Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 28. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 28. Ayet

    كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتاً فَاَحْيَاكُمْۚ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Keyfe tekfurûne bi(A)llâhi vekuntum emvâten feahyâkum(s) śumme yumîtukum śumme yuhyîkum śumme ileyhi turce’ûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Nasıl olur da Allah'ı inkâr edersiniz? Oysaki siz bir zamanlar cansız iken O size hayat verdi. Günü gelince hayatınıza son verecek, sonra da sizi diriltecektir. Nihayet hepiniz O'nun huzuruna çıkarılacaksınız.

      Nasıl olur da Allah'ı inkâr edersiniz? Oysaki siz bir zamanlar cansız iken O size hayat verdi. Birkaç şekilde yorumlanır. Keyfe (كيف) yani Allah'tan başka put ve benzeri şeylere tapmak ve bunun hak olduğu konusunda nereden kesin bir delil elde ettiniz? Halbuki sözü edilen nesnelerden ne ölümden sonra hayat verme ne de hayat bahşettikten sonra öldürme fiilleri sâdır olmuştur.

      Denildi ki: Nasıl olur da inkâr edersiniz, öldükten sonra dirilmeyi? Oysaki siz bir zamanlar cansız iken, yani sperm halinde iken O size hayat verdi. Aslında siz ilk yaratılışı müşahede edip benimserken ölümden sonraki dirilmeyi ve hayata kavuşturulmayı nasıl inkâr edersiniz?

      Ahiret İnancının Aklî Delili

      Bir de şöyle denildi: Nasıl olur da inkâr edersiniz yeniden can verilmesini ve ölümden sonra diriltilmeyi? Halbuki belli bir sonuç belirlemeden yaratıkları mutlak mânada yok etmek için meydana getirmenin akıl açısından boş ve abes bir şey olduğu ortadadır, zira sadece yıkma zevki için bina yapan herkes abesle iştigal ettiği gibi belli bir hedef ve sonucu bulunmayan bir konuda gayret gösteren kimsenin boşuna uğraştığı veya şaka yaptığı da kesindir. Şu halde azîz ve celîl olan Allah'ın fiilini ne hakla abes konumunda tutarsınız? Çünkü Cenâb-ı Hak insanlar için bir ceza ve mükâfat günü yaratmasaydı onları ilkin meydana getirmekle abesle iştigal eden, şaka yöntemini benimseyen ve isabetli fiil yapmayı terkeden bir varlık olurdu. Gerçek şu ki Allah zâlimlerin ileri sürdükleri iddialardan yüce, pek yücedir.

      Nihayet hepiniz O'nun huzuruna çıkarılacaksınız. Yani O'nun huzuruna çıkarılacağınızı bilmektesiniz. Kur'ân'da geçen masir (مصير) ve "meab (مآب)" kelimeleri de aynı anlama gelir. İkinci olarak, "Sizin için hazırlanan gazaba döndürülüp götürüleceksiniz". Cenâb-ı Hak âyetin bu kısmı ile kâfirlere karşı kesin delil kullanarak kendilerini ilkin ölü iken yarattığını, ikinci ölüm halinden sonra da yeniden hayata kavuşturacağını haber vermektedir. Nihayet hepiniz O'nun huzuruna çıkarılacaksınız, sanki şöyle buyurmaktadır: Şunu da bilmelisiniz ki siz O'nun huzuruna çıkarılacaksınız.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 4883

        #4
        Keyfe (كَيْفَ)

        İbn Fâris, bu edatın "k-y-f" (kef, ye, fe) kökünden geldiğini ve dilde "bir şeyin durumu, hali, nasıllığı" hakkında soru sormak için kullanılan bir istifham (soru) zarfı olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "keyfe" kelimesinin bu ayetteki bağlamını belagat (retorik) sanatları üzerinden inceler. Ona göre bu kelime burada muhatabın halini öğrenmek amacıyla sorulmuş gerçek bir bilgi sorusu (istifham-ı hakikî) değildir. Aksine, insanın yoktan var edilişine dair bu kadar açık deliller ortadayken inkâr edebilmesinin akıl almazlığına yönelik derin bir şaşkınlık (taaccüb), kınama (tevbih) ve inkârı reddetme (istifham-ı inkârî) işlevi görür. "Hangi akılla, ne cüretle ve nasıl bir mantıkla inkâr ediyorsunuz?" şeklindeki sarsıcı bir uyarının başlangıcıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Kur'an'ın diyalojik üslubundaki yerine dikkat çeker. "Nasıl?" (keyfe) sorusu, muhatabı doğrudan kendi varoluşsal serüveni (yokluk, doğum, yaşam, ölüm) üzerinde rasyonel bir tefekküre ve kendi kendisiyle yüzleşmeye çağıran çok güçlü bir psikolojik ve felsefi giriş anıdır.

        Tekfurûne (تَكْفُرُونَ)

        İbn Fâris, "k-f-r" (kef, fe, ra) kökünün dilde "bir şeyi örtmek, gizlemek, saklamak" anlamına geldiğini belirtir. Nimetin üzerini örterek nankörlük etmenin de, tohumu toprağa gömmenin de bu kökle ifade edildiğini dilbilimsel olarak ortaya koyar.

        Râgıb el-İsfahânî, "küfür" kavramının bu ayetteki özel bağlamını "küfrân-ı nimet" (nankörlük) ile teolojik inkârın iç içe geçtiği bir durum olarak tanımlar. İnsanın ölü (cansız) bir madde iken kendisine hayat (can) verilmesi, en büyük ilahi nimettir. Dolayısıyla burada Allah'ı inkâr etmek (tekfurûne), sadece zihinsel bir inançsızlık değil, doğrudan kendi varlık nedenini, kendisine verilen o muazzam yaşam hediyesini (nimeti) küstahça örtbas etme ve büyük bir nankörlük sergileme eylemidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu fiille (tekfurûne) cahiliye aklına yönelttiği ontolojik eleştiriyi analiz eder. İnsan kendi hayatının kaynağını (Tanrı'yı) reddettiğinde, aslında kendi varoluşunun anlamını örtmekte (küfretmekte) ve kendini temelsiz bir hiçliğe mahkûm etmektedir. İnkâr, aklın gerçekliğe karşı işlediği en büyük ontolojik cinayettir.

        Dücane Cündioğlu, fiilin felsefi karşılığına eğilerek, "nasıl küfrediyorsunuz" sorusunun temelinde "kendinize yabancılaşmayı nasıl başarıyorsunuz" vurgusunun yattığını belirtir. İnsanın kendi yokluğunu ve sonradan var edildiğini bilmesine rağmen, Yaratıcı'yı reddedebilmesi (küfrü), varlığın şeffaflığına karşı çekilmiş kasıtlı ve hastalıklı bir perdedir.

        Billâhi (بِاللَّهِ)

        İbn Fâris, "e-l-h" (hemze, lam, he) kökünün dilde "kulluk etmek, sığınmak, aklın hayrete düşmesi ve yönelmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Allah isminin, varlığı zorunlu olan ve tüm mahlukatın ontolojik olarak yöneldiği en yüce yaratıcının özel ismi (ism-i has) olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, ismin başındaki "bâ" (bi) harf-i cerinin, inkâr (küfür) eyleminin nesnesini gösterdiğini açıklar. İnkâr edilen şey sıradan bir kavram veya kural değil; insanı yokluktan (emvât) varlığa (hayata) çıkaran mutlak kudretin ve şefkatin kaynağı olan "Allah"ın bizzat kendisidir. Cürmün büyüklüğü, inkâr edilen makamın azametiyle orantılıdır.

        Arthur Jeffery, kelimenin filolojik tarihi açısından Sami dillerindeki ortak kökenine işaret eder. Aramice ve Süryanicede kullanılan "Alâhâ" kelimesinin Arapçalaşmış hali olan bu ismin, o dönemin kültürel havzasında zaten "evrenin tek yaratıcısı" anlamında bilindiğini; Kur'an'ın bu ayette muhatabın kendi bildiği ve kabul ettiği o "Yaratıcı" mefhumu üzerinden onu mantıksal bir çelişkiyle (nasıl inkâr edersiniz diyerek) sıkıştırdığını savunur.

        Ve Kuntum (وَكُنتُمْ)

        İbn Fâris, "k-v-n" (kef, vav, nun) kökünün dilde "var olmak, meydana gelmek, oluşmak ve bir durumda bulunmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kuntum" (siz ... idiniz) şeklindeki geçmiş zaman fiilinin (nakıs fiil), insanın şu anki canlılık ve güç durumunun ezeli ve mutlak olmadığını, onun belirli bir zaman diliminde aciz ve bambaşka bir formatta bulunduğunu kanıtlayan sarsıcı bir tarihsel (veya biyolojik) yüzleşme ifadesi olduğunu vurgular. İnsan, kendi geçmişindeki "idi"liğini unuttuğu için kibre kapılmaktadır.

        Emvâten (أَمْوَاتًا)

        İbn Fâris, "m-v-t" (mim, vav, te) kökünün dilde "hareketin, hissin, canlılığın ve büyümenin tamamen kesilmesi, sükûnet" anlamına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "emvât" (ölüler) kavramının bu ayetteki özel kullanımını detaylandırır. Burada kastedilen ölüm, insanın yaşayıp ruhunu teslim etmesi anlamındaki ölüm değil; insanın yaratılmadan önceki mutlak yokluk hali, toprak (turab), çamur (tîn) veya nutfe (sperm) aşamasındaki cansız, ruhsuz, şuursuz ve inorganik madde halidir. İnsan, hayat serüvenine bu "cansızlık" (ölülük) noktasından başlamıştır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman ve varlık tasavvurunda "ölüm" kavramının nasıl kökten değiştirildiğini analiz eder. Cahiliye Arapları ölümü (mevt) sadece hayatın "mutlak sonu" ve hiçlik olarak görürken; Kur'an bu ayetle ölümü (cansızlığı) hayatın "başlangıç noktası" olarak kurgular. İnsan, hiçlikten/ölümden gelmiştir. Bu durum, insanın ontolojik kibrini (istiğna) temelinden yıkan ve onu Tanrı'nın mutlak bağımlısı haline getiren teolojik bir devrimdir.

        Fe Ahyâkum (فَأَحْيَاكُمْ)

        İbn Fâris, "h-y-y" (ha, ye, ye) kökünün "canlılık, diri olmak, büyüme, hareket ve ölümün tam zıttı" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihyâ" (diriltme, hayat verme) eyleminin if'âl babında geçişli bir fiil olduğuna ve doğrudan Allah'ın kudretini ifade ettiğine dikkat çeker. Cansız inorganik maddenin (toprağın/nutfenin) içine ruhun üflenmesi, bilincin ve biyolojik yaşamın var edilmesi işlemi sadece Allah'ın tekelindedir. Kelimenin başındaki "fâ" (fe) edatı (fâ-i ta'kibiyye), insanın o cansızlık (emvât) halinden ilahi bir müdahaleyle ve kusursuz bir sırayla "hayata" geçirildiğini gösterir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu diriltme fiilini insanın varoluşsal lütfu bağlamında değerlendirir. "Sizi diriltti/size hayat verdi" (ahyâkum) ifadesi, insanın şu an aldığı her nefesin, gördüğü her rengin ve düşündüğü her fikrin kendi mülkiyeti olmadığını, bizzat Allah'ın ona bahşettiği "ödünç bir hediye" olduğunu ilan eder. İnsanın aslı cansızlıktır; canlılık ise Yaratıcının sürekli işleyen bir lütfudur.

        Summe (ثُمَّ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapça gramerinde bu edatın "terâhî" (gecikme, zaman aralığı bırakarak sıralama) bildiren bir atıf harfi olduğunu kaydeder. Bir önceki "fâ" edatı hız ve hemenlik bildirirken, buradaki "summe" (sonra) edatı, insana bahşedilen o hayatın (ömrün) belirli bir süre, bir ecel miktarı devam edeceğini ve ardından kaçınılmaz bir sonraki aşamaya geçileceğini zihne nakşeden zaman bildiren edebi bir köprüdür.

        Yumîtukum (يُمِيتُكُمْ)

        İbn Fâris, "m-v-t" (mim, vav, te) kökünün canlılığın alınması olduğunu yineler.

        Râgıb el-İsfahânî, "imâte" (öldürme, canı alma) fiilinin yine if'âl babında ve etken bir fiil olarak doğrudan Allah'a nispet edilmesini teolojik bir eksende inceler. İnsanın dünyevi ömrünün sona ermesi rastgele bir biyolojik tükeniş, kör bir kader veya doğa olayı değildir; Allah'ın aktif bir "can alma/öldürme" eylemidir. Hayatı veren kudret, onu geri almaya da yegâne yetkili faildir.

        Angelika Neuwirth, bu fiilin Geç Antik Çağ pagan inançlarına karşı kurduğu polemik dilini analiz eder. Mekkeli müşrikler "Bizi ancak dehr (zaman) helak eder" diyerek ölümü zamanın akışına bağlayan fatalist (kaderci) bir inanca sahiptiler. Kur'an, "O sizi öldürür" (yumîtukum) diyerek ölümü dehrin elinden alır ve doğrudan kişisel, bilinçli ve aşkın bir Yaratıcı'nın mutlak iradesine (rububiyetine) bağlar.

        Summe Yuhyîkum (ثُمَّ يُحْيِيكُمْ)

        (Kök analizi yukarıda "h-y-y" maddesinde yapılmıştır.)

        Râgıb el-İsfahânî, ikinci kez gelen "ihyâ" (diriltme) fiilinin, eskatolojik (ahirete dair) dirilişi, yani "ba's" kavramını ifade ettiğini açıklar. İnsanın ölümden sonra bedenen ve ruhen yeniden inşa edilerek varlık sahnesine ikinci kez çıkarılmasıdır.

        Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi aklının en çok zorlandığı ve en şiddetle reddettiği teolojik kavramın bu "ikinci diriliş" (yuhyîkum) olduğunu vurgular. Çürümüş kemiklerin yeniden dirileceği fikri müşriklere imkansız geliyordu. Kur'an, bu muazzam cümlenin akışıyla (yokluk -> hayat -> ölüm -> yeniden hayat) tümdengelimsel bir mantık kurar: Sizi ilk başta mutlak yokluktan var eden ve can veren güç için, dağılmış bedeni ikinci kez toplamak ve diriltmek mantıken çok daha kolaydır. Bu, inkarı rasyonel olarak çökerten bir argümantasyondur.

        Summe İleyhi (ثُمَّ إِلَيْهِ)

        İbn Fâris, "ilâ" edatının dilde "yön, gaye, bir hedefe ulaşma ve son durak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, "ona / ona doğru" (ileyhi) vurgusunu ontolojik bir tamamlanma ve varlığın çemberinin kapanması olarak felsefi bir boyutta okur. Varlık Allah'tan gelmiş (innalillah) ve serüvenin sonunda yine zorunlu olarak O'na dönecektir (ileyhi raciun). Bu edat, insan iradesinin ve varlığının mutlak bir çekim merkezi (Tanrı) etrafında döndüğünü gösteren bir yön işaretidir. Hiçbir insan bu ilahi yörüngenin ve nihai varış noktasının dışına kaçamaz.

        Turce'ûn (تُرْجَعُونَ)

        İbn Fâris, "r-c-a" (ra, cim, ayn) kökünün asıl anlamının "başlangıç noktasına geri dönmek, aslî yerine rücu etmek, geriye çevrilmek ve hesap vermek için geri götürülmek" olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, fiilin meçhul (edilgen) kalıpta (turce'ûn / döndürüleceksiniz) gelmesinin teolojik ağırlığına dikkat çeker. Bu geri dönüş, insanın kendi özgür iradesiyle, isteyerek ve yürüyerek yapacağı bir tercih değildir. Ölüm ve dirilişin ardından insan, hesap vermek üzere ilahi mahkemeye zorunlu olarak, boyun eğmiş bir halde, kaçış imkanı olmaksızın "döndürülecektir/götürülecektir".

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin ayetin (ve insanın varoluşsal hikayesinin) finalini nasıl bağladığını analiz eder. Cansızlık (emvât), doğum (ahyâkum), ölüm (yumîtukum) ve kıyamet dirilişinden (yuhyîkum) oluşan bu dört aşamalı muazzam evrensel döngü, nihayetinde "rücu" (hesap vermek için huzura dönüş) ile taçlanır. Kur'an, insanın evrendeki serüveninin başıboş ve anlamsız bir biyolojik döngü olmadığını; "döndürülme" (turce'ûn) gerçeğiyle tüm eylemlerin ilahi terazide tartılacağı kusursuz bir adalet ve sorumluluk (hesap) sistemi olduğunu bu tek kelimeyle mühürler.

        Yorum

        İşleniyor...
        X