerine -sonuçta öldürülmesi veya organlarının kesilmesini gerektirecek bir konuda- "Şu işi işlersen sana herhangi bir ceza uygulanmaz" demesine benzer, adam da o işe girişir. Aslında böylesi kendisini tahrik edeni onayladığı için değil, nefsani arzusu için o fiili işlemektedir. Bunun gibi bir kimsenin diğerine falan kadının kendisini sevip beğendiğini söylemesi üzerine kadına şehvetle yaklaşması o kimseyi tasdik etmesi anlamına gelmez. Şeytanın Adem'e vesvese vermesinin durumu da buna benzemektedir.
Hasan-ı Basri'nin ileri sürdüğü bu fikir, Adem'in, kendisine gelen vesvesenin şeytandan olduğunu bilmesini gerektirir. Bu durumda Adem'in fiili sözü edilen tahriklerden sonra işe koyulma özelliği taşır ve gerçekleştirdiği eylemin kendisine hayır getirmeyeceğini, hatta korkunç bir şey olduğunu da unutmaması gerekir. Aslında bu hususun kendisine yasaklandığını, onunla erdemli bir sonuca ulaşamayıp aksine şeytanın arzusuna uyacağının bilincini de taşımış oluyordu. Hasan-ı Basri böyle bir durumu gözüyle görse bile Allah'ın meleklerden üstün kıldığı ve beşerin atası yaptığı bir zat hakkında bu iddiayı ileri sürmesi korkunç bir durum arzederdi.
Öyle olacağına Hasan-ı Basri'ye şöyle denseydi: Adem kendisine gelen telkinin düşmandan olduğunu bilmiyordu. Yahut Allah'ın makbul kullarında vuku bulduğu gibi onu bir ilham zannetmiş veya yine iyi kullarda tecelli ettiği gibi ilahi alemden gelen bir sese muttali kılınmış, yahut da daha önce kendisine gösterilen maddi şeklin dışında bir şekle bürünmüş birinden bir telkine hedef olmuştur; evet Hasan-ı Basri'ye böyle dense biraz önceki açıklamasının yerine bunu söylemesi gerçeğe çok daha yakın ve dile getirmesine çok daha layık bir durum arzederdi. Önemli bir konuya -büyük bir istek ve arzu olmaksızın- sadece birinin haber vermesi suretiyle atılmak ne zaman görülmüştür? Evet, Hz. Adem'in sözü edilen (küçük) hatayı işlemesi yadırganmaz, ancak bizim yaptığımız yaklaşım çerçevesinde olabilir. Bu çerçevede olduğu takdirde dini açıdan fazla yadırganacak bir durum ortaya çıkmaz.
Hasan-ı Basri açıklamasına iki meleğe temas eden ayetle başlamıştır. Onun dile getirmeye çalıştığı "meleklerden üstün olma veya olmama" düşüncesinin de isabetli bir yönü yoktur. Çünkü melek oluş, icra edilecek fiilleri iradesiz (cebir) hale getirir. Fiili, cebir statüsünde gerçekleşen birinin derece ve değerinin yükselmesi bahis konusu değildir. Melek konumunda bulunmaktan doğacak üstünlük iradi değil fıtridir. Adem'in fıtratı farklı olduğuna göre bunu nasıl umabilirdi? Bu sebepledir ki meleklerden isyan türünden bir fiilin çıkması mümkün görülmemiştir, onlar nurdan yaratılmıştır. Yaratılışı gereği günah işleyemeyen kimse övgüye layık görülmez. Böyle yerde övgü gerekli hale gelseydi aynı şey yaratılışı gereği asi olamayan bütün ölülerde ve hayvanlarda da gerçekleşmiş olurdu. Bu ise gerçekten uzaktır.
Adem aleyhisselam ve eşi melek olmaya heves etmiş olabilirler: Melekler gibi Allah'ı zikredip O'na itaat etmekle yetinme ve bütün nefsani arzulardan korunma tabiatına kavuşturulmak. Şüphe yok ki Allah beşer türünü bu konuma getirmeye muktedirdir. Ne var ki realitede yaratıklar içinde masum olan da olmayan da bulunmaktadır, ta ki fıtratın bunların hiçbirini gerektirmediği gerçeği ortaya çıkmış olsun. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Bu meselede hareket noktası şudur ki beşer türünün ölümlü oluşunun ve yaratılan her şeyin asli maddesinin neden ibaret bulunduğunun bilinmesi nakle bağlıdır. Bu husus duyulara bağlı olmadığı gibi canlının temel maddesinde yok oluşu gösteren bir kanıt da bulunmamaktadır. Cenab-ı Hak dilediğini öldürür, dilediğini de baki kılar. Hasan-ı Basri'nin, 'Adem ölümlü olduğunu bilmişti" şeklindeki sözü Allah'tan o sırada kendisine gelen bir haberle ortaya çıkmıştır. Meleklerin kendi konumlarını bilmeleri de buna benzemektedir: Gıdalarının Allah'ı zikretme sevgisiyle olduğu, ayrıca günahlardan korunmaları ilahi muhabbetin yanı sıra lütuflarını müşahede etmelerine bağlıdır. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Hasan-ı Basri yaptığı açıklama sırasında Hz. Adem'in meleklerin ölümsüz olduğunu anladığını zikretmektedir. Bu sözün ne manaya geldiğini anlayamıyorum. Bağlandığı bir akide midir, yoksa (gayrı iradi olarak) dilinden gelip geçen bir söz mü? Çünkü böyle bir husus ancak Allah'tan geldiğine şüphe edilmeyecek bir durumda bilinebilir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Ve içinde bulundukları yerden çıkmalarına sebep oldu. Yani bolluk, genişlik ve Allah'ın kendilerini yerleştirdiği cennette bulunan ve yemelerine müsaade ettiği nimetler.
Şeytanın Adem ile Havvaya nerede, hangi vasıta ile ve niçin vesvese verdiği hususunda farklı fikirler belirtilmiştir. Bir görüşe göre o, gökteydi, Adem ile Havvanın nimetler içinde yaşayıp safa sürdüklerini görünce kıskanmış ve bunun etkisiyle yılanın başından onlara vesvese vermiştir. Bir de şöyle denilmiştir: Şeytan dünyada bulunuyordu. Adem ile Havvayı hariçten etkilemiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bir de şeytanın insanların gönülleri üzerinde doğrudan bir etkisinin bulunduğu veya uzaktan onlara vesvese verdiği konusunda iki görüş ileri sürülmüştür: Bazı alimler şeytanın kalbe doğrudan bir etkisinin bulunduğunu kabul etmiş ve bunu insan bedeninde kanın dolaşması gibi ten ile et arasında cereyan ettiğine ilişkin rivayete dayandırmıştır. Bir de şöyle denilmiştir: Şeytanın insanların kalpleri üzerinde herhangi bir hakimiyeti bulunmamaktadır. Ancak o hariçten kendilerini etkilemekte ve kötülüğe çağırmaktadır. Onun bu faaliyeti insanda görülen hayır veya şer hallerinin yansımalarına bağlıdır. Sözü edilen bu haller sanki hayır ve şer izleri olarak anlaşılan bir görünüm vermektedir. Şeytan bunları görünce kişiye vesvese verir ve onu kötülük yapmaya çağırır. Aziz ve celil olan Allah'ın şu beyanı da bu hususu desteklemektedir: "[Kıyamet günü] hesap görülüp iş bitirilince şeytan şöyle diyecektir: '.Allah size gerçek olanı vaad etti, ben de size vaad ettimse de yalancı çıktım. Benim size karşı bir yaptırım gücüm yoktu, sadece çağrıda bulundum, siz de bana uydunuz"'. O bu beyanında kötülüğe çağırmaktan başka üzerimizde bir etkisinin bulunmadığını haber vermektedir. Doğruya en yakın olan görüş de budur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Tartışmakta olduğumuz bu konuda şöyle bir soru yöneltilmiştir: "Rabb'ine asi olan kimse şeytana itaat etmiş olmaz mı?" Evet, diye cevap verilmiştir. "Peki, itaat edince küfre girmez mi"? Hayır, çünkü bu durumdaki insan şeytana itaat etmeyi amaçlamamıştır; küfre girmek ona itaat etmeyi amaçlamakla oluşur. Ama bunun yanında Allah'a asi olmakta şeytana bir tür itaat de mevcuttur. Rivayet edildiğine göre bu soru Ebu Hanife'ye (r.a.) yöneltilmiş, o da böyle cevap vermiştir.
