اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْـي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَاۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلاًۢ يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يراً وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يراًۜ وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 26. Ayet
Daralt
X
-
Şüphe yok ki Allah gerçeği açıklamak için sivri sinekle veya ondan daha basit bir şeyle misal getirmekten çekinmez. İman edenler bunun Rab'lerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler. İnkâr yolunu tutanlar ise, 'Allah bu misalle ne murad etmiştir?' derler. Allah böyle bir misalle nicelerini şaşırtır, nicelerini de doğru yola ulaştırır. Ancak onunla, zaten itaat altına girmeyenlerden başkasını şaşırtmaz.
Şüphe yok ki Allah gerçeği açıklamak için sivri sinekle veya ondan daha basit bir şeyle misal getirmekten çekinmez. Denildi ki bu ilâhî beyan -nihaî gerçeği bilen Allah'tır ya- kâfirlerin Resülullah'a (s.a.) söyledikleri bir söze karşı cevap olarak gelmiştir. Bazı müfessirlerin kaydettiğine göre şöyle demişlerdi: Senin Rabb'in basit hacimlere sahip bulunan, sivri olanı ve olmayanıyla birlikte sineği anmaktan çekinmiyor mu? Halbuki dünyadaki hükümdarlar böyle bir şeyi söz konusu etmekten hayâ eder? Bunun üzerine azîz ve celîl olan Allah, şüphe yok ki Allah [şundan] çekinmez buyurmuştur; çünkü yeryüzünün hükümdarları bu çelimsiz canlılara küçümseyen bir gözle bakar ve onları anmaya tenezzül etmezler. Yüce Allah ise bundan çekinmez, zira Cenâb-ı Hakk'ın birliğini, yaratıp geliştiriciliğini (rubûbiyyet) göstermesi açısından küçük cüsseli canlıları yaratmanın şaşkınlık veren fevkalâdeliği büyüklerini yaratmaktan çok daha önemlidir. Şöyle ki bütün insanlar bir araya toplanıp da sivri türünden olan veya olmayan bir sineği şekillendirmeye, onun için gerekli olan ağız, burun, el, ayak, mide ve dışkı yerini düzenlemeye çalışsalar güç yetiremezler. Ama onlar büyük cüsseli hayvanlar için bunu belki yapabilirler. Yeryüzünün hükümdarları sivri sineğin minyon oluşundan doğan bu fevkalâdeliğine bakmaya tenezzül etmemiş, ona sadece hakaret ve küçümseme nazarlarını atfetmişlerdir.
Kelâm âlimleri (ehl-i kelâm) hayâ kavramının Allah'a nisbet edilmesi konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Onların bir grubu bunun câiz olduğunu kabul etmiş ve bu kanaatini, "Allah'ın, saçları İslâm'da ağarmış birine azap uygulamaktan hayâ ettiğini" belirten bir habere dayandırmıştır. Bir de -daha önce yorumlarını yaptığımız üzere- tekebbür, istihzâ ve muhâdaa kavramları gibi istihyâ da Allah'a izâfe edilebilir. Diğer âlimler ise haya kavramının Allah'ın zâtına nisbet edilmesini câiz görmemiştir, çünkü onun içeriğinde çekinme, izzetinefis gibi psikolojik faktörler bulunmaktadır, Allah Teâlâ bunlardan münezzehtir. Tefsirini yapmakta olduğumuz hayâ ise burada rıza mânasına gelmektedir; hayâ aynı zamanda terk demektir (ترك), yani terketmez, bırakmaz.
İman edenler bunun Rab'lerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler. Yani âyette sözü edilen küçük cüsseli cisimlerin mesel olarak getirilmesinin hak olduğunu bilmişlerdir. Çünkü onlar bu tür yaratıklarda bulunan şaşkınlık verici özellikler, hikmetler ve inceliklere dikkat etmişlerdir.
İnkâr yolunu tutanlar ise, "Allah bu misal ile ne murad etmiştir?" derler. Çünkü bunlar o yaratıklarda bulunan fevkalâdelik ve hikmetlere değil, onların çelimsiz ve küçük oluşuna bakmışlardır.
Hidâyet ve Dalâlet
Allah böyle bir misal ile nicelerini şaşırtır, nicelerini de doğru yola ulaştırır. Ayetin bu kısmı Mu'tezile'nin hidâyet-dalâlet telakkisini çürütmektedir. Çünkü bu kısım kâfirlerin "Allah bu misal ile ne murad etmiştir" şeklindeki sorularına cevap teşkil etmekte ve şöyle demektedir: Allah bu misal ile birçok kimseyi şaşırtmayı, birçok kimseyi de doğru yola ulaştırmayı dilemiştir. Yani dalâleti tercih edeceğini bildiği kimseyi dalâlete sevketmiş, hidâyetini bildiği kimseyi de hidâyete iletmiştir. Herkesin seçip tercih edeceği şeyi murad etmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Mu'tezile mensupları ise Cenâb-ı Hak sözü edilen mesel ile herkesi hidâyete ulaştırmak istemiş, fakat onların bir kısmı bunu kabul etmemiştir demektedir. İkinci olarak Allah böyle bir misal ile nicelerini şaşırtır, yani dalâlet yoluna giren için bu fiili yaratmış, hidâyet yoluna giren için de hidâyet fiilini yaratmıştır. Biz bu konuyu daha önce açıklamıştık.
Ancak onunla zaten itaat altına girmeyenlerden başkasını şaşırtmaz. Yani bu mesel ile fâsıktan başkasını dalâlete sevketmez, çünkü fâsık bu tür mesellerin işaret ettiği fevkalâdelik ve inceliklere dikkat etmez.
Yorumu Yorumla
-
Yestahyî (يَسْتَحْيِي)
İbn Fâris, h-y-y kökünün hayat, canlılık ve beka anlamına geldiğini, haya (utanma) kelimesinin de utanan kişinin yüzündeki kanın çekilmesi veya toplanması şeklindeki fiziksel canlılık belirtisinden dolayı bu kökten türediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hayanın nefsin çirkin bir şeyden çekinmesi ve daralması manasına geldiğini; ancak bu fiil Allah için kullanıldığında antromorfik (insani) bir duyguyu değil, bir eylemi terk etmeme, geri durmama ve çekinmeme durumunu ifade ettiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın Tanrı tasavvurunda Allah'ın mutlak hakikati açıklarken beşeri yargılardan, insanların küçümsemelerinden veya alaylarından münezzeh olduğunu, bu fiilin ilahi otoritenin ciddiyetini vurguladığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, dönemin müşrikleri ve münafıkları tarafından Kur'an'da karınca, arı, sinek gibi küçük varlıkların misal verilmesinin alay konusu edilmesine karşılık, ilahi iradenin hakikati beyan etmede hiçbir beşeri kınamadan "çekinmeyeceğini" ilan eden çok güçlü bir teolojik özgüven ve meydan okuma ifadesi olduğunu vurgular.
Yadribe (يَضْرِبَ)
İbn Fâris, d-r-b kökünün asıl anlamının vurmak, bir şeyi diğerine şiddetle çarpmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "darb-ı mesel" (örnek getirmek) tabirinin, bir hakikati veya soyut bir manayı muhatabın zihnine çarparak, derin bir iz bırakacak şekilde somutlaştırmak anlamına geldiğini aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu eylemin salt bir açıklama veya anlatma fiili olmadığını; muhatabın idrakini sarsan, zihinsel uyuşukluğu kırıp dağıtan sarsıcı ve nüfuz edici bir edebi tasvir gücünü simgelediğini ifade eder.
Meselen (مَثَلًا)
İbn Fâris, m-s-l kökünün iki şeyin birbirine benzemesi ve bir şeyin vasfı manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, soyut ve anlaşılması güç bir hakikati, duyularla algılanabilen somut bir benzeri üzerinden anlatma sanatı olduğunu aktarır. Angelika Neuwirth, mesel veya parabol kullanımının Geç Antik Çağ retoriğinde ve dini metinlerinde çok yaygın bir pedagojik araç olduğunu, Kur'an'ın bu edebi formu kullanarak derin teolojik gerçekleri Arap toplumunun gündelik algısına ustalıkla tercüme ettiğini belirtir.
Beûdah (بَعُوضَةً)
İbn Fâris, b-a-d kökünün bir şeyin bir kısmı, bazısı ve ayrılmış parçası manasına geldiğini; sivrisineğin de cüssesinin küçüklüğü ve adeta küçük bir parça (ba'd) gibi görünmesi sebebiyle bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hacimsel olarak son derece küçük ancak yaradılışındaki sanat ve karmaşıklık açısından devasa bir ilahi kudret delili olan bu canlıya dikkat çeker. Prof. Dr. Hidayet Aydar, sivrisinek imgesinin ayetteki kullanımının, müşriklerin büyüklük, güç ve görkem üzerine kurulu kibirli değer yargılarını yerle bir ettiğini; Allah'ın sanatının ve hikmetinin, küçümsenen en ufak bir varlıkta bile kusursuzca tecelli ettiğini gösteren evrensel bir ibret vesikası olduğunu vurgular.
Âmenû (آمَنُوا)
İbn Fâris, e-m-n kökünün güvenmek, emniyet hissetmek ve kalbin tasdik etmesi anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın iç dünyasında huzur bularak gerçeği tereddütsüz kabul etmesi olduğunu aktarır. Toshihiko Izutsu, bu fiilin, inananların verilen örnek karşısında zihinsel bir kargaşaya düşmeden ilahi mesaja mutlak bir teslimiyet ve güvenle yaklaştıklarını nitelediğini ifade eder.
Ya'lemûn (يَعْلَمُونَ)
İbn Fâris, a-l-m kökünün bir şeyin hakikatine vakıf olmak ve onu kesin bir bilgiyle kavramak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilmin eşyanın gerçeğini idrak etmek olduğunu aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, imanın salt körü körüne bir inanç olmadığını, ayette "inanırlar" yerine "bilirler" (ya'lemûn) fiilinin kullanılmasının, samimi bir kalbin ilahi hikmeti okumada en üstün idrak ve kesin bilgi (epistemolojik) seviyesine ulaştığını gösterdiğini detaylandırır.
Hakk (الْحَقُّ)
İbn Fâris, h-k-k kökünün asıl anlamının sabit olmak, sarsılmamak, değişmemek ve mutlak gerçeklik olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, gerçeğe tamı tamına uyan, hikmetin gereği olan ve ontolojik bir kesinlik taşıyan söz, inanç ve durum manasına geldiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, hakk kavramının Kur'an'da batılın mutlak zıddı olduğunu; müminlerin o küçük sivrisinek örneğinin ardındaki yüce ilahi kastı ve değişmez gerçekliği anında idrak edebildiklerini, zira onların varoluşsal bir güven zemininde durduklarını analiz eder.
Rabbihim (رَبِّهِمْ)
İbn Fâris, r-b-b kökünün sahip olmak, ıslah etmek, korumak ve kemale erdirmek anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir şeyi kademe kademe geliştirip terbiye eden mutlak sahip manasına geldiğini aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, müminlerin bu örneği değerlendirirken doğrudan Allah'ın sevgi dolu, yol gösterici ve terbiye edici (Rab) sıfatına sığındıklarını, bu aidiyetin onların algılarını berraklaştırdığını vurgular.
Keferû (كَفَرُوا)
İbn Fâris, k-f-r kökünün örtmek, gizlemek ve üstünü kapatmak anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hakkın ve ilahi delillerin üstünü kibirle örtmek manasına geldiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, küfrün Kur'an ahlakında pasif bir bilgisizlik değil, ilahi mesajı ve hikmeti (sivrisinek meselini) bile isteye anlamsızlaştırma ve örtbas etme çabası taşıyan aktif bir ontolojik isyan olduğunu detaylandırır.
Yekûlûn (يَقُولُونَ)
İbn Fâris, k-v-l kökünün aslen ağızdan çıkan söz, bir meramı dille ifade etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, içsel düşüncenin söze dökülmesi olduğunu aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu fiilin münafık/müşrik psikolojisini yansıttığını, onların tefekkür etmek yerine anında yüzeysel, reaksiyoner ve inkarcı bir söylem üreterek hakikatten kaçtıklarını ifade eder.
Erâde (أَرَادَ)
İbn Fâris, r-v-d kökünün bir şeyi aramak, peşine düşmek, istemek ve irade etmek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, iradenin nefsin bir şeye meyletmesi, kastetmesi ve yönelmesi olduğunu; ayette inkarcıların "Allah bununla ne kastetti?" şeklindeki kullanımlarının, ilahi iradeyi anlama çabasından ziyade, verilen örneği anlamsız bulduklarını gösteren alaycı ve küstah bir istifham (soru) içerdiğini aktarır.
Yudıllu (يُضِلُّ)
İbn Fâris, d-l-l kökünün yoldan çıkmak, kaybolmak, hidayetten uzaklaşmak ve şaşkınlık anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bilerek veya bilmeyerek doğru hedeften sapmak manasına geldiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, Allah'ın saptırması eyleminin keyfi bir determinizm olmadığını; insanın ilahi mesajı inatla reddetmesi, sivrisinek gibi bir örnekte bile kibirlenip alay etmesi neticesinde, kendi ahlaki tercihinin ontolojik faturası olarak o sapkınlık girdabında yalnız bırakılması olduğunu analiz eder.
Kesîran (كَثِيرًا)
İbn Fâris, k-s-r kökünün azın zıddı olarak çokluk, fazlalık ve sayıca üstünlük manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sayı veya miktar bakımından büyük bir topluluğu ifade ettiğini aktarır.
Yehdî (يَهْدِي)
İbn Fâris, h-d-y kökünün öne düşmek, rehberlik etmek ve birini varmak istediği yere ulaştırmak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, lütuf, incelik ve şefkatle doğru yola yönlendirmek olduğunu aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, aynı meselin (sivrisinek örneği) iki zıt gruba iki farklı ontolojik etki yaptığını; kalbi hakikate kapalı olanlarda sapkınlığı artırırken, samimi olanlarda bu örneğin ilahi sanatın idrakine ve sarsılmaz bir iman artışına (hidayet) vesile olduğunu ifade eder.
Fâsikîn (الْفَاسِقِينَ)
İbn Fâris, f-s-k kökünün asıl anlamının bir şeyin sınırından veya kabuğundan dışarı çıkması (örneğin taze hurmanın kabuğunu yırtıp çıkması) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin İslam terminolojisinde fıtratın sınırlarını aşmak, şeriatın ve ahlakın dışına çıkmak, ilahi itaatten isyan alanına geçmek manasına geldiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, fısk kavramının Kur'an'da salt ritüel bir günah olmadığını; kişinin Yaratıcı ile olan ontolojik sözleşmesini bilinçli bir kargaşa ve isyanla yırtıp atmasını, mutlak bir varoluşsal anarşizmi temsil ettiğini detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonundaki bu isimlendirmenin çok kritik olduğunu; Allah'ın verdiği örnekle sapanların sıradan bilgisiz insanlar değil, en başından beri ilahi yasalara başkaldırmayı, kibri ve fıtrattan (kabuktan) çıkmayı (fıskı) bir yaşam tarzı haline getirmiş olan inatçı bozguncular olduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla