Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 25. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 25. Ayet

    وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقاًۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهاًۜ وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vebeşşiri-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti enne lehum cennâtin tecrî min tahtihe-l-enhâr(u)(s) kullemâ ruzikû minhâ min śemeratin rizkan(ﻻ) kâlû hâże-lleżî ruziknâ min kablu veutû bihi muteşâbihen velehum fîhâ ezvâcun mutahhera(tun)(s) vehum fîhâ ḣâlidûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İman eden ve yararlı davranışlar sergileyenlere altlarından ırmaklar akan cennetlere sahip olacaklarını müjdele. Ne zaman oradaki nimetlerden biri kendilerine verilse, 'Bu daha önce de mazhar kılındığımız bir nimettir' diyecekler ve nimet onlara benzer bir konumda sunulacaktır. Onlar cennette tertemiz eşlere sahip olacak ve orada ebedi kalacaklardır.

      İman eden ve yararlı davranışlar sergileyenlere ... müjdele. Âyetin bu kısmı itaat türlerinin hepsini iman statüsünde tutan kimsenin telakkisini çürütür, çünkü "yararlı davranışlar"ı (sâlih ameller) zikretmeden iman vasfını onlara nisbet etmiştir. Şu kadar var ki âyette söz konusu edilen müjde ve dolayısıyla korkunun ortadan kalkması iyi davranışlara bağlı kılınmıştır. Buradaki sâlih amellerin yerini kalbin amelinin (amelü'l-kalb) alması ihtimal dahilindedir; o da, kalbin iştiraki olmadan sadece sözle ifade edilen münafığın imanına benzemeyip Allah'a yönelen samimi bir imana sahip olmaktır.

      Altlarından ırmaklar akan cennetlere sahip olacaklarını... yani bahçeler.

      Altlarından ırmaklar... Yapılan yorumlardan biri şöyledir: Bahçe özellikle bir yerin veya bir mekânın adı olmayıp ağaçlar topluluğu ve oraya dikilmiş çeşitli meyve bitkileri demektir, böyle bir araziye bahçe denir.

      Altlarından ırmaklar akan cennetler. Yani ağaçları ve dikili bitkilerinin altından. Şöyle de denilmiştir: Altlarından, gözün görebileceği yerden; böylesi insanlarca daha nezih, daha görkemli ve daha iç açıcı olur. Yine bir anlayışa göre altlarından, yani orada yükselen köşk ve binaların altından; yeryüzünün bazı mıntıkalarında olduğu gibi toprağın altından demek değil. Bu yorumun dayanağını rivayet edilen şu hadis teşkil etmektedir: "Her kılın altında cünüplük vardır", yani kılın ten üstünde yükselen kısmının dibinde, cildin altında değil. Biraz önceki yorum da bunun gibidir: Köşk ve binaların aşağı kısmından. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Ne zaman oradaki nimetlerden biri kendilerine verilse, "Bu daha önce de mazhar kılındığımız bir nimettir" diyecekler. Birkaç şekilde yorumlanmıştır. Denildi ki: Daha önce de rızıklandığımız, yani dünyada. Yine denildi ki: Daha önce de rızıklandığımız, yani bu, dünyada iken, cennette böyle bir nimetin bulunduğu vaad edilen şeydir. Bir başka yorum, daha önce rızıklandığımız, yani bundan önce cennette sunulan demektir.

      Nimet onlara benzer bir konumda sunulacaktır. Buna dair çeşitli yorumlardan biri şöyle: Benzer bir konumda, görünüşte benzer, tadında farklı. Veya benzer bir konumda; tat açısından benzer, fakat göze aksedişi ve renkleri farklı; zira öyle meyveler vardır ki yenilmesi bir yana ona bakmak suretiyle lezzet hissedilir. Bir de denildi ki güzel ve görkemli oluşta benzer.

      Onlar cennette tertemiz eşlere sahip olacaklardır. Burada farklı yorumlar vardır. Kötü huy ve seviye düşüklüğünden arınmış, bunlardan uzak kalamayan dünya kadınları gibi değil. Denildi ki hastalık, ayrıca dünya hayatında müptelâ kılındıkları kir, pas ve hayızdan arınmış. Bir de özü ve temel yapısının berraklığı açısından tertemiz denilmiş; nitekim, "[Zerafeti sebebiyle] incik kemiğinin iliği şu kadar mesafeden görünür" buyrulmuştur. Tertemiz; seçkin, eğitimli anlamı da verilmiştir.

      Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır. Yani sonsuz olarak ikamet edeceklerdir. Ayetin bu kısmı cennet ile cehennemin ve içindekilerinin fâni olduğunu ileri süren Cehmiyye'yi reddetmektedir. Onlara göre evvel, âhir ve bâki olan Allah'tır, şayet cennet fâni değil de bâki olursa yaratan ile yaratılmış arasında benzerlik meydana gelir. Lakin bize göre bu bir vehimden ibarettir. Çünkü Allah Teâlâ zâtıyla evvel, zâtıyla âhir, zâtıyla bâkīdir, cennet ve oradaki her şey ise başkası sayesinde bâkīdir. Eğer burada teşbihin bulunması söz konusu olsaydı âlim, semî ve basîr sıfatlarında da teşbih bulunurdu, ayrıca var oldukları sürece yaratıklarla Allah arasında bekā sıfatında benzerlik meydana gelirdi. Zikrettiğimiz hususlarda böyle bir şey olmadığına göre cennet ve cehennemin ebediyetinde de teşbih oluşmaz. Bir de şu var: Allah Teâlâ cenneti kusur ve eksikliklerden arınmış bir âlem olarak yaratmıştır, çünkü onu “dârü'l-kuds (دار القدس)” "dârü's-selam" (دار السلام) diye isimlendirmiştir. Cennet bir gün sona erecekse onda en büyük eksiklik bulunmuş olur, zira insan eninde sonunda yokluğa mahkûm olacak bir hayatla mutlu olamaz. Cennetin sonu yokluktan ibaret bulunsaydı içindekilerin hayatını karartan bir nimet durumuna düşerdi. Sonuç olarak cennet ülkesi bütün kusurlardan arınmış olduğuna göre -ki yok olmak kusurların en büyüğüdür- kendisiyle birlikte içindekilerinin de ebedî olmaları kaçınılmaz bir nitelik taşır.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 4901

        #4
        Ve Beşşir (وَبَشِّرِ)

        İbn Fâris, "b-ş-r" (be, şın, ra) kökünün dilde "bir şeyin dış yüzeyi, deri, sevinçten dolayı yüz hatlarının değişmesi ve müjde" anlamlarına geldiğini belirtir. Müjdeye "bişâret" denilmesinin etimolojik nedeni, sevinçli bir haber alan kişinin yüz derisinin (beşere) gerilmesi, parlaması ve içindeki mutluluğun dışa vurmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "tebşîr" (müjdeleme) kavramını, muhatapta sevinç yaratan bir haberi ilk kez ulaştırmak olarak tanımlar. Ayette bir önceki "ateşle korkutma" (inzar) pasajından hemen sonra bu emir kipinin (ve beşşir / müjdele) gelmesi, Kur'an'ın "beşîr ve nezîr" (müjdeleyici ve uyarıcı) dengesini kuran edebi üslubunun bir sonucudur. Müjde, korkunun ardından gelen bir ferahlamadır.

        Toshihiko Izutsu, bu fiilin kullanımındaki hitabet stratejisini analiz eder. Kur'an, kâfirlerin sonunu (ateşi) tasvir ederek sarsıcı bir uyarı yapmış; hemen ardından peygambere "müjdele" emrini vererek, iman edenler için hazırlanan aydınlık istikbali (cenneti) sahneye koymuştur. Izutsu'ya göre bu geçiş, muhatabın iradesini korku ile ümit (havf ve reca) arasında tutarak onu doğru tercihe yönlendirmeyi amaçlayan teolojik bir kutuplaştırmadır.

        Ellezîne Âmenû (الَّذِينَ آمَنُوا)

        İbn Fâris, "e-m-n" (hemze, mim, nun) kökünün "tasdik etmek, güvenmek ve huzur bulmak" olduğunu yineler.

        Râgıb el-İsfahânî, "iman edenler" (ellezîne âmenû) nitelemesinin, sadece zihinsel bir kabulü değil; kalbiyle ilahi hakikati onaylayan, şüphelerden arınmış ve bu onayın verdiği içsel emniyetle (güvenle) hareket eden şahsiyetleri ifade ettiğini belirtir.

        Ve Amilûs-Sâlihâti (وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ)

        İbn Fâris, "a-m-l" (ayn, mim, lam) kökünün "bir işi kasıtlı ve iradeli olarak yapmak" anlamına geldiğini; "s-l-h" (sad, lam, ha) kökünün ise "fesadın zıttı olarak düzeltmek, iyi ve faydalı hale getirmek" olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "salih amel" kavramını, hem niyet hem de uygulama bakımından şeriata ve akla uygun, eksiksiz, yararlı ve dengeli eylemler olarak tanımlar. İman ile salih amelin (iyi işlerin) "ve" bağlacıyla yan yana getirilmesi; Kur'an'ın inancı sadece soyut bir düşünce olarak bırakmayıp, onu hayatın her alanına yayılan pratik bir ahlaka ve eyleme dönüştürme gerekliliğini vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ikili yapıyı (iman ve amel) ağaç ve meyve ilişkisi üzerinden yorumlar. İman bir kök ve gövde ise, salih ameller o imanın dış dünyada görünür hale gelen meyveleridir. Müjdeye nail olacak olanlar, sadece "inandım" diyenler değil; inançlarını eylemleriyle somutlaştıran ve yeryüzünde iyiliği inşa eden (ıslah eden) kimselerdir.

        Enne Lehum (أَنَّ لَهُمْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "şüphesiz onlar için vardır" anlamındaki bu yapının, vaad edilen ödülün kesinliğini (tahkik) ve sadece bu vasıfları taşıyanlara tahsis edildiğini (lam-ı istihkak) ifade ettiğini kaydeder.

        Cennâtin (جَنَّاتٍ)

        İbn Fâris, "c-n-n" (cim, nun, nun) kökünün dildeki temel anlamının "örtmek, gizlemek ve saklamak" olduğunu belirtir. Toprağı ağaçlarıyla örten sık bahçelere "cennet", duyulardan gizlendiği için "cin", anne karnında saklandığı için "cenin" ve aklı örttüğü için "cinnet" kelimelerinin bu kökten gelmesi etimolojik bir bütünlüktür.

        Râgıb el-İsfahânî, "cennet" kelimesinin ahiretteki ödül yurdu için seçilmesini, oranın ağaçlarının sıklığı, gölgelerinin bolluğu ve insanın hayal edemeyeceği eşsiz nimetlerle (gizli güzelliklerle) kuşatılmış olmasına bağlar. Kelimenin çoğul (cennât) gelmesi, her müminin derecesine göre farklı güzellik ve mertebelerde "bahçelere" sahip olacağını simgeler.

        Toshihiko Izutsu, cennet kavramının Arap zihnindeki semantik coğrafyasını analiz eder. Çölün yakıcı sıcağında ve kumun kuraklığında yaşayan bedevi için "cennet" (sık ağaçlı, gölgeli ve sulak bahçe), hayal edilebilecek en yüksek konfor, güvenlik ve mutluluk simgesidir. Kur'an, dünyevi ateş (nâr) korkusuna karşılık, muhatabın en büyük arzusu olan "bahçe" (cennet) imgesiyle teolojik bir ödül sistemi kurmuştur.

        Tecrî (تَجْرِي)

        İbn Fâris, "c-r-y" (cim, ra, ye) kökünün "akmak, hızla hareket etmek, bir yörüngede seyretmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Suyun kesintisiz akışı ve gemilerin denizde süzülmesi bu kökle ifade edilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "akmak" (tecrî) fiilinin cennet tasvirlerinde kullanılmasının, oradaki yaşamın statik ve ölü bir durağanlık değil; canlı, dinamik, tazeleyici ve sürekli bir yenilenme içinde olduğunu gösterdiğini ifade eder. Su akıyorsa hayat tazedir.

        Min Tahtihâ (مِن تَحْتِهَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "altından / alt kısımlarından" anlamındaki bu ifadenin, cennet köşklerinin veya ağaçlarının hemen zemininden suların fışkırdığını resmettiğini; bu görüntünün estetik açıdan en yüksek huzur ve serinlik duygusunu (refahı) çağrıştırdığını kaydeder.

        El-Enhâru (الْأَنْهَارُ)

        İbn Fâris, "n-h-r" (nun, he, ra) kökünün "yarmak, genişletmek ve bolca akıtmak" anlamlarına geldiğini açıklar. Suyun toprağı yararak açtığı geniş yatağa bu yüzden "nehir" denilmiştir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, nehirlerin çoğul gelmesinin (enhâr), cennetin her köşesinde farklı lezzet ve serinlikte su kaynaklarının bulunduğuna işaret ettiğini belirtir. Çöl insanı için "nehir", sadece bir su kaynağı değil, bereketin ve sonsuz hayatın en somut kanıtıdır.

        Kullemâ (كُلَّمَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "her ne zaman ki" anlamındaki bu zaman zarfının, cennet nimetlerinin sürekliliğini, bitmezliğini ve her tekrarda aynı tazeliği koruduğunu (teceddüd) ifade ettiğini belirtir.

        Ruzikû (رُزِقُوا)

        İbn Fâris, "r-z-k" (ra, ze, kaf) kökünün "düzenli pay, nasip ve ikram" olduğunu açıklar. Fiilin meçhul (edilgen) gelmesi ("rızıklandırıldılar"), rızkın müminler tarafından bir çabayla elde edilmediğini, doğrudan Allah'ın sınırsız bir lütfu ve ikramı olarak önlerine sunulduğunu vurgular.

        Minhâ (مِنْهَا)

        Râgıb el-İsfahânî, "oradan" (cennetten) anlamındaki bu vurgunun, nimetin kaynağının tamamen o kutsal ve temiz yurda ait olduğunu gösterdiğini belirtir.

        Min Semeretin (مِن ثَمَرَةٍ)

        İbn Fâris, "s-m-r" (se, mim, ra) kökünün "ürün, mahsul ve fayda" olduğunu belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin tekil (semeretun) olarak "bir meyve" şeklinde gelmesinin edebi inceliğini analiz eder. Bu, cennetteki her bir meyvenin başlı başına bir sanat eseri olduğunu, her tadımın (bir adet meyvenin bile) insanda muazzam bir farkındalık ve lezzet patlaması yarattığını hissettirir.

        Rızkan (رِزْقًا)

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, rızık kelimesinin cennet bağlamında "saf ikram" anlamına geldiğini; dünyadaki rızık gibi bir meşakkat, yorgunluk veya endişe barındırmadığını, tamamen bir ödül ve şeref nişanesi olduğunu ifade eder.

        Kâlû (قَالُوا)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün "söz söylemek ve iddia etmek" olduğunu belirtir. Burada müminlerin cennet nimetleri karşısındaki şaşkınlık ve aşinalık dolu "beyanlarını" ifade eder.

        Hâzellezî (هَٰذَا الَّذِي)

        Râgıb el-İsfahânî, yakını gösteren işaret ismiyle (hâzâ) "işte bu..." denilmesinin, nimetin o an fiilen önlerinde olduğunu ve ona el uzatacak kadar yakın olduklarını simgelediğini açıklar.

        Ruziknâ (رُزِقْنَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, müminlerin "biz rızıklandırılmıştık" diyerek mazi (geçmiş zaman) kipi kullanmalarının, cennetteki nimetlerin dünyadaki rızıklara olan "formel benzerliğine" atıf yaptığını kaydeder.

        Min Kablu (مِن قَبْلُ)

        İbn Fâris, "k-b-l" kökünün "öncelik ve geçmiş" olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, müminlerin bu sözüyle ya dünyadaki benzer meyveleri (elma, üzüm gibi) ya da cennette biraz önce yedikleri bir önceki ikramı kastettiklerine dair tefsir yorumlarını aktarır. Her iki durumda da bu aşinalık hissi, cennetteki nimetlerin insan tabiatına uygun olduğunu ve yabancılık çekilmeyeceğini gösterir.

        Ve Utû (وَأُتُوا)

        İbn Fâris, "e-t-y" kökünün "gelmek ve getirmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, fiilin meçhul kipiyle (utû / getirildiler/sunuldular) gelmesinin, nimetin müminin ayağına kadar getirildiğini, cennette hiçbir yorgunluk ve arayışın olmadığını, her şeyin "sunum" (ikram) üzerine kurulu olduğunu vurgular.

        Bihî (بِهِ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "onunla / o rızıkla" anlamındaki bu edatın, sunulan nimetin bizzat kendisini işaret ettiğini belirtir.

        Muteşâbihan (مُتَشَابِهًا)

        İbn Fâris, "ş-b-h" (şın, be, he) kökünün dilde "birbirine benzemek, aynısı gibi görünmek ve karışıklığa yol açacak derecede yakın olmak" anlamına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, cennet nimetlerinin "müteşâbih" (birbirine benzer) olmasını şöyle açıklar: Bu meyveler şekil, renk ve isim bakımından dünyadakilere veya birbirlerine benzerler; ancak tat, koku, öz ve lezzet bakımından her seferinde yepyeni, benzersiz ve tarif edilemez bir üstünlüğe (kemalâta) sahiptirler. Bu benzerlik, insanda hem güven verici bir "aşinalık" hem de her seferinde şaşırtıcı bir "lezzet keşfi" yaratır.

        Toshihiko Izutsu, bu kelimenin teolojik işlevini inceler. İnsan aklı, tamamen görmediği bir şeyi tasavvur edemez. Kur'an, cenneti anlatırken dünyadan "benzer" (müteşâbih) imgeler kullanarak dili bir köprü yapar. Böylece cennet, tamamen anlaşılmaz bir muamma olmaktan çıkıp, insanın dünyadaki en güzel tecrübelerinin (meyve, su, bahçe) ilahi bir mükemmelliğe (ideal forma) ulaştığı bir yurt olarak zihinde netleşir.

        Ve Lehum (وَلَهُمْ)

        Râgıb el-İsfahânî, "ve onlar için vardır" ifadesindeki tahsis lamının, bu ödüllerin sadece o yüksek ahlaki düzeye (iman ve salih amel) ulaşanların hakkı ve özel mülkiyeti olduğunu vurguladığını belirtir.

        Fîhâ (فِيهَا)

        İbn Fâris, "fî" edatının "içindelik ve kuşatıcılık" bildirdiğini açıklar. Müminlerin bu nimetlerin tam ortasında, cennetin huzurlu iklimiyle her taraftan sarılmış olduklarını gösterir.

        Ezvâcun (أَزْوَاجٌ)

        İbn Fâris, "z-v-c" (ze, vav, cim) kökünün dilde "çift olmak, eşleşmek, birbirini tamamlayan iki şeyden her biri" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zevc" (eş) kavramının cennette kullanılmasının, insanın sosyal ve duygusal doğasının orada da en mükemmel şekilde tatmin edileceğini gösterdiğini ifade eder. Bu eşler, müminin ruhsal dengesini sağlayan, onu tamamlayan ve yalnızlığını gideren ebedi yoldaşlarıdır.

        Dücane Cündioğlu, "çift olma" (zevc) kavramının felsefi derinliğine iner. İnsanın dünyadaki en büyük sancısı "teklik" (yalnızlık) ve "eksiklik"tir. Cennette "ezvâc" (eşler) verilmesi, insanın bu ontolojik yalnızlığının bitmesi, ruhunun tam bir bütünlüğe ve sükûnete (sekineye) kavuşması demektir.

        Mutahheratun (مُّطَهَّرَةٌ)

        İbn Fâris, "t-h-r" (tı, he, ra) kökünün dilde "temizlik, arınmışlık, kirden ve pürüzden uzak olma" anlamına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "mutahhera" (tertemiz kılınmış) sıfatının mübalağa bildiren ism-i meful formunda gelmesine dikkat çeker. Bu eşler sadece fiziksel kirlerden (kan, idrar, ter vb.) değil; aynı zamanda ahlaki ve ruhsal kirlerden de (yalan, kıskançlık, kötü huy, nifak) bizzat Allah tarafından arındırılmış, pürüzsüz ve kusursuz hale getirilmişlerdir. Onlar "saf iyilik" ve "saf güzellik" varlıklarıdır.

        Ve Hum (وَهُمْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, çoğul şahıs zamiri olan "ve onlar"ın, tüm o cennet ehli mümin topluluğunu kapsadığını ifade eder.

        Fîhâ (فِيهَا)

        İbn Fâris, kuşatıcılık anlamını hatırlatır. O mutluluk mekanının içindeki kalıcılığı perçinler.

        Hâlidûn (خَالِدُونَ)

        İbn Fâris, "h-l-d" (ha, lam, dal) kökünün dilde "yaşlanmamak, bozulmamak, bir yerde çok uzun süre kalmak ve kalıcılık" anlamlarına geldiğini açıklar. Köşeleri aşınmayan sert dağlara (havâlid) bu ismin verilmesi etimolojik bir dayanıklılık göstergesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hulûd" (ebedilik) kavramını, cennet nimetlerinin dünyadakilerden en büyük farkı olarak sunar. Dünyadaki her güzel şeyin sonunda bir "bitiş" (zeval) korkusu varken, cennetteki müminin en büyük huzuru bu nimetlerin "sonsuza dek" (hâlidûn) süreceğini bilmesidir. Kalıcılık, saadeti tamamlayan tek unsurdur.

        Toshihiko Izutsu, bu kelimenin müminin psikolojisindeki "ölüm korkusunu" nasıl yok ettiğini analiz eder. İnsan için en büyük trajedi, mutluluğun bitmesidir. Kur'an, "hâlidûn" sıfatıyla zamanı durdurur ve mümini sonsuz bir "şimdiki zaman" içine yerleştirir. Bu, insanın zamana karşı kazandığı mutlak zaferin ilahi tescilidir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ebedilik (hulûd) vurgusunun bir ödül olduğu kadar, bir "yurt" aidiyeti de olduğunu belirtir. Müminler orada "misafir" değil, o yurdun "ebedi sahipleri" (hâlidûn) olarak konumlandırılmışlardır. Bu sıfat, cennetin bir konaklama yeri değil, ruhun asli ve nihai vatanı olduğunu simgeler.

        Yorum

        İşleniyor...
        X