Bu noktada aslolan şudur: Kişinin şeytanın tahrikiyle kötülük işlemesi fiilen şeytana itaat manasına gelmez ki ona itaat eden durumuna düşsün. Onun davranışını itaat haline getiren şey itaat olmasına niyet etmesidir. Buna göre bu sonuncu konum Ademde bulunmamıştır. Ancak şeytan Adem ile Havva'nın bu davranışlarından sevinç duymuştur, mutlulukları ve rahatlarının ortadan kalkmasından duyduğu sevinç gibi. Ama tekrar edelim ki bu hatayı işleyen kimseyi şeytana itaat etmekle nitelemek mümkün değildir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Aşağıya inin, dedik. Denildi ki burada geçen hubût (هبوط) kelimesi bir yere inmek, konmak demektir, "Şehre hubût edin", yani oraya inin, beyanında olduğu gibi. Ayetteki hubûtun yüksek bir yerden aşağıdaki bir yere inmek manasına gelmesi de muhtemeldir.
Birbirinize düşman olarak. Denildi ki İblis ve nesli, Adem ve çocukları birbirinin düşmanıdır; bizimle şeytanlar arasındaki düşmanlık açıktır. Yine denildi ki, 'Bizimle İblis'i taşıyıp kaküllerinden Adem ile Havvaya vesvese veren yılan arasında'. Burada tartışılan konu ancak nakil yoluyla bilinebilir. Kur'anda bu hususta bir bilgi yer almamaktadır. Şu kadarını belirtmek gerekir ki bizimle yılanlar arasındaki düşmanlık fıtridir, bizimle İblis arasındaki düşmanlık ise hem ihtiyari hem de ilahi emirdir. Zira insan tabiatı eziyet ve zarar veren her şeyden nefret eder. Başarıya ulaştıran sadece Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Bir zamana kadar yeryüzü sizin için ikamet yeridir. Yani yeryüzünde ikamet edersiniz. "Yerküreyi sizin için yerleşim alanı yapan Allah" mealindeki ilahi beyanda olduğu gibi.
Ve belli bir zamana kadar yaşamak için. Yani yeryüzü ecelleriniz gelinceye kadar sizin için bir yaşama vasıtasıdır. Dünyanın sona ereceği güne kadar yaşama vasıtasıdır manası da verilebilir.
Yorumu Yorumla
-
Fezellehümâ (فَأَزَلَّهُمَا)
İbn Fâris, z-l-l kökünün asıl anlamının ayağın kayması, tökezlemek, düşmek, doğru yoldan ve itidalden sapmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zellenin, kasten veya hatayla doğru halden kaymayı ifade ettiğini; ayetteki "ezelle" eyleminin ise şeytanın (Şeytan) onları yanıltarak, aldatarak ve fıtratlarındaki o denge (ragadan) halinden kaydırarak günaha düşürdüğünü aktarır. Toshihiko Izutsu, bu fiilin insanın ontolojik düşüşünü (fall) başlatan ilk kırılma anı olduğunu; şeytanın doğrudan zor kullanarak değil, insanın içindeki zafiyeti ve arzuyu (bilgi veya ebediyet hırsı) manipüle ederek o psikolojik "kaymayı" gerçekleştirdiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "kaydırmak" olarak seçilmesinin, Âdem ve eşinin mutlak bir kötülük iradesi taşımadıklarını, aksine şeytanın yoğun vesvesesi sonucu bir zaaf anında ayaklarının kaydığını (zelle) ihsas ettiğini vurgular.
Şeytân (الشَّيْطَانُ)
İbn Fâris, ş-t-n kökünün haktan, iyilikten ve ilahi merhametten tamamen uzaklaşmak, mesafeli olmak veya ş-y-t kökünün öfkeden yanıp tutuşmak, helak olmak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Şeytan isminin, Allah'ın rahmetinden uzaklaşmış, kibirli ve isyankar her varlığı nitelediğini; ayette ise İblis'in Âdem ve eşini saptırma işlevini üstlendiği andaki aktif, bozguncu (baştan çıkarıcı) rolünü ifade ettiğini aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki ortak mirasına değinerek, muhtemelen Habeşçe "Şeytan" kelimesinden Arapçaya geçtiğini, asıl kökeninin ise İbranice "Satan" (karşıt, düşman, engelleyici) kelimesine dayandığını ve Kur'an'da insanın varoluşsal karşıtını sembolize ettiğini ifade eder.
Anhâ (عَنْهَا)
İbn Fâris, an edatının bir şeyden uzaklaşmak, ayrılmak, geçip gitmek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu zamirin ya "ağaca" (şecere) giderek ağaç vasıtasıyla kaydırıldıklarını ya da "cennete" giderek cennet yurdundan kaydırıldıklarını ifade edebileceğini aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu edatın "yüzünden, sebebiyle" anlamı taşıdığını; Âdem ve eşinin cennetteki o mutlak huzur ve güvenlik (iskan) statülerinden, yasağı ihlal etmeleri neticesinde sarsıldıklarını detaylandırır.
Feahracehümâ (فَأَخْرَجَهُمَا)
İbn Fâris, h-r-c kökünün asıl anlamının dışarı çıkmak, ayrılmak ve bir durumdan diğer duruma geçmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ihraç" eyleminin onları bulundukları yerden (cennetten) veya içinde bulundukları o yüce makamdan çıkarıp başka bir boyuta sürgün etmek manasına geldiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, bu çıkarma fiilinin Kur'an'ın "Hubut" (Düşüş) teolojisinin merkezini oluşturduğunu; şeytanın hilesinin sadece ahlaki bir günah değil, insanın ontolojik statüsünü (cennetlik olmaktan dünyalı olmaya) değiştiren dramatik bir varoluşsal sürgüne neden olduğunu analiz eder.
Mimmâ (مِمَّا)
İbn Fâris, min (den/dan) edatı ile mâ (şey) bağlacının birleşimi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Âdem ve eşinin daha önce içinde bulundukları durumu veya mekanı genel olarak kapsadığını aktarır.
Kânâ Fîhi (كَانَا فِيهِ)
İbn Fâris, k-v-n kökünün bir durumda olmak, var olmak ve içinde bulunmak (fî) manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, içinde bulundukları o tasviri imkansız nimet, sükunet, korkusuzluk ve mutlak ilahi yakınlık halini (cennet nimetlerini) ifade ettiğini aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu ifadenin geçmişteki kayıp cennete (ragadan statüsüne) duyulan trajik bir nostalji barındırdığını, insanın kendi iradesiyle kaybettiği o muazzam ayrıcalığı vurgulayan edebi bir iç çekiş (tahassür) olduğunu detaylandırır.
Ve Kulnâ (وَقُلْنَا)
İbn Fâris, k-v-l kökünün söz söylemek, ifade etmek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilahi hükmün, değişmez yargının ve sürgün kararının ilanı olduğunu aktarır.
İhbitû (اهْبِطُوا)
İbn Fâris, h-b-t kökünün yukarıdan aşağıya inmek, düşmek, alçalmak ve bir yere konaklamak (hubut) anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sadece fiziksel bir inişi değil, manevi, rütbesel ve ontolojik bir düşüşü (degradasyonu) ifade ettiğini; yüksek, saygın ve zahmetsiz bir boyuttan (cennetten), çileli, yorucu ve sorumluluk gerektiren aşağı bir boyuta (dünyaya) geçişi aktardığını belirtir. Toshihiko Izutsu, Hubut kavramının Kur'an'daki insanın yeryüzü serüvenini başlatan anahtar kelime olduğunu; ancak bu düşüşün Hıristiyanlık'taki "ilk günah" (original sin) gibi lanetlenmiş bir ceza değil, insanın halifelik potansiyelini gerçekleştirmesi için sahaya (dünyaya) inişi, özgür iradesinin ağır bedellerini ödemeye başlaması ve ahlaki gelişim sürecine girmesi şeklinde ontolojik bir transfer olduğunu derinlemesine analiz eder.
Ba'duküm (بَعْضُكُمْ)
İbn Fâris, b-a-d kökünün bir şeyin parçası, kısmı manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, birbirine bağlı olan varlıkların veya grupların bir kısmını ifade ettiğini aktarır.
Liba'dın (لِبَعْضٍ)
İbn Fâris, diğer bir kısmı, muhatabı manasına geldiğini belirtir.
Aduvv (عَدُوٌّ)
İbn Fâris, a-d-v kökünün asıl anlamının haddi aşmak, zulmetmek, uzaklaşmak ve dostluğun (velayetin) tam zıddı olarak düşmanlık etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, iki taraf arasında kalplerin ve fiillerin birbirine aykırı düşmesi, uyumsuzluk ve çatışma hali (adâvet) olduğunu aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "birbirinize düşman olarak inin" şeklindeki ilahi deklarasyonun, insanlığın yeryüzündeki sosyolojik kaderini ve tarihini özetlediğini; dünyaya inmenin, cennetteki o mutlak uyumun bitişi ve kıyamete kadar sürecek olan insan-şeytan, insan-doğa ve insan-insan arasındaki bitimsiz varoluşsal çatışmanın (diyalektiğin) başlangıcı olduğunu vurgular. Gabriel Said Reynolds, "düşmanlık" (enmity) temasının Tekvin kitabındaki (Genesis 3:15) yılan ile kadın (Havva) soyu arasındaki ebedi düşmanlık anlatısıyla güçlü bir teolojik paralellik arz ettiğini, Kur'an'ın bu evrensel motifi şeytan ve insan nesli arasındaki ahlaki mücadeleyi temellendirmek için kullandığını ifade eder.
Leküm (وَلَكُمْ)
İbn Fâris, sizin için, size ait olmak üzere manasına geldiğini belirtir.
Fî'l-Ard (فِي الْأَرْضِ)
İbn Fâris, e-r-d kökünün yeryüzü, zemin manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, artık insanların yeni vatanı ve imtihan alanı olan dünya mekanı olduğunu aktarır.
Müstekarr (مُسْتَقَرٌّ)
İbn Fâris, k-r-r kökünün bir yerde sabit kalmak, durulmak, sükunet bulmak ve yerleşmek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, geçici bir süreliğine yerleşilecek, konaklanacak mekân, karar kılınan yer olduğunu aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin mimli masdar/ism-i mekân olmasının, dünyanın insanın mutlak ve ebedi vatanı olmadığını, cennetten gelen insanın burada ancak geçici bir süre için "karar kılacağını", asıl yurdun (ahiretin) unutulmaması gerektiğini hissettirdiğini detaylandırır.
Metâ' (وَمَتَاعٌ)
İbn Fâris, m-t-a kökünün asıl anlamının bir şeyden faydalanmak, yararlanmak, tadını çıkarmak ancak o şeyin kalıcı, köklü ve uzun süreli olmaması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, elde edildiğinde zevk veren, faydalanılan ancak çok çabuk biten, tükenen geçici dünya malı ve nimetleri olduğunu aktarır. Toshihiko Izutsu, metâ' kavramının Kur'an'ın dünya tasavvurunda (zühd ahlakında) kilit bir role sahip olduğunu; dünyanın insanın hizmetine sunulduğunu ancak bunun ebedi bir doyuma ulaştıracak bir amaç (gaye) değil, sadece ahirete hazırlık sürecinde kullanılan, az ve geçici bir "yararlanma aracı" (metâ') olduğunu analiz eder.
İlâ Hîn (إِلَىٰ حِينٍ)
İbn Fâris, h-y-n kökünün belirlenmiş zaman, vakit, süre ve ecel manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, uzun veya kısa belli bir zaman dilimi olduğunu; ayette insanın dünyadaki ömrünün, ölümünün ve kıyametin kopmasının mutlak ilahi bilgiyle sınırlandırılmış geçici bir vadeye bağlandığını (ecel) aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin sonundaki bu zaman kısıtlamasının ("bir vakte kadar"), cennetteki sonsuzluk (hulud) kavramının yitirilişini ve fanilik gerçeğinin (zamanın boyunduruğuna girmenin) insanın yeryüzü kaderi olarak tescillenişini belgelediğini vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla