Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 29. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 29. Ayet

    هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Huve-lleżî ḣaleka lekum mâ fi-l-ardi cemî’an śümme-stevâ ile-ssemâ-i fesevvâhunne seb’a semâvât(in)(c) vehuve bikulli şey-in ‘alîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      O Allah ki yeryüzünde bulunan her şeyi sizin için yaratmış, sonra yukarıya yönelip yedi semâyı düzenlemiştir. O, her şeyi hakkıyla bilendir.

      O Allah ki yeryüzünde bulunan her şeyi sizin için yaratmış. Denilmiştir ki bu âyet-i kerîme bir öncekinin bağlantısı konumundadır. Yani yeryüzündeki her şeyi yaratan Allah'ı nasıl inkâr edersiniz, birliğine işaret eden her şeyi; zira yeryüzünde bulunan her şey Allah'ın birliğine kılavuzluk ettiğinden şüphe edilmez. Şöyle bir mânanın verilmesi de mümkündür. Yeryüzündeki her şeyi sizin için bir nimet olsun diye yaratan Allah'ı nasıl inkâr edersiniz? Halbuki bunu yapması için Allah üzerinde hiçbir hakkınız yoktu, yegâne amaç bütün bu nimetlere karşı O'na şükretmenizden ibaretti. Peki, nasıl olur da bu nimetlere mukabil yapacağınız teşekkürü O'ndan başkasına yöneltirsiniz! Bir başka mana da şöyle şekillenmiştir: Yeryüzünde olanları sizin için yaratmıştır, yani dünyada sizi imtihan etmesine vesile olması için; "O Allah ki hanginizin daha güzel davranışta bulunacağını ortaya koymak için ölümü ve hayatı yaratmıştır" mealindeki ilahi beyanda olduğu gibi. Ve bir de öbür alemde ceza ve mükafata kavuşturulmanız için. Şu halde yeniden dirilmeyi nasıl inkar edebilirsiniz? İnsanların eninde sonunda ölmek üzere dünyada yaratılmasının ve ahiretin gerçekleşmesi için de tekrar diriltilmesinin beyan edilmesinde hikmet vardır, bu hususun söz konusu edilmemesi ise hikmetin ortadan kalkması demektir.

      Müteşabihatın Te'vili: İstiva

      Sonra semaya yöneldi. Birkaç şekilde yorumlanmıştır. Denildi ki duman (gaz) yükseldi, "Sonra duman halinde bulunan semaya yöneldi" mealindeki ayet-i kerimesinde olduğu gibi. Yine denildi ki isteva (استوى) tamamlandı manasına gelir, "[Musa] yiğitlik çağına erişip gücünü tam olarak kazanınca" mealindeki beyanda görüldüğü üzere. Buradaki isteva (استوى) "temme" (تم) anlamına gelir; bir de isteva "istevla' (استولى) (hakimiyeti altına aldı) anlamına gelir, de denilmiştir.

      Bize göre sonra semaya istiva etti, "isteva ale'l-arş" (استوى على العرش) ve benzeri diğer ayetler: "Rabb'in geldi, melekler saf saf", "Onlar Allah'ın kendilerine gelmesini mi bekliyorlar" mealindeki ayetlerde bir hareket noktası belirlemek gerekir. Nitekim Müşebbihe'nin zannına göre bu tür ilahi beyanlarda birçok yaratığın vasıflanabileceği şekilde Cenab-ı Hakk'ın nitelendirilmesinin delili vardır. Gerçekte ise bu nevi ayetler birkaç ihtimal taşımaktadır. Birincisi Allah Teala'yı naslarda geldiği gibi nitelememiz, ama bunun yanında, kendisine nisbet edilen fiillerde başkasına benzemediğinin bilincini de taşımamızdır. Çünkü sen hiçbir şeyin Allah'ın benzeri olmadığına ve hiçbir şeyde O'na benzer bir özelliğin bulunamayacağına prensip olarak inanmaktasın. Şöyle ki herhangi bir şeydeki yaratılmışlık (hades) özelliği Allah'ın zatında bulunamayacağı gibi bir şeyin bir yönden Allah'a benzer görünümde bulunması da onun kıdemini gerektirmez. Yaratan ile yaratılanlar arasında ileri sürülebilecek bu tür telakkiler hem akıl hem de nakil açısından reddedilmiştir. Şunu da belirtmek gerekir ki Cenab-ı Hakk'ın bir fiille nitelendirilmesi halinde bu fiilin yaratılmışlara özgü ölçülerle değerlendirilmesi caiz değildir. Ayrıca O'nun hay, kadir, semi' ve basir oluşu benzer vasıflara yaratıklardan birinin sahip olması ile de Allah'ın zatında beşeri özellikler meydana gelmez. Bu münasebetlerin kökten reddedilmesi suretiyle yaratan ile yaratılan arasındaki benzerlik batıl olup ortadan kalkar ve sonuç olarak Allah'ın iradesi çerçevesinde naklin ve ilahi vahyin gerekliliği ortaya çıkar. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      İkincisi, bu tür ilahi beyanlarda sözü özet konumunda tutan, açıklamanın tamamına dolaylı olarak işaret eden ve bazı noktalarla yetinme özelliği taşıyan manaların bulunması da mümkündür. Mesela şu ayetlerde olduğu gibi: "Rabb'in geldi, melekler de ... ", yani "bi'l-meleki" (بالملك) (melekleri getirdi: gönderdi), "Sen ve Rabb'in gidin ve savaşın", "bi-rabbike" (بربك) (Rabb'inin yardımıyla) demektir. Çünkü Hz. Mısanın Rabb'inin yardımıyla savaşacağı bilindiğinden böyle anlaşılmıştır. Bunun gibi bir önceki ayette de meleklerin geldiği bilinmektedir. Sanki ilahi beyan bunu ifade etmektedir. Buradaki bakış açısını şu ayetler de desteklemektedir: "Melekler O'ndan emir almadan konuşmazlar, onlar sadece O'nun emriyle iş görürler", "Onlar Allah'ın kendilerine gelmesini mi bekliyorlar?". Burada ileri sürülen bakış açısını vuzuha kavuşturan hususlardan biri de şudur ki hiçbir kimse biraz önce geçen ayetlerde yer alan kelimelerden hakikat manasında Rabb'in gelmesine (ityan, meci') (اتيان، مجئ) inanmaz, hatta bunu tasavvur bile etmez; bunun gibi O'nun nüzûlünün (نزول) kafirlerin beklemesine bağlı kılındığını da kabul etmez. Gerçekte sözü edilen fiil meleklerin gelmesiyle ilgilidir. Şu ilahi beyanlarda da olduğu gibi: "Melekleri görecekleri gün, evet o gün günahkarlar için hiçbir sevinç haberi yoktur", "Biz melekleri mutlaka gerçekleşecek bir iş için indiririz ve bu durumda inkarcılara mühlet verilmesi mümkün değildir". Bizim ortaya koyduğumuz bu yaklaşımlarda, meleklerin Allah nezdindeki konumlarının büyük olduğunun işaretleri de bulunmaktadır.

      Söz konusu edilen semaya istiva beyanının bir benzeri de, "Rahman arşa istiva etmiştir" mealindeki ayette de mevcuttur. Burada iki bakış açısı söz konusudur. Birincisi arşın hükümranlık manasında, istivanın ise hükümranlıkta eksiği bulunmayan tam bir hakimiyet anlamında olmasıdır. Bunun yanında istila (الاستيلاء) hakimiyet altına alma, yani başkasına ait hiçbir hükümranlık ve yönetim hakkının bulunmaması da düşünülmelidir. İkincisi arşın yaratılmış alemin en yüksek ve en üst noktası konumunda bulunmasıdır. Nitekim insan zihni de arşı böyle tasavvur etmektedir. Buna göre Cenab-ı Hak mekanlardan münezzeh olma manasında bir yücelikle nitelendirilmiş olur. Aynı zamanda Allah mekanlar oluşmadan önce ne idi ise oluşmasından sonra da aynı olup hakimiyet, kudret ve mekanlardan münezzeh oluş manasında "her şeyin ötesinde olan en yüce konumdadır". Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.

      Burada zikrettiğimiz hususların özü şudur ki Allah'ın fiilini yaratıkların fiiliyle, O'nun niteliğini yine yaratıkların niteliği ile mukayese etmemeliyiz, çünkü O hiçbir şeyin kendisi gibi olmayacağını haber vermiştir.

      Yedi semayı düzenlemiştir. Allah Teala bir defasında yedi semayı düzenledi (sevva) (سوى), bir defasında da "yedi semayı yarattı (haleka) (خلق)", bir defasında yine "yedi semayı yarattı (قضاهن)", bir defasında da "göklerin sanatkarane yaratıcısı (بديع)" buyurmuştur, bunların hepsi aynı manaya gelmektedir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Halaka (خَلَقَ)

        İbn Fâris, h-l-k kökünün asıl anlamının bir şeyi pürüzsüz bir biçimde ölçmek, takdir etmek, miktarını ve sınırlarını kusursuzca belirlemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yaratma eyleminin (halk) hem yoktan var etme hem de mevcut olanı yeni bir forma sokma anlamını taşıdığını; bu ayette yeryüzündeki her şeyin insanlığın istifadesine sunulmak üzere büyük bir hikmetle dizayn edildiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, yaratma eyleminin Allah'ın rububiyetinin (rabliğinin) en temel göstergesi olduğunu; insanın yeryüzündeki varoluşsal güvenliğinin ve kullandığı tüm nimetlerin, ilahi kudretin bu mutlak yaratıcı iradesine borçlu olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "halaka leküm" (sizin için yarattı) ifadesinin Kur'an'ın insan merkezli (antroposentrik) evren tasavvurunu yansıttığını; yeryüzündeki ekolojik ve ontolojik tüm sistemin doğrudan insanın hizmetine, faydasına ve yaşam alanına uygun olarak tasarlandığını vurgular.

        Ard (الْأَرْضِ)

        İbn Fâris, e-r-d kökünün aşağıda bulunan, ayak basılan ve üzerinde durulan zemin manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, semanın zıddı olarak yeryüzünü, üzerinde biyolojik hayatın gerçekleştiği maddi alanı ifade ettiğini aktarır. Angelika Neuwirth, yeryüzü ve gökyüzü (arz ve sema) ikileminin Geç Antik Çağ kozmolojik metinlerinde evrenin bütünlüğünü ve ilahi egemenliğin kapsayıcılığını anlatan temel bir teolojik formül olduğunu belirtir.

        Cemî'an (جَمِيعًا)

        İbn Fâris, c-m-a kökünün dağınık olan parçaları bir araya getirmek, toplamak ve birleştirmek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin istisnasız bir şekilde "hepsi, bütünü" anlamına geldiğini aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin buradaki kullanımının ilahi lütfun kapsayıcılığını ve eksiksizliğini ifade ettiğini; doğadaki bilinen veya bilinmeyen, keşfedilmiş veya henüz keşfedilmemiş her zerrenin, insanın ontolojik ve biyolojik ihtiyaçları doğrultusunda bir bütün olarak hizmetine sunulduğunu vurgular.

        İstevâ (اسْتَوَى)

        İbn Fâris, s-v-y kökünün iki şeyin birbirine denk olması, doğruluk, eşitlik ve bir hedefe dümdüz, sapmadan yönelmek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin "ilâ" (e/a doğru) edatıyla kullanıldığında, iradenin ve gücün başka hiçbir şeye meşgul olmadan, aracısız ve doğrudan doğruya tek bir hedefe yönelmesi, o işe koyulması manasına geldiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin ilahi iradenin evrendeki bilinçli ve aşamalı tasarım sürecini yansıttığını; yaratılışın tesadüfi bir savrulma değil, aşamaları belirlenmiş (önce yeryüzü, sonra gökyüzü) mutlak bir gaye ve yönelim içerdiğini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin mekansal bir hareket veya yer değiştirme olmadığını, mutlak kudretin yaratıcı iradesini yeryüzü tasarımından sonra kozmik boyuta, gökyüzünün tanzimine odaklamasını ifade eden son derece soyut ve teolojik bir yönelme olduğunu belirtir.

        Semâ (السَّمَاءِ)

        İbn Fâris, s-m-v kökünün yükseklik, yücelik ve başın üstünde bulunan her şey manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insana göre yukarıda olan ve yeryüzünü bir kubbe gibi kuşatan yüksek alanı ifade ettiğini aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanice'deki "şemaya" kelimesiyle tarihi bir bağa sahip olup Sami dillerinde gökler, yüksekler ve ilahi alem anlamında ortak bir kökeni paylaştığını belirtir.

        Fe-sevvâhünne (فَسَوَّاهُنَّ)

        İbn Fâris, s-v-y kökünün bir şeyi düzeltmek, eğriliğini gidermek, mükemmel ve pürüzsüz hale getirmek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin bir şeye kusursuz, ölçülü ve dengeli bir form kazandırmak (tesviye etmek) olduğunu; ayette gökyüzünün kaostan uzak, muazzam bir kozmik mimariyle ve fiziksel yasalarla düzenlenişini ifade ettiğini aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin evrendeki ince ayarı ve estetik yetkinliği simgelediğini, gökyüzünün çatlak, kusur ve dengesizlik barındırmayan o görkemli mimarisinin doğrudan ilahi tesviyenin (düzenlemenin) bir eseri olduğunu vurgular.

        Seb'a (سَبْعَ)

        İbn Fâris, s-b-a kökünün yedi sayısı anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yedi rakamını ifade etmekle birlikte, Arap dilinde yedi, yetmiş, yedi yüz gibi sayıların bazen matematiksel bir nicelikten ziyade kesret (çokluk, sayısızlık) ve mükemmellik manasında kullanıldığını aktarır. Gabriel Said Reynolds, "yedi gök" motifinin Geç Antik Çağ'ın Yahudi ve Hıristiyan apokrif (gayriresmi) literatüründe ve Mezopotamya kozmolojisinde evrenin katmanlı ihtişamını, kutsallığını ve teolojik mükemmelliğini simgeleyen çok yaygın bir evrensel kavram olduğunu, Kur'an'ın da bu evrensel dili kullandığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ifadenin hem kozmolojik bağlamda fiziksel katmanlara veya yörüngelere işaret edebileceğini hem de gökyüzünün akıl almaz büyüklüğünü ve muazzam çeşitliliğini anlatan sembolik bir çokluk ifadesi olarak anlaşılabileceğini vurgular.

        Alîm (عَلِيمٌ)

        İbn Fâris, a-l-m kökünün bir şeyin aslına vakıf olmak, onu kesin bir bilgiyle kavramak ve diğerlerinden ayırmak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ismin fail (özne) kalıbından daha yoğun bir anlam taşıyan mübalağa sigasında olduğunu; eşyanın açık, gizli, içsel ve dışsal bütün hakikatini kuşatan mutlak bilgi sahibi manasına geldiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, ayetin sonundaki bu ismin, yaratma fiilleriyle (halk ve tesviye) kopturulamaz bir bağ içinde olduğunu; yeryüzündeki mikroskobik dengelerden gökyüzündeki makro kozmik katmanlara kadar her şeyi kusursuzca var eden gücün, doğal ve mantıksal olarak yarattığı her bir zerrenin işleyişini mutlak bir bilgiyle (ilim) kuşatması gerektiğini analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X