Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 30. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 30. Ayet

    وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iż kâle rabbuke lilmelâ-iketi innî câ’ilun fi-l-ardi ḣalîfe(ten)(s) kâlû etec’alu fîhâ men yufsidu fîhâ veyesfiku-ddimâe venahnu nusebbihu bihamdike venukaddisu lek(e)(s) kâle innî a’lemu mâ lâ ta’lemûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Bilmelisin ki senin Rabb'in meleklere, 'Yeryüzünde ona sahip ve varis olacak birini (halife) yaratacağım' demişti. Melekler de, 'Seni övgü ile yüceltip aşkınlığını dile getiren bizler varken orada bozgunculuğa yol açacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?' diye karşılık verdiler. Bunun üzerine Allah, 'Ben sizin bilmediğiniz pek çok şeyi bilirim' buyurdu.

      Hz. Adem ve İnsan Türünün Yaratılışı

      {İmam radıyallahu anlı şöyle buyurdu:} Bakara suresinde Adem aleyhisselam kıssasının içerdiği hususlar ve bu konuda müfessirlerin söylediklerinin anlaşılması noktasında söylenmesi gereken şudur ki bu alanı ilgilendiren bütün hikmetlere isabetle değinildiği, herhangi bir konunun kesinlikle dile getirildiği ve alimlerin yaptıkları yorumların tam bir kavrayış özelliğine sahip bulunduğu hususunda hiçbirimiz kesin bir şehadette bulunmamalıdır. Beşer olarak tasarlayabileceğimiz ve bilgimizin ulaşabileceği nihai nokta ilahi imtihana tabi tutulanların vasıflandırılabileceği özellikler çerçevesi ile sınırlıdır. Gerçi meleklerin her türlü yakışıksız vasıftan münezzeh olduğu tercih edilen bir kanaattir, çünkü Cenab-ı Hak şu beyanları ile meleklere itaat vasfını nisbet etmiştir: "[Melekler] Allah'ın buyurduklarına karşı gelmez ve emredilen her şeyi yerine getirirler", "Müşrikler, 'Rahman [melekleri] evlat edinmiştir' dediler. Haşa! O, bundan münezzehtir. Bilakis onlar ilahi lütuf ve ihsana mazhar kılınmış kullardır. Melekler O'ndan emir almadan konuşmazlar, onlar sadece O'nun emriyle iş görürler", "Onlar yücelerdeki Rab'lerinden korkarlar ve emrolundukları her şeyi yerine getirirler", "O'nun huzurunda bulunanlar kendisine ibadet etme hususunda ne kibre kapılırlar ne de yorgunluk duyarlar". Ayrıca Resôliullah'tan gelen rivayetlerde meleklerin Allah'a itaat etme ve sürekli ibadette bulunma nitelikleri açıklanmaktadır. Bir de hiçbir peygamberden meleğin günah işlemekle nitelendirildiğine dair bir nakil gelmemiştir. Bu husus bazı Selef alimlerinden zikredilmiş ve de -yüce Allah'ın melekleri hakkında dil uzatmanın münasebetsizliği bir yana- böyle alimlere cüzi meselelerde muhalefet etmenin hiçbir sakıncası bulunmamaktadır. Yardım Allah'tandır, hatalardan korunma O'nun sayesinde mümkündür.

      Meleklerin Nitelikleri

      Allah Teala meleklerine şöyle buyurmuştur: "Yeryüzünde ona sahip ve varis olacak birini (halife) yaratacağım" demişti. Melekler de, "Seni övgü ile yüceltip aşkınlığını dile getiren bizler varken orada bozgunculuğa yol açacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?" diye karşılık verdiler. Bazı alimler bunun meleklerin bir sürçmesi (zelle) olduğunu ileri sürmüştür. Çünkü onların yeryüzünde ona sahip ve varis olacak birini (halife) yaratacağım şeklindeki ilahi beyana bu ifadeleri ile karşılık vermeleri münasip değildi; bu üslup sorgulama konumunda olup Allanın fiilini yadırgayan bir eda ile "Biz şöyle şöyle yapmaya hazırken sen bu işi nasıl yaparsın?" manasına gelir. Sözü edilen alimler ben sizin bilmediğiniz pek çok şeyi bilirim mealindeki ilahi beyanla da kanaatlerini desteklemek istemişlerdir, bu ifadede, söyleyenin uyarılmasını gerektiren bir nevi bilgisizlik olmasaydı Cenab-ı Hak ben sizin bilmediğiniz pek çok şeyi bilirim mukabelesinde bulunmazdı. Kendilerinin bilmediği birçok şeyi Allah'ın bildiği hususu meleklerce malumdu. "Eğer iddianızda samimi iseniz" sözüyle Allanın kendilerini nesnelerin isimlerini söylemekle imtihan etmesi de bu kanaati desteklemektedir. Şayet meleklerden uyarıya maruz kalacakları bir söz çıkmasaydı Cenab-ı Hakk'ın "şunların isimlerini bana bildirin" şeklindeki beyanına "iddianızda haklı iseniz" şartını koşmasının bir anlamı kalmazdı. Şu da var ki bu üslup sitem ve uyarı konumu arzetmektedir.

      Bazı alimler şöyle demiştir: Orada bozgunculuğa yol açacak. .. birini mi yaratacaksın ifadesi İblis'e aittir. Aslında bu sözle karşılık veren İblis'tir, ama ifade çoğul kipinde zikredilmiştir. Dil açısından topluluğu kastederek tek kişiye veya tek kişiyi kastederek topluluğa hitap etmek mümkündür; her ne kadar Allanın hitabı "senin rabbin meleklere ... demişti" şeklinde melekler topluluğuna yönelik görülse de, nitekim "bana şunu bildirin" ifadesi de çoğul şeklindedir.

      Aslında Allah meleklerin o hususu bilmediklerini biliyor ve bilmedikleri halde bunu kendilerine emretmesi de ihtimal dahilinde bulunmamaktadır. Melekler ille de haber vermeye gayret gösterselerdi gerçeğe aykırı şeyler söyleme durumunda kalacaklardı. Şu halde ayetin içerdiği ilahi beyan meleklerin yaptığı bir hataya mukabil onlara sitem ve uyarı niteliği taşır. Bu telakkiyi destekleyen hususlardan biri de meleklerin Allah'ın öğrettiklerinden başka bir şey bilmediklerini itiraf edişleridir. Cenab-ı Hakk'ın, "Ben göklerin ve yerin sırlarını bilirim" mealindeki beyanı da aynı telakkiyi desteklemektedir; melekler önceden yaptıkları bir gaflet olmasaydı onların bu tür haddini bildirmeye ve uyarıya layık görülmelerinin pek anlamı kalmazdı. Çünkü aziz ve celil olan Allah'ın göklerin ve yerin gaybını bildiği hususu üstün derecedeki melekler şöyle dursun kötü davranışlı kafirlere bile gizli kalan bir şey değildir. Fakat makbul kullar da sürçme ve küçük hatalarından ötürü dikkatleri çekilerek hazan uyarılırlar; "Kafirler için hazırlanmış bulunan ateşten sakının"; bir de Resôliullah'a (s.a.) hitaben, "Eğer seni kararlı hale getirmeseydik neredeyse onlara az da olsa meyledecektin ve şüphe yok ki o zaman sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattıracaktık'', ayrıca meleklere hitaben, "Onlardan biri, 'Ben de O'ndan ayrı bir tanrıyım.' diyecek olursa biz onu cehennemle Cezalandırtrız" ayetlerinde görüldüğü gibi.

      Bazı alimler meleklerin imtihan çerçevesinde günah işlemesini caiz görmüşlerdir. Onların imtihana tabi tutulmasının delili biraz önce sözünü ettiğimiz ümit ve korku fiilleridir; bunun yanında Allah'a ibadet etmekle övülmeleri, uluhiyyet iddia ettikleri takdirde tehdide maruz bırakılmaları da zikredilmelidir. Şu da var ki meleklerin fiilleri cebir ve zor ilkesine bağlı olarak gerçekleşseydi ifa ettikleri ibadet ve itaat konularında övülmeye layık görülmez, masiyetin imkan dahiline girmediği ve yaratılışın buna müsait olmadığı durumlarda da imtihan önem kazanmazdı, çünkü itaat masiyetten korunmaktan ibarettir. Cenab-ı Hak, "Melekler Allah'a asi olmaz" buyurmuştur. Böyle bir ifade günah işleme ihtimali bulunmayan kimseler için kullanılmaz. Şu halde meleklerin de günah işleme imkanına sahip kılındıkları sabit olmuştur. Bu sebepledir ki onların taatleri önem kazanmış ve ibadetlerinin kıymeti artmıştır. İmtihana tabi tutulan kimsenin, Allah Tealanın koruma ve himayesi olmadığı takdirde sürçmesi, küçük hata, hatta günah işlemesi, her türlü bela ve sıkıntıya maruz kalması endişe edilecek bir husustur. Allanın koruması ise O'nun bir ihsan ve ikramı olup sadece kendisi tarafından lütfedilir, kimse buna yaratılıştan sahip değildir. Öyleyse günah işlemekle sınava tabi tutulmak daima mümkündür. Şunu da söylemek gerekir ki sözü edilen makbul kullardan bazı hataların vuku bulması diğer insanlar için günahtan uzak kalmayı temenni etmeleri, günahsız oluştan ümit kesmeleri ve bu konuda yardımını esirgememesi için daima Allah'a yönelmelerine büyük etkiler yapmaktadır. Değeri ne kadar büyük olursa olsun Allah'a itaatkar olan hiçbir kimse yoktur ki nefsiyle baş başa bırakıldığında tehlike içinde bulunmamış olsun; zaten Allah bazı konularda rızasına ters seçimlerde bulunabileceğini bilmektedir. Şu kadar var ki kul Allah'a sığınıp niyazda bulunmayı şiar edinir. Bazı peygamberlerden (Allah'ın salat ve selamı onların üzerine olsun) vuku bulan zellelerin anlamı da bundan ibarettir.

      Bir kısım alim de var ki meleklerin Ademin yaratılması münasebetiyle Allah Tealaya olan itirazları onların yaptığı bir zelle biçiminde değerlendirmemiştir; aksine Allah kendilerini bundan korumuştur. Buna göre orada bozgunculuğa yol açacak ... birini mi yaratacaksın mealindeki sözleri iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi soru tarzında olup Cenab-ı Hak kendilerine ademoğullarının yeryüzünde fesat çıkaracaklarını haber verince onlar da: "Bunu nasıl yapabilirler, halbuki sen onları yarattın, rızıklandırdın ve çeşitli nimetlerle ikramda bulundun; biz ise yaratılışımızı (bu şekilde) gerçekleştirdiğin için seni övgüyle yüceltir, aşkınlığını dile getiririz?" Yahut da şöyle: "insanların aklı kendilerine verilen bunca nimetlere rağmen sana asi olmayı nasıl tasavvur edebilir; biz melekler zümresine gelince, aklımız böyle bir şeyi asla kabul etmez''. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah, ben sizin bilmediğiniz pek çok şeyi bilirim buyurmuştur. Yani ben ademoğullarını fıtratlarına yerleştirilen birçok şehvete rağmen imtihana tabi tutacağım; beşeri arzular kendilerine baskın geldiğinden çeşitli gafletlere maruz kalıp, düşmanlarının çokluğu ve arzularının baskısı yüzünden daima uyanık ve bilinçli olma hali onlar için zor bir şey olacaktır. Tabi tutuldukları sınav çok çetin olacağından sözü edilen kötülükleri yapabileceklerdir. Buraya kadar anlattığımız yorum Allah'ın kendisine asi olacak kimseleri yaratmasındaki hikmeti hedefleyen soruya karşı verilen bir cevap niteliğindedir. Allah bu cevap meyanında meleklerin bilmediği şeyleri kendisinin bildiğini haber vermiştir. Bu haber veriş, Allah'ın dostlarının yanında düşmanlarının da olacağını açıklama anlamına geldiği gibi O'nun yarattığı kimselerin hiçbirini kendinin bir ihtiyacı veya menfaati için yaratmadığının da açıklaması manasını içerir. Şayet zati ihtiyaç ve menfaatinden dolayı olsaydı emrettiği bir şeye muhalefet edecek kimseyi yaratmazdı. O'nun insanları yaratmasının hikmeti birbirlerine ibret ve öğüt vesilesi olmalarıdır. Bunun sonucunda asilerin cezaya çarptırılması ilkesi başkaları için günahtan çekinme ve öğüt alma vesilesi olur. Ve benzeri başka sonuçlar.

      İkinci bir yorum, orada bozgunculuğa yol açacak ... birini mi yaratacaksın beyan-ı ilahisinin nefiy değil, ispat konumunda bulunmasıdır. Yani sen bunu yaparsın, çünkü asi olacak kimseleri yaratmakta senin için hiçbir zararın bahis konusu olmadığı gibi itaat edecek kimseleri yaratmakta da herhangi bir menfaatin yoktur. Senin övgüye layık zatın, fiillerinin bu iki amaçtan herhangi birine yönelik olmasından münezzehtir. Sözü edilen ayetin taşıdığı üslôp şu ilahi beyana benzemektedir: "Kalplerinde bir hastalık mı var onların, yoksa şüpheye mi sürüklendiler, yahut da Allah ve Resôlü'nün kendilerine haksızlık edecebileceğinden mi endişe ediyorlar?"; bu ayetteki istifham gerçek manada bir istifham olmayıp hastalığın ve şüphenin mevcut olduğu şeklinde ispata yönelik bulunmaktadır. Hz. Ademin yaratılışıyla ilgili ayette şu ihtimali de belirtmek gerekir ki etec'alü (أتجعل) lafzındaki istifham edatının (ا) zaid olması mümkündür; "Dün bir adam öldürdüğün gibi bugün de beni mi öldürmek istiyorsun ?" mealindeki ayetin başında yer alan (e türidü) (أتريد) lafzındaki elif ile "Arzı iki günde yaratan Allah'ı inkar mı ediyorsunuz" ayetinde yer alan einneküm (أئنكم) lafzındaki elifler gibi. Burada mana (inneküm) (إنكم) ve (türidü) (تريد) şeklindedir. Tefsirini yapmakta olduğumuz ayet de bu konumdadır.

      {İmam şöyle dedi:} "Ben sizin bilmediğiniz pek çok şeyi bilirim" mealindeki ilahi beyanın manası şudur ki Allah meleklere yeryüzünde fesat çıkaracak ademoğullarını haber vermiş, fakat onlara içlerinde bulunacak peygamberleri ve makbul kulları bildirmemiştir. Şüphe yok ki Cenab-ı Hak meleklerin bilmediği hayırlı kulların haberlerini bilmektedir. Bu sebepledir ki meleklerden varlıkların isimlerini söylemelerini talep ettiği sırada onlara Adem'e lütfettiği büyük nimetleri bildirmiş ve isimleri kendisine öğretmek suretiyle onu bir nevi meleklerin peygamberi konumuna getirmiştir. Melekler beşer türü içinde nurdan yaratılmışların muhtaç olacağı bir şeyin bulunabileceğini tasavvur edememişlerdi; o nur ki nesnelerden perdelerin kaldırılması ve onların bütün çıplaklığıyla açığa çıkmasının sebebini teşkil etmektedir. Durum böyle iken melekler ilim elde etmek için kapalılığın ve karanlığın temelini oluşturan toprak ve suyun özünden yaratılmış birine muhtaç olsunlar! Cenab-ı Hak Adem'i yaratmasındaki yöntem sayesinde, meleklere, varlıkları bilip tanıma yolunun yaratılıştan değil Allah'ın lütfu ve keremi olduğunu bildirmek istemiştir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.

      Bazı alimler, makbul kullardan öylesi vardır ki isyan konumunda bulunan zelle şöyle dursun günah işlemenin zihne gelmesi sebebiyle bile itaba (عتاب) yani kınamaya müstahak olurlar, demiştir. Onlar derece ve değerlerinin yüksek oluşu sebebiyle günah işlemeseler bile böylesi bir durum sebebiyle kınamaya maruz kalırlar. Nitekim Allah Teala masiyet konumunda olmayan bazı konularda Peygamber'ine (s.a.) itabta bulunmuştur. Şu ayetlerde görüldüğü gibi: "Allah seni affetti ya, ama sen doğru söyleyenleri tesbit edip yalancıları belirlemeden onlara niçin izin verdin?"; "Günah işlemek suretiyle öz varlıklarına hıyanet eden kimseleri savunma"; "Hani Allanın nimet verdiği, senin de iyilik ettiğin kimseye, 'Eşini boşama ve Allaha karşı saygılı davran!, diyordun. Ama bunun yanında Allah'ın eninde sonunda açığa vuracağı şeyi insanlardan çekinerek içinde gizliyordun". Halbuki Resôliullanın bu davranışlarında günah teşekkül etmemişti. Allah yine şöyle buyurmuştur: "Ey Peygamber! Allah'ın sana helâl kıldığı şeyleri neden kendine haram ediyorsun?", oysaki bu noktada Resôl-i Ekrem herhangi bir günah işlememişti. Meleklerin durumu da bunun gibidir.

      Alimler meleklerin Adem'in yaratılışına itiraz edişlerinin sebepleri üzerinde fikir beyan etmişlerdir. Bir kısmı melekler Allah nezdinde en değerli kullar olduklarını ve kimseyi kendilerinden üstün tutmayacağını zannetmişlerdi, demiştir. Bir kısmı da şöyle bir yaklaşımda bulunmuştur: Melekler ateş veya toprak cevherinden yaratıldığı zikredilen herkesten daha bilgili olduklarını zannetmişlerdi. Yahut da Allah'a olan ibadetlerinin azametinin yanında cin ve insan türünden olan yaratıklar içinde asilerin de bulunduğunu bilmiş olmaları yüzünden. Bunun için olmalıdır ki Allah melekleri evvela ilimle, sonra da Adem'e secde etmekle imtihana tabi tutmuştur. Bununla, beşer türünün yücelik ve şerefini, ayrıca kendilerine lütfedilen bilginin enginliğini ortaya koymayı kastetmiştir. Nihayet bazı alimler de meleklerin vaki itirazlarını Cenab-ı Hakk'ın şu beyanıyla açıklamak istemiştir: Seni övgüyle yüceltip aşkınlığını dile getiren bizler varken (yani melekler Allah'a tesbih ve takdiste bulunmaları sebebiyle yaratıkların en değerlisi olduklarım zannediyorlardı).

      Yeryüzünde ona sahip ve varis olacak birini (halife) yaratacağım. Bazıları Allah Teala'nın bu beyanıyla Adem'i (a.s.) kastettiğini söylemişlerdir. Buna göre Adem yeryüzünde meleklere ve kendisinden önce gelip geçen can (جان) türüne halef olacaktı. Ancak bu görüş gerçek olmaktan uzaktır. Çünkü melekler orada bozgunculuğa yol açacak. .. birini mi yaratacaksın demişlerdi. Hz. Adem yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan akıtacak biri değildi. Aksine o Rabb'ini övgüyle tesbih ediyordu ve O'nu takdis ediyordu. Ancak Allah bu beyanıyla Adem'le birlikte bir kısmını diğerine halife kılmak üzere kıyamete kadar gelecek neslini de murad etmiş olabilir; "... sizi yeryüzünün hakimleri (halifeleri) kılan kimse mi?" mealindeki ayette olduğu gibi; yahut da görüş sahiplerinin söyledikleri doğru ise zikrettikleri kimselere halef yapar. Bu haleflerin yeryüzünde bulunmaları mümkündür. Çünkü arz onlar için durulmak, yayılıp kalınmak ve tekrar ondan yaratılmak (ba's) üzere var edilmiştir. Dünyanın sakinleri ve imar edenleri de onlardır. Yine onlar Allah'ın hükümlerini ve dinini yaşatmak için de halife kılınmışlardır, Cenab-ı Hakk'ın Davôd'a (a.s.), "[Ey Davôd] biz seni yeryüzünde halife olmakla görevlendirdik" buyurması gibi. Allah Davôd'u dünyadaki insanlar arasında ilahi hükümleri icra etmesi ve kendi arzularına uymaması için halife yapmıştır. Ademoğulları da bununla emrolunmuştur.

      Biz seni övgüyle yüceltip aşkınlığını dile getiririz. Buradaki bi-hamdike (بحمدك) ifadesine "emrin uyarınca" veya "seni tanımak suretiyle" yahut da "sana övgüde bulunmak suretiyle" manaları verilmiştir. Bu mana meleklerin sözü edilen ifadeyi kendilerine nisbet etmeleri ve Allah'ın onlara yönelik büyük nimet, lütuf ve muvaffakiyet ihsan edişini hesaba katmamaları durumunda sıhhat kazanır. Burada şöyle bir bağlantı kurmak da mümkündür: Melekler Allah'ın kendilerine verdiği tevfıke hamdetmeden yahut da beşerin müptela kılındığı şehvet ve kötülüklerden korunup affedilmeleri için dua etmeden beşer türünün sahip bulunduğu kötü nitelikleri nasıl zikretmiş olabilirlerdi! Bundan ötürü olmalıdır ki -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- onların sonraki meşgaleleri yeryüzünde bulunan insanlar için istiğfar talep etmek ve Allah dostlarına yardımda bulunmaktan ibaret olmuştur. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.

      Bazıları da şöyle bir haber nakletmişlerdir: İblis meleklere Adem'in kendilerine üstün kılınması ve ona itaatte bulunmakla emredilmeleri halinde ne yapacaklarını sormuş, bunun üzerine aziz ve celil olan Allah İblis'in gizlemekte olduğu isyan ile meleklerin izhar ettikleri taati bildiğini beyan etmiştir. Bu, mahiyeti bilinemeyecek bir şeydir. Zira Cenab-ı Hakk'ın itabı, eşyanın isimlerini haber verme ve benzeri hususlarla ilgili hitabı meleklerin bütününe yönelik olmuş, secde etmelerine yönelik buyruğu ise başka bir vakit ve konumda gerçekleşmiştir. Melekler ilahi rahmetten kovulmuş olan şeytanın sorusu yüzünden azarlanacak değillerdi. Şu var ki isyan derecesine ulaşmayan konularda da itabın gerçekleşmesi mümkündür. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 4414

        #4
        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, "k-v-l" (kaf, vav, lam) kökünün dilde "ses çıkarmak, bir düşünceyi, meramı veya iddiayı dille ifade etmek, söylemek" anlamlarına geldiğini belirtir. Eylemin kökünde, içsel bir niyetin veya bilginin dış dünyada sese ve kelimelere dönüşmesi yatar.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" (söz) kavramını sıradan bir sesten ayırarak, bunun bir görüşü, bir tezi veya ilahi bir fermanı ortaya koymak anlamına geldiğini vurgular. Ayette fiilin doğrudan Allah'a nispet edilmesi (kâle / dedi), bu kelamın beşeri bir sesten ziyade, melekler aleminde yankılanan, varlığın kaderini belirleyen mutlak ve bağlayıcı bir "ilahi irade beyanı" (ferman) olduğunu ifade eder. Varlık sahnesinde insanın rolü, bu ilahi "söz" ile başlatılır.

        Rabbuke (رَبُّكَ)

        İbn Fâris, "r-b-b" (ra, be, be) kökünün "sahiplik, efendilik, bir şeyi ıslah etmek, büyütmek ve tamamlamak" anlamlarına geldiğini belirtir. Kelimenin özünde, bir varlığı başlangıç aşamasından alıp kemale erdirene kadar şefkatle ve kudretle gözetme (terbiye) fikri yatar.

        Râgıb el-İsfahânî, bu sahnede doğrudan "Allah" lafzı yerine "Rab" (Rabbuke / Senin Rabbin) isminin kullanılmasının teolojik bir şefkat ve aidiyet vurgusu taşıdığını açıklar. İnsanın (halifenin) yaratılışı gibi melekleri bile endişelendiren kaotik bir projenin arkasındaki failin, varlığı başıboş bırakmayan, onu eğiten, koruyan ve nihai gayesine ulaştıran (terbiye eden) "Rab" olduğu hatırlatılarak; yaratılışın ardındaki o kusursuz düzene ve hikmete işaret edilir.

        El-Melâiketi (لِلْمَلَائِكَةِ)

        İbn Fâris, kelimenin kökeni konusunda Arap dilbilimciler arasındaki temel tartışmayı aktarır. Bir görüşe göre kelime "m-l-k" (mim, lam, kef) kökünden gelir ve "güç, tasarruf, yönetim" anlamı taşır. Ancak İbn Fâris'in de daha güçlü bulduğu asıl etimolojik kök "l-e-k" (lam, hemze, kef) köküdür. Bu kökten türeyen "me'lek" (رسالة / mesaj) kelimesi, meleklerin varoluşsal işlevinin doğrudan "haber taşımak ve elçilik yapmak" olduğunu kanıtlar.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça köklerden (l-e-k) türetilme çabalarını kabul etmekle birlikte, "melek" kelimesinin İslam öncesi dönemde Arap yarımadasına komşu kültürlerden geçmiş köklü bir dînî terim (loanword) olduğunu savunur. İbranice "mal'âk" ve Süryanice "mal'akâ" (ܡܠܐܟܐ) kelimeleriyle birebir aynı olan bu sözcüğün, Sami dillerinde ortak bir "ilahi haberci" kavramını karşıladığını ve Kur'an'ın bu yerleşik terminolojiyi kullanarak evrensel teolojiyle bağ kurduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, melek kavramını görünmezlik ve saflık üzerinden tanımlar. Onlar, nefsi ve şehevi arzuları olmayan, tamamen akıl ve nurdan yaratılmış, Allah'ın emirlerini anında uygulayan ve asla isyan etmeyen rasyonel/ruhani varlıklardır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "melek" kavramıyla cahiliye zihninde yarattığı teolojik devrimi analiz eder. İslam öncesi Araplar, melekleri Tanrı'nın kızları veya aracı küçük ilahlar (şefaatçiler) olarak görürken; Kur'an bu ayetteki (ve devamındaki) diyalogla melekleri mutlak bilgiye sahip olmayan, Tanrı'nın otoritesini sorgulayamayan, sadece O'nu tesbih eden itaatkâr ve aciz "hizmetkârlar/memurlar" statüsüne indirger. Meleklerin Tanrı ile eşitliği fikri (şirk), bu kavramsal dönüşümle yerle bir edilir.

        Câilun (جَاعِلٌ)

        İbn Fâris, "c-a-l" (cim, ayn, lam) kökünün dilde "bir şeyi bir halden başka bir hale koymak, dönüştürmek, kılmak, ona bir işlev ve görev tayin etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Yoktan var etme anlamındaki "halk" (yaratma) fiilinden farklı olarak bu kök, tasarımsal bir atamayı ve statülendirmeyi ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, ayette "Hâlikun" (yaratacağım) yerine "Câilun" (kılacağım / tayin edeceğim) ism-i failinin kullanılmasının çok kritik bir teolojik nüans taşıdığını açıklar. Allah, meleklerle insanın salt biyolojik yaratılışını değil; onun yeryüzündeki kozmik fonksiyonunu, makamını ve "halifelik" statüsünü tartışmaktadır. "Ce'l", var olan bir varlığa felsefi ve hukuki bir misyon yüklemektir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin muzari (şimdiki/gelecek zaman) değil de ism-i fail (özne ismi - câilun) kalıbında gelmesini gramatikal bir kesinlik olarak yorumlar. Bu kalıp, eylemin (halife tayin etme işinin) ilahi iradede zaten kesinleştiğini, değişmez bir karar olduğunu ve meleklerle yapılan diyaloğun bir fikir alışverişinden ziyade, mutlak bir kararın ilanı ve meleklerin bu yeni duruma (insana) zihinsel olarak hazırlanması süreci olduğunu belirtir.

        Halîfeten (خَلِيفَةً)

        İbn Fâris, "h-l-f" (hı, lam, fe) kökünün asıl ve temel anlamının "birinin arkasından gelmek, onun yerini almak, ona vekalet etmek ve peş peşe sıralanmak" olduğunu tespit eder. "Ön" anlamındaki "kudm/kabl" kelimelerinin zıttı olan "arka/peş" anlamındaki "half" kelimesinden türeyen bu isim, zaman ve mekan içinde birinin gidişiyle boşalan yeri dolduran ardıl/vekil demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "halife" kavramını varoluşsal bir vekalet kurumu olarak tahlil eder. Ona göre insanın yeryüzünde halife olması, Allah'ın acizliğinden veya yokluğundan kaynaklanan bir vekalet değil; aksine, ilahi sıfatların (merhamet, adalet, inşa etme, bilme) yeryüzünde insan eliyle, sınırlı ve gölgeli bir boyutta tecelli ettirilmesidir. İnsan, Tanrı'nın yeryüzündeki iradesini temsil etmekle görevlendirilmiş yetkili bir memurdur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Kur'an tarihindeki ve tefsir geleneğindeki bağlamına işaret eder. "Halife" kelimesi, Allah'ın vekili anlamına gelebileceği gibi, "kendisinden önce yeryüzünde yaşamış, kan dökmüş ve helak olmuş (cinler veya başka insansı varlıklar gibi) önceki nesillerin yerine geçen/onların ardılı olan varlık" anlamına da gelebilir. Meleklerin "kan dökecek birini mi yaratacaksın?" itirazı, insanın bu önceki yıkıcı nesillerin (haleflerin) karanlık mirasını devraldığına dair tarihsel/mitolojik bir bilgiye dayandırılabilir.

        Patricia Crone, "halife" (khalifa) kavramının İslam'ın erken dönemindeki siyasi ve teolojik evrimini inceler. Ayetteki "Halifetullah" (Allah'ın Halifesi) kavramı, Emevi ve Abbasi halifeleri tarafından kendi mutlak siyasi otoritelerini meşrulaştırmak için gökten inmiş bir yetki belgesi gibi kullanılmıştır. Ancak Crone, kelimenin Kur'ani kökeninin doğrudan bir siyasi imparatorluk yöneticiliğini değil, insanın yeryüzündeki genel ontolojik sorumluluğunu (doğayı işleme, ahlakı ikame etme) kastettiğini analiz eder.

        Dücane Cündioğlu, halifeliği insanın felsefi trajedisi ve yüceliği olarak okur. Yeryüzünde halife olmak; irade sahibi olmak, seçebilmek, yapabilmek ve yıkabilmektir. Taşların ve meleklerin aksine, insan "hata yapabilme" özgürlüğüne sahip olduğu için halifedir. Bu makam, sadece bir onur değil, aynı zamanda evrenin tüm yükünü omuzlarında taşıyan ağır bir varoluşsal imtihandır (emanettir).

        Yufsidu (يُفْسِدُ)

        İbn Fâris, "f-s-d" (fe, sin, dal) kökünün "doğru ve dengeli olan durumdan çıkmak, bozulmak, çürümek ve haddi aşmak" anlamlarına geldiğini, bunun da "s-l-h" (sulh/düzen/barış) kökünün ontolojik zıttı olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "fesat" kavramını felsefi bir boyutta, evrendeki ilahi ölçünün (itidalin) insan eliyle bozulması olarak açıklar. Meleklerin insanın doğasına yönelik ilk tespiti, onun kendisindeki "irade ve özgürlük" gücünü kullanarak doğal ve ahlaki dengeyi (kozmosu) bozma (fesat çıkarma) potansiyeline sahip olduğudur.

        Toshihiko Izutsu, fesat eylemini Kur'an ahlak sisteminde insanın en temel negatif eğilimi olarak tahlil eder. Melekler, insana verilen "akıl ve özgür irade" kombinasyonunun, onu zorunlu olarak bencil arzulara (hevaya) sürükleyeceğini ve bunun da yeryüzünde kaçınılmaz bir kaosa (fesada) yol açacağını öngörmüşlerdir. Fesat, ahlaki pusulasını yitirmiş aklın yeryüzündeki dışavurumudur.

        Yesfiku (وَيَسْفِكُ)

        İbn Fâris, "s-f-k" (sin, fe, kef) kökünün dilde "bir sıvıyı şiddetle dökmek, akıtmak ve israf etmek" anlamına geldiğini belirtir. Bu kelime, su veya gözyaşı için kullanılabilse de, Arapçada en çok "haksız yere kan dökmek ve cinayet işlemek" (sefk-i dima) tamlamasıyla kalıplaşmış, şiddet ve saldırganlık bildiren bir fiildir.

        Râgıb el-İsfahânî, kan dökme (sefk) eyleminin, fesadın (bozgunculuğun) ulaştığı en somut, en vahşi ve en geri dönülemez nokta olduğunu vurgular. İnsan, arzusunu ve iktidarını yeryüzünde genişletmek (halifelik yetkisini suistimal etmek) için kendi türünü yok etmeyi (kan dökmeyi) meşru görecek kadar tehlikeli bir fıtrata sahiptir. Meleklerin dehşeti, bu potansiyel vahşettendir.

        Ed-Dimâe (الدِّمَاءَ)

        İbn Fâris, "d-m-y" (dal, mim, ye) kökünün dilde bedende dolaşan "kan" anlamına geldiğini tespit eder. Canlılığın ve hayatın en temel fiziksel sıvısıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kan (dem/dimâ) kavramının Kur'an'daki ve insanlık tarihindeki sembolik ağırlığını inceler. Kanın dökülmesi, sadece biyolojik bir sıvının akması değil; Tanrı'nın yarattığı canın (hayatın) kutsallığının, dokunulmazlığının ve yaşam hakkının ihlal edilmesidir. Meleklerin argümanı, insanın yeryüzündeki varlığının en büyük maliyetinin "insan hayatının bizzat insan eliyle hiçe sayılması" (savaşlar, cinayetler, zulümler) olacağı yönündeki korkutucu (ve tarihsel olarak doğrulanmış) bir tespittir.

        Nusebbihu (نُسَبِّحُ)

        İbn Fâris, "s-b-h" (sin, be, ha) kökünün dildeki asıl anlamının "suda hızla yüzmek, havada süzülmek, pürüzsüzce kaymak ve bir yörüngede engelsizce akıp gitmek" olduğunu belirtir. Yıldıza veya atlara hızlı hareketlerinden dolayı bu kökten isimler verilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tesbih" kavramının etimolojik kökenindeki bu "hızla yüzme/akma" eylemini teolojik bir boyuta taşır. Tesbih; varlığın Allah'ın iradesi doğrultusunda, O'nun koyduğu yörüngede (şeriatta/fıtratta) hiçbir itiraz, günah veya yavaşlama olmaksızın, suyun içinde kayarcasına mutlak bir uyum ve hızla itaat etmesidir. Meleklerin "biz seni tesbih ediyoruz" demeleri, "Biz senin iradene karşı en ufak bir sürtünme (isyan) göstermeden, senin emrettiğin yörüngede kusursuzca akıyoruz" demeleridir.

        Toshihiko Izutsu, meleklerin fıtratıyla insanın fıtratı arasındaki zıtlığı bu kelime üzerinden okur. Melekler, iradesiz ve pürüzsüz bir itaat makinesidir (tesbih ederler). İnsan ise iradelidir; yörüngeden çıkabilir, sürtünme yaratabilir ve kan dökebilir. Melekler, kendi kusursuz (ama statik) itaatleri varken, neden hata yapabilen (dinamik) ve kaotik bir varlığa (insana) ihtiyaç duyulduğunu felsefi olarak sorgulamaktadırlar.

        Ve Nukaddisu (وَنُقَدِّسُ)

        İbn Fâris, "k-d-s" (kaf, dal, sin) kökünün dilde "temizlemek, arındırmak, kutsamak, her türlü kirden ve noksanlıktan uzak tutmak" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Arthur Jeffery, "kuds/kuddus" kelimesinin kökeninin Sami dillerindeki dini literatüre dayandığını belirtir. Özellikle Aramice ve Süryanicede "k-d-ş" (Qaddish / ܩܕܝܫ) kökünün, Tanrı'nın aşkınlığını, kutsallığını ve yaratılmışlara benzemezliğini ifade eden en temel litürjik (ayin) terimi olduğunu kanıtlar. Kur'an, meleklerin dilinden bu kadim kutsama kelimesini kullanarak tevhidi tenzih geleneğini sürdürür.

        Râgıb el-İsfahânî, "takdis" eyleminin "tesbih" eyleminden farkını belirtir. Tesbih, Allah'ın emrine hızla uymak iken; takdis, Allah'ı mahlukata ait her türlü acziyetten, şirkten ve noksanlıktan dille ve kalple arındırmak, O'nun mutlak temizliğini (kutsallığını) ilan etmektir. Melekler, kendi varlıklarını Tanrı'yı yüceltmeye adadıklarını, yeryüzünü fesada boğacak insanın bu kutsal koroya zarar vereceğini öne sürmüşlerdir.

        A'lemu (أَعْلَمُ)

        İbn Fâris, "a-l-m" (ayn, lam, mim) kökünün "bir şeyin hakikatini mutlak olarak kavramak ve bilmek" olduğunu yineler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin ism-i tafdil (en üstünlük / kıyaslama derecesi) kalıbında (ef'alu / a'lemu) geldiğine dikkat çeker. "Ben daha iyi bilirim / en iyi ben bilirim" anlamındaki bu yapı, meleklerin sınırlı ve sadece sonuca (kan dökmeye) odaklı bilgilerini (ilimlerini), Allah'ın her şeyi kuşatan, insanın yaratılışındaki nihai gayeyi, sonsuz hikmeti ve insan aklının melekleri bile aşacak potansiyelini gören mutlak ve kuşatıcı bilgisiyle (A'lemu) ezer ve kıyaslanamaz kılar.

        Mâ Lâ Ta'lemûn (مَا لَا تَعْلَمُونَ)

        (Kelimenin kökeni ve bilme eylemi yukarıda tahlil edilmiştir.)

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonundaki "sizin bilmediğiniz şeyleri" vurgusunu felsefi bir kapanış olarak değerlendirir. Melekler insanın "defolarını" (fesat ve kan dökme) bilmekte haklıydılar; insan gerçekten de yeryüzünü kana buladı. Ancak Allah onlara "Siz yanılıyorsunuz, insan kan dökmez" demedi. Allah onlara, insanın içindeki o karanlık potansiyelin yanı sıra, evreni kavrayabilecek akla, aşkı tadabilecek bir kalbe, düşüp tekrar ayağa kalkabilecek (tövbe edebilecek) bir iradeye ve melekleri bile geride bırakacak bir tekamül gücüne (esmayı bilme kapasitesine) sahip olduğunu kastetti. "Sizin bilmediğiniz", çamurun içindeki o ilahi ışıktır. İrade, bedeli ağır da olsa, mutlak bir itaatten (meleklikten) daha değerlidir. İnsanın halifeliğinin ontolojik gerekçesi budur.

        Yorum

        İşleniyor...
        X