Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 26. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 26. Ayet

    اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْـي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَاۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلاًۢ يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يراً وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يراًۜ وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnna(A)llâhe lâ yestahyî en yadribe meśelen mâ be’ûdaten femâ fevkahâ(c) feemme-lleżîne âmenû feya’lemûne ennehu-lhakku min rabbihim(s) veemme-lleżîne keferû feyekûlûne mâżâ erâda(A)llâhu bihâżâ meśelen yudillu bihi keśîran veyehdî bihi keśîra(n)(c) vemâ yudillu bihi ille-lfâsikîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Şüphe yok ki Allah gerçeği açıklamak için sivri sinekle veya ondan daha basit bir şeyle misal getirmekten çekinmez. İman edenler bunun Rab'lerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler. İnkâr yolunu tutanlar ise, 'Allah bu misalle ne murad etmiştir?' derler. Allah böyle bir misalle nicelerini şaşırtır, nicelerini de doğru yola ulaştırır. Ancak onunla, zaten itaat altına girmeyenlerden başkasını şaşırtmaz.

      Şüphe yok ki Allah gerçeği açıklamak için sivri sinekle veya ondan daha basit bir şeyle misal getirmekten çekinmez. Denildi ki bu ilâhî beyan -nihaî gerçeği bilen Allah'tır ya- kâfirlerin Resülullah'a (s.a.) söyledikleri bir söze karşı cevap olarak gelmiştir. Bazı müfessirlerin kaydettiğine göre şöyle demişlerdi: Senin Rabb'in basit hacimlere sahip bulunan, sivri olanı ve olmayanıyla birlikte sineği anmaktan çekinmiyor mu? Halbuki dünyadaki hükümdarlar böyle bir şeyi söz konusu etmekten hayâ eder? Bunun üzerine azîz ve celîl olan Allah, şüphe yok ki Allah [şundan] çekinmez buyurmuştur; çünkü yeryüzünün hükümdarları bu çelimsiz canlılara küçümseyen bir gözle bakar ve onları anmaya tenezzül etmezler. Yüce Allah ise bundan çekinmez, zira Cenâb-ı Hakk'ın birliğini, yaratıp geliştiriciliğini (rubûbiyyet) göstermesi açısından küçük cüsseli canlıları yaratmanın şaşkınlık veren fevkalâdeliği büyüklerini yaratmaktan çok daha önemlidir. Şöyle ki bütün insanlar bir araya toplanıp da sivri türünden olan veya olmayan bir sineği şekillendirmeye, onun için gerekli olan ağız, burun, el, ayak, mide ve dışkı yerini düzenlemeye çalışsalar güç yetiremezler. Ama onlar büyük cüsseli hayvanlar için bunu belki yapabilirler. Yeryüzünün hükümdarları sivri sineğin minyon oluşundan doğan bu fevkalâdeliğine bakmaya tenezzül etmemiş, ona sadece hakaret ve küçümseme nazarlarını atfetmişlerdir.

      Kelâm âlimleri (ehl-i kelâm) hayâ kavramının Allah'a nisbet edilmesi konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Onların bir grubu bunun câiz olduğunu kabul etmiş ve bu kanaatini, "Allah'ın, saçları İslâm'da ağarmış birine azap uygulamaktan hayâ ettiğini" belirten bir habere dayandırmıştır. Bir de -daha önce yorumlarını yaptığımız üzere- tekebbür, istihzâ ve muhâdaa kavramları gibi istihyâ da Allah'a izâfe edilebilir. Diğer âlimler ise haya kavramının Allah'ın zâtına nisbet edilmesini câiz görmemiştir, çünkü onun içeriğinde çekinme, izzetinefis gibi psikolojik faktörler bulunmaktadır, Allah Teâlâ bunlardan münezzehtir. Tefsirini yapmakta olduğumuz hayâ ise burada rıza mânasına gelmektedir; hayâ aynı zamanda terk demektir (ترك), yani terketmez, bırakmaz.

      İman edenler bunun Rab'lerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler. Yani âyette sözü edilen küçük cüsseli cisimlerin mesel olarak getirilmesinin hak olduğunu bilmişlerdir. Çünkü onlar bu tür yaratıklarda bulunan şaşkınlık verici özellikler, hikmetler ve inceliklere dikkat etmişlerdir.

      İnkâr yolunu tutanlar ise, "Allah bu misal ile ne murad etmiştir?" derler. Çünkü bunlar o yaratıklarda bulunan fevkalâdelik ve hikmetlere değil, onların çelimsiz ve küçük oluşuna bakmışlardır.

      Hidâyet ve Dalâlet

      Allah böyle bir misal ile nicelerini şaşırtır, nicelerini de doğru yola ulaştırır. Ayetin bu kısmı Mu'tezile'nin hidâyet-dalâlet telakkisini çürütmektedir. Çünkü bu kısım kâfirlerin "Allah bu misal ile ne murad etmiştir" şeklindeki sorularına cevap teşkil etmekte ve şöyle demektedir: Allah bu misal ile birçok kimseyi şaşırtmayı, birçok kimseyi de doğru yola ulaştırmayı dilemiştir. Yani dalâleti tercih edeceğini bildiği kimseyi dalâlete sevketmiş, hidâyetini bildiği kimseyi de hidâyete iletmiştir. Herkesin seçip tercih edeceği şeyi murad etmiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Mu'tezile mensupları ise Cenâb-ı Hak sözü edilen mesel ile herkesi hidâyete ulaştırmak istemiş, fakat onların bir kısmı bunu kabul etmemiştir demektedir. İkinci olarak Allah böyle bir misal ile nicelerini şaşırtır, yani dalâlet yoluna giren için bu fiili yaratmış, hidâyet yoluna giren için de hidâyet fiilini yaratmıştır. Biz bu konuyu daha önce açıklamıştık.

      Ancak onunla zaten itaat altına girmeyenlerden başkasını şaşırtmaz. Yani bu mesel ile fâsıktan başkasını dalâlete sevketmez, çünkü fâsık bu tür mesellerin işaret ettiği fevkalâdelik ve inceliklere dikkat etmez.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 4901

        #4
        İnnallâhe (إِنَّ اللَّهَ)

        İbn Fâris, "Allah" lafzının dayandığı "e-l-h" kökünün dilde "yönelmek, sığınmak ve kulluk etmek" anlamlarına geldiğini, her varlığın ontolojik olarak O'na muhtaç olması hasebiyle bu ismin en yüce otoriteyi ifade ettiğini belirtir. Cümlenin başındaki "inne" (şüphesiz, muhakkak ki) edatının ise, dilde tekit (pekiştirme) işlevi görerek, peşinden gelecek olan ilahi beyanın doğruluğunu her türlü şüpheden arındırdığını ve kesinleştirdiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "Allah" isminin, bütün kemal sıfatlarını kendisinde toplayan Yüce Yaratıcı'nın özel ismi (ism-i has) olduğunu belirtir. Bu ayette mesel (örnek) getirme eyleminin doğrudan "Allah" ismine nispet edilmesi ve "inne" ile pekiştirilmesi, münafıkların ve müşriklerin zihnindeki "Büyük ve yüce bir Tanrı, sivrisinek gibi basit bir varlığı örnek verir mi?" şeklindeki kibrin ve yanılgının doğrudan ilahi otorite tarafından reddedilmesidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilminde bu yapının önemine değinir. Vahyin dilinde Allah'ın doğrudan kendi ismini zikrederek söze başlaması, hem muhatabın dikkatini en üst düzeye çıkarmak (tenbih) hem de verilecek olan örneğin (meselin) arkasındaki failin mutlak hikmet sahibi olduğunu ilan etmektir.

        Lâ yestahyî (لَا يَسْتَحْيِي)

        İbn Fâris, bu fiilin dayandığı "h-y-y" (ha, ye, ye) kökünün dildeki temel anlamının "hayat, canlılık ve yaşamak" olduğunu tespit eder. "Hayâ" (utanmak, çekinmek) kelimesinin de bu kökten türediğini belirten İbn Fâris, bunun etimolojik gerekçesini şöyle açıklar: İnsan utandığında, ruhsal bütünlüğünü (hayatını) ve onurunu korumak için kendi içine çekilir, geri durur. Dolayısıyla hayâ, manevi bir hayatta kalma refleksidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hayâ" kavramını insan ve Allah açısından iki farklı düzlemde inceler. İnsanda hayâ, çirkin bir iş yapmaktan dolayı nefsin daralması ve geri durmasıdır ki bu erdemdir. Ancak Allah için "utanmak/çekinmek" söz konusu olamaz. Allah'ın "lâ yestahyî" (çekinmez/hayâ etmez) fiiliyle nitelenmesi, O'nun hakikati beyan ederken, insanların sığ değer yargılarına veya kınamalarına bakarak bir gerçeği açıklamaktan geri durmayacağı, hakikati örtbas etmeyeceği anlamına gelen teolojik bir tenzihtir (arındırmadır).

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "hayâ" kavramına getirdiği ahlaki dönüşümü analiz eder. Cahiliye toplumunda hayâ, kabile onurunu zedeleyecek durumlardan çekinmek (örneğin güçsüz görünmekten veya basit şeylerle muhatap olmaktan utanmak) şeklindeydi. Kur'an, müşriklerin "Tanrı sivrisinekten bahsetmekten utanmıyor mu?" şeklindeki o kabilevi ve aristokratik kibrine karşı bu fiili kullanarak; ilahi ahlakta "gerçeği söylemekten çekinmenin" (lâ yestahyî) bir kusur değil, mutlak bir hikmet ve şeffaflık olduğunu ilan eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel ve sosyolojik nüzul (iniş) ortamına dikkat çeker. Yahudiler, müşrikler veya münafıklar; Kur'an'da sinek, örümcek, arı gibi küçük canlıların örnek verilmesini kendi kurguladıkları "aşkın Tanrı" tasavvuruna yakıştıramamış ve bunu bir alay konusu yapmışlardır. "Lâ yestahyî" fiili, bu elitist itirazlara karşı Kur'an'ın geliştirdiği en sert ve net polemik kalkanıdır: Allah, hakikati öğretmek için hiçbir nesneyi araç kılmaktan çekinmez.

        Yadribe (يَضْرِبَ)

        İbn Fâris, "d-r-b" (dat, ra, be) kökünün dilde "vurmak, çarpmak, iki şeyi birbirine şiddetle temas ettirmek ve bir şeyi belirginleştirmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Altın veya gümüşe damga vurmaya "darb-ı sikke" denilmesi de, izin veya şeklin madene kazınmasından ileri gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "darb" eyleminin "mesel" (örnek) kelimesiyle birlikte kullanılmasının (darb-ı mesel), edebi ve bilişsel bir sanat olduğunu açıklar. Darb, sadece fiziksel bir vurma değil; zihindeki kapalı ve soyut bir manayı, herkesin bildiği somut bir örneğin üzerine şiddetle ve kalıcı bir şekilde "damgalamak", o manayı muhatabın şuuruna adeta kazımaktır.

        Dücane Cündioğlu, "darb-ı mesel" tamlamasını felsefi bir uyanış eylemi olarak okur. Kur'an bir örnek "getirmez" veya "söylemez"; bir örneği "darb eder" (vurur). Bu fiil seçimi, hakikatin muhatabın zihnine uysalca sunulmadığını, aksine uyuyan veya itiraz eden bilince sarsıcı, çarpıcı ve uyanışa zorlayıcı bir şekilde "indirildiğini" (vurulduğunu) gösteren muazzam bir psikolojik eylemdir.

        Meselen (مَثَلًا)

        İbn Fâris, "m-s-l" (mim, peltek se, lam) kökünün "iki şey arasındaki benzerlik, denklik, bir şeyin durumunu başka bir nesne üzerinden tasvir etmek" anlamına geldiğini yineler.

        Angelika Neuwirth, mesel (parable/örneklem) formunun Geç Antik Çağ'ın homiletik (vaaz ve hitabet) geleneğindeki merkezi rolünü inceler. Kur'an'ın mesel kullanması, dönemin dinleyici kitlesinin en çok aşina olduğu ve etkilendiği edebi-dini pedagojiyi sürdürdüğünü gösterir. Kur'an, karmaşık teolojik gerçekleri, bedevinin çadırında veya tüccarın pazarında gördüğü nesneler (meseller) üzerinden açıklayarak aşkın olanı (ilahi hakikati) içkin olana (gündelik hayata) tercüme eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, mesel kelimesinin Arap dilindeki işlevine değinerek, bunun sıradan bir hikaye olmadığını; içinde ahlaki bir ders, derin bir hikmet ve tümdengelimsel bir mantık barındıran "kavramsal bir model" olduğunu belirtir. Allah'ın sivrisineği mesel kılması, varlıktaki sanatın büyüklüğünün kütlesel hacimle değil, içindeki kusursuz tasarımla ölçüldüğünü gösteren bir modellemedir.

        Mâ (مَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu kelimenin gramatikal işlevini tefsir geleneğindeki yaklaşımlarla açıklar. Buradaki "mâ" edatı, ya "herhangi bir şey" anlamında mübhem (belirsiz) bir isimdir ya da peşinden gelen "sivrisinek" kelimesini tekit eden (pekiştiren) "mâ-i zâide"dir. Her iki durumda da dildeki işlevi; verilecek örneğin küçüklüğünü, rastgeleliğini ve muhatabın gözündeki değersizliğini daha da genelleştirerek vurgulamaktır (her ne olursa olsun anlamında).

        Beûdaten (بَعُوضَةً)

        İbn Fâris, kelimenin "b-a-d" (be, ayn, dat) kökünden geldiğini ve dilde "bir bütünün parçası, cüzü, ufak bir kısmı" anlamına geldiğini tespit eder. Sivrisineğe (beûda) bu ismin verilmesinin etimolojik gerekçesi, onun hacim olarak son derece küçük, ufak ve adeta varlığın gözle zor görülen zayıf bir "parçası" (ba'zı) olmasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, Kur'an'da fillerden, develerden veya devasa dağlardan bahsedildiği gibi "sivrisinek"ten de bahsedilmesinin ontolojik eşitliğine dikkat çeker. Yaratma (halk) eylemi açısından, devasa bir filin anatomisi ile bir sivrisineğin kanadındaki kompleks sistem arasında ilahi kudret açısından hiçbir fark yoktur. Allah'ın onu örnek seçmesi, müşriklerin kütleye (büyüklüğe) tapan ilkel ve sığ zihinlerini, tasarımdaki ince hikmete (mikro kozmosa) çekme çabasıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel polemik bağlamını inceler. Müşrikler ve Yahudiler, Kur'an'ın örümcek ve sinek gibi varlıkları örnek vermesini alaya alıp, "Muhammed'in Tanrısı sineklerden bahsediyor" diyerek vahyi itibarsızlaştırmaya çalışmışlardır. Kur'an, bu "sivrisinek" (beûda) kelimesiyle onların bu nobran alaylarına adeta meydan okur ve onların küçümsediği o en küçük organizmanın bile, tüm insanlık bir araya gelse yaratılamayacak eşsiz bir ilahi sanat eseri (mucize) olduğunu yüzlerine çarpar.

        Fevkahâ (فَوْقَهَا)

        İbn Fâris, "f-v-k" (fe, vav, kaf) kökünün dilde "bir şeyin üstünde olmak, ondan daha yukarıda veya daha ileri bir derecede bulunmak, onu aşmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu kelimenin "sivrisinek ve onun fevkinde/üstünde olanlar" şeklindeki kullanımının tefsirlerdeki iki zıt ve çarpıcı yorumunu aktarır. Birinci yoruma göre "fevk" hacimsel büyüklüktür; yani sivrisinek ve ondan daha büyük olan (sinek, örümcek vb.) her şeydir. İkinci ve dilbilimsel olarak daha güçlü yoruma göre ise "fevk", küçüklükte, zayıflıkta ve değersizlikte onu da "aşan", ondan daha da küçük ve mikroskobik olan şeyler demektir. Yani Allah, sivrisineği veya ondan bile daha ufak bir şeyi örnek vermekten çekinmez.

        Fe Emmellezîne (فَأَمَّا الَّذِينَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "emmâ" edatının dilde tafsil (detaylandırma) ve şart bildirdiğini, "fâ" harfi ile bağlandığında, verilen genel bir hükmü veya meseli, muhatapların vereceği farklı tepkilere göre iki veya daha fazla kategoriye ayırıp detaylandırmaya (tasnife) başladığını kaydeder. İnsanların ilahi mesel karşısındaki tutumları bu edatla iki ana kampa bölünür.

        Âmenû (آمَنُوا)

        İbn Fâris, "e-m-n" (hemze, mim, nun) kökünün "tasdik etmek, güven duymak ve sükûnet bulmak" olduğunu yineler. İman eylemi, bu bağlamda sadece Tanrı'nın varlığına inanmak değil, O'nun gönderdiği mesellerdeki hikmeti tereddütsüz kabul edip kalbin tatmin olmasıdır.

        Fe Ya'lemûne (فَيَعْلَمُونَ)

        İbn Fâris, "a-l-m" (ayn, lam, mim) kökünün "bilmek, idrak etmek, gerçeği kavramak" olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, buradaki bilme eyleminin (ya'lemûn), körü körüne bir kabul değil, aklî ve kalbî bir idrak (ilim) süreci olduğunu belirtir. Müminler, sivrisinek örneğini duyduklarında "bilgisizce" itaat etmezler; aksine bu meselin arkasındaki ilahi hikmeti, yaratılıştaki kusursuz ölçüyü "bilir/kavrarlar". İman, bu ayette cehaletin değil, bilginin ve idrakin (ilmin) temeli olarak konumlandırılır.

        Toshihiko Izutsu, iman ile bilgi (ilim) arasındaki bu organik bağa dikkat çeker. Kur'an'ın epistemolojisinde (bilgi felsefesinde) iman, aklı devre dışı bırakan bir dogma değil; aklın, varlıktaki gizli gerçekliği (sivrisinekteki sanatı) "bilmesini" sağlayan fıtri bir aydınlanma sürecidir. Müminler, meseli duyduklarında şüpheye değil, "bilgiye" (ilme) ulaşırlar.

        Ennehul-Hakku (أَنَّهُ الْحَقُّ)

        İbn Fâris, "h-k-k" (ha, kaf, kaf) kökünün asıl anlamının "bir şeyin sabit olması, sarsılmazlığı, değişmez gerçeği, varlığı kesin ve gerekli olan" olduğunu tespit eder. Yalanın (kizb) veya kurgunun (batıl) aksine, ontolojik olarak yerinden oynatılamayan katı gerçekliği ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "hak" kavramını, sözün, inancın ve eylemin dış dünyadaki ilahi ve nesnel gerçeklikle kusursuz bir uyum içinde olması olarak tanımlar. Müminlerin bu meselin "hak" olduğunu bilmeleri; bunun anlamsız bir hikaye veya mitoloji değil, doğrudan Rablerinden gelen, varlığın yasalarına uygun, hikmet dolu sarsılmaz bir "gerçek" olduğunu kavramalarıdır.

        Dücane Cündioğlu, hak kavramını "varlığın anlamı" olarak okur. Sivrisinek sadece biyolojik bir canlıdır; ancak Kur'an onu mesel kıldığında, o artık ilahi bir "hak" (anlam) taşıyıcısına dönüşür. Mümin, o küçük bedenin içindeki büyük hakikati okuyabilen (görebilen) şuurlu öznedir.

        Min Rabbihim (مِنْ رَبِّهِمْ)

        İbn Fâris, "r-b-b" (ra, be, be) kökünün "terbiye etmek, gözetmek, büyütmek ve ıslah etmek" olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın ayetteki psikolojik etkisini tahlil eder. Müminler, o küçümsenen böcek meselini doğrudan "Rablerinden" (onları sevgiyle eğiten, büyüten ve onlara doğruları öğreten yüce makamdan) gelen pedagojik bir ders olarak algılarlar. Rab kavramı, meselin bir korkutma aracı değil, bir "eğitim/terbiye" aracı olduğunu simgeler.

        Ve Emmellezîne (وَأَمَّا الَّذِينَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu ikinci "emmâ" (ama o kimselere gelince...) edatının, metnin yapısındaki ikiliği (dikotomi) tamamladığını belirtir. Vahiy (mesel) aynı vahiy olmasına rağmen, muhatapların kalplerindeki hastalık (inkâr) sebebiyle metnin onlarda yarattığı etki tamamen tersine dönmüştür.

        Keferû (كَفَرُوا)

        İbn Fâris, "k-f-r" (kef, fe, ra) kökünün dilde "bir şeyin üstünü örtmek, gizlemek, karanlıkta bırakmak" anlamına geldiğini yineler.

        Râgıb el-İsfahânî, bu ayetteki "keferû" eyleminin, meselin (hakikatin) taşıdığı o ilahi nuru bilerek reddetme, sivrisinekteki sanatı ve hikmeti görüp de onu inatla "örtbas etme" eylemi olduğunu vurgular. Onların küfrü (örtmesi), bilgisizlikten değil, kibrin gerçeği perdelemesindendir.

        Fe Yekûlûne (فَيَقُولُونَ)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün "söz söylemek, beyan etmek" olduğunu açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, müminlerin eylemi "fe ya'lemûn" (bilirler/kavrarlar) şeklinde bir içsel aydınlanma (ilim) fiiliyle verilirken; kâfirlerin eyleminin "fe yekûlûn" (söylerler) şeklinde sadece dilde kalan, yüzeysel ve itiraz odaklı bir fiille (kavl) aktarıldığına dikkat çeker. Mümin hakikati "idrak eder"; kâfir ise hakikat karşısında sadece "laf üretir".

        Mâzâ (مَاذَا)

        İbn Fâris, soru edatı olan "mâ" ile işaret ismi "zâ"nın birleşmesinden oluşan bu yapının, "ne, bu nedir, neyi kastediyor" anlamlarında şaşkınlık, istifham ve itiraz bildirdiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, münafıkların/kâfirlerin bu sorusundaki (mâzâ / ne demek istiyor?) sinsi psikolojiyi analiz eder. Bu, öğrenmek için sorulan samimi bir soru değil; alay, küçümseme ve teolojik bir inkâr sorusudur. Kendi yüzeysel akıllarıyla sivrisineği değersiz gördükleri için, bu örneğin ardındaki ilahi kastı anlamazdan gelerek vahyi itibarsızlaştırmaya çalışırlar.

        Erâdallâhu (أَرَادَ اللَّهُ)

        İbn Fâris, "r-v-d" (ra, vav, dal) kökünün dilde "bir şeyi aramak, talep etmek, o yöne doğru gitmek ve istemek" anlamlarına geldiğini belirtir. İrade eylemi, failin bilinçli bir hedefe yönelmesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "irade" kavramının, bir eylemin arkasındaki asıl maksat ve gaye (kasıt) olduğunu açıklar. Kâfirlerin "Allah bununla neyi irade etti (murat etti)?" şeklindeki sorusu, onların Allah'ın fiillerindeki hikmeti kavrayamadıklarını, evrendeki olaylara ve vahyedilen ayetlere sadece kaba ve maddesel bir akılla baktıklarını gösterir.

        (Allah lafzının etimolojik temeli önceki kelimelerde açıklanmıştır.)

        Bi Hâzâ (بِهَٰذَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "bununla / bu şeyle" anlamındaki bu işaret zamirinin, kâfirlerin dillerindeki tahkir (küçümseme) tonunu yansıttığını belirtir. Sivrisinek kelimesini bile telaffuz etmekten kaçınarak "bununla" demeleri, onların kibrini ve meseli değersizleştirme çabalarını gramatikal bir işaretle dışa vurur.

        Meselen (مَثَلًا)

        (Kelimenin kökeni ve "örneklem" işlevi yukarıda analiz edilmiştir.)

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu ikinci kullanımında kâfirlerin "Böyle bir şey mesel (örnek) mi olurmuş?" şeklindeki edebi itirazlarını barındırdığını belirtir. Arap edebiyatındaki üstünlükleriyle övünen kitle, sivrisineği edebi bir malzemenin (meselin) konusu olmaya layık görmemiş, bu yüzden de ilahi hitabın belagatına (i'cazına) kafa tutmaya çalışmıştır.

        Yudillu (يُضِلُّ)

        İbn Fâris, "d-l-l" (dat, lam, lam) kökünün "doğru yoldan çıkmak, hedefini kaybetmek ve sapmak" olduğunu belirtir. İf'âl babında (ıdlâl/yudillu) kullanıldığında, "yoldan saptırmak, şaşırtmak ve kaybolmasına neden olmak" anlamına gelen geçişli bir fiil olur.

        Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın "ıdlâl" (saptırma) fiilini doğrudan teolojik bir zeminde açıklar. Allah hiç kimseyi durduk yere ve zorla saptırmaz. Buradaki "yudillu" eylemi; kişinin kendi kibriyle, inatla hakikati (meseli) reddetmesi sonucunda, Allah'ın ilahi bir ceza ve yasa (sünnetullah) olarak ondan desteğini (nurunu) çekmesi ve onu kendi seçtiği o şaşkınlık ve dalalet vadisinde terk etmesidir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, aynı meselin (ayetlerin) birini saptırırken diğerini hidayete erdirmesindeki ontolojik sırrı tahlil eder. Metin aynıdır; ancak okuyucunun niyetine ve ahlaki duruşuna göre etki değişir. Kötü niyetli ve kibirli bir akıl, vahyin içinde bile takılacak, itiraz edecek ve kendini saptıracak bir bahane (bir sivrisinek) mutlaka bulur. Kur'an, bu ayetle kendi metninin aynı zamanda muhatabı test eden (fıtratları ayrıştıran) bir turnusol kağıdı olduğunu ilan eder.

        Bihî (بِهِ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "onunla" anlamındaki zamirin, doğrudan verilen "sivrisinek meseline" (veya Kur'an'a) işaret ettiğini belirtir. Sapmanın da hidayetin de aracısı bizzat aynı vahiydir.

        Kesîran (كَثِيرًا)

        İbn Fâris, "k-s-r" (kef, peltek se, ra) kökünün "azlığın zıttı olarak, sayıca veya miktar olarak çok olmak, artmak ve çoğalmak" anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, hem sapanların hem de hidayete erenlerin "çoğul/çok" (kesîran) olarak nitelenmesinin, Kur'an'ın getirdiği hakikatin toplumda yarattığı devasa yarılmaya işaret ettiğini belirtir. Vahiy indiğinde toplumda marjinal bir etki değil, kitleleri (çokları) saptıran veya çokları kurtaran büyük bir sosyolojik ve teolojik deprem yaratır.

        Ve Yehdî (وَيَهْدِي)

        İbn Fâris, "h-d-y" (he, dal, ye) kökünün "yol göstermek, öne düşmek, rehberlik etmek ve doğru hedefe yöneltmek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, "hidayet" kavramının Kur'an'daki aktif yapısını inceler. "Yehdî" fiili, Allah'ın insanı sadece kuru bir bilgiyle baş başa bırakması değil; kalbini hakikate açan, meseldeki hikmeti (sivrisinekteki sanatı) kavrama iradesi gösteren müminin elinden tutup onu varoluşsal selamete (aydınlığa) kadar götürmesi sürecidir. Hidayet, ıdlâl'in (saptırmanın) tam ontolojik zıttı olarak ilahi lütfun tecellisidir.

        Bihî Kesîran (بِهِ كَثِيرًا)

        (Her iki kelimenin etimolojisi ve bağlamsal işlevi bir önceki blokta açıklanmıştır; metnin simetrik ritmi için tekrarlanmıştır.)

        Ve Mâ (وَمَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapça dilbilgisinde nefiy (olumsuzluk) bildiren bu edatın, cümlenin akışında çok kritik bir teolojik kalkan görevi gördüğünü açıklar. "Ve saptırmaz..." diyerek, Allah'ın ıdlâl (saptırma) eyleminin keyfi, adaletsiz ve rastgele bir eylem olduğu yönündeki tüm muhtemel yanlış anlamaları daha doğmadan engeller (nefyeder).

        Yudillu Bihî (يُضِلُّ بِهِ)

        (Bu fiil grubunun kökeni ve saptırma eyleminin ilahi yasalar içindeki işleyişi yukarıda analiz edilmiştir.)

        İllel-Fâsikîn (إِلَّا الْفَاسِقِينَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin dayandığı "f-s-k" (fe, sin, kaf) kökünün dildeki en temel anlamının "bir şeyin kabuğundan/zarından soyulup dışarı çıkması ve sınırın dışına taşması" olduğunu tespit eder. Etimolojik olarak, taze bir hurmanın kabuğunu çatlatıp dışarı fırlamasına bedevilerin "fesekat" demesi bu kökün varoluşsal çıkışını gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, "fısk" kavramının dînî ve ahlaki terminolojideki kullanımını açıklar. Tıpkı hurmanın kendisini koruyan kabuktan çıkıp bozulmaya yüz tutması gibi; insanın da Allah'ın koyduğu ahlaki sınırların (şeriatın ve fıtratın) "dışına çıkması", itaat çemberini yarıp asilik ve günahkarlık alanına taşmasına fısk (fâsıklık) denir. Allah'ın Kur'an meselleriyle saptırdıkları, rastgele masum insanlar değil, kendi özgür iradeleriyle bu ilahi kabuğu (itaati) çatlatıp dışarı fırlayan (fâsıklık yapan) isyankârlardır.

        Toshihiko Izutsu, fısk ile küfür (inkâr) arasındaki ince anlamsal farkı inceler. Küfür, hakikati örtmek ve inanmamaktır; fısk ise bu inanmamanın eyleme, taşkınlığa, sözleşmeyi bozmaya (bir sonraki ayette belirtildiği gibi mîsakı bozmaya) ve ilahi düzeni (salâhı) aktif olarak ihlal etmeye dönüşmüş pratik halidir. Fâsıklar, ahlaki birer isyancıdır.

        Dücane Cündioğlu, fısk kelimesini insanın "haddini aşması ve ontolojik yörüngesinden sapması" olarak okur. Kur'an, "Allah ancak fâsıkları saptırır" (ve mâ yudillu bihî illel fâsikîn) diyerek ilahi adaletin kusursuzluğunu ilan eder. Yani Allah, halihazırda kendi fıtratına ihanet etmiş, dürüstlük sözleşmesini bozmuş ve inatla taşkınlık (fısk) yolunu seçmiş olanların kendi tercihlerini onaylar ve onlara o sapkınlık yolunu açar. Sapanlar, ancak daha önceden sapmayı (fâsık olmayı) bir ahlak haline getirmiş olanlardır. Metin (mesel), fıtratta var olan arızayı (fıskı) açığa çıkaran bir ışıktır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X