اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌۚ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِۜ وَاللّٰهُ مُح۪يطٌ بِالْكَافِر۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 19. Ayet
Daralt
X
-
Yahut da onların hali karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek eşliğinde yukarıdan boşanan yağmura tutulmuş kimselerin hali gibidir. Böyleleri şiddetli gürültü ve ölüm korkusu sebebiyle parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.
Âyette zikredilen karanlıklar (zulümat ظلمات) üç şekilde yorumlanabilir. Birincisi kalplerindeki küfür karanlıklarıdır, zira onlar önce iman görünümü sergilemişlerdi. İkincisi Kur'ân'daki müteşâbih âyetlerdir. Bu tür âyetler birçok müşrikin diline doladığı ilâhî beyanlar olup nihayet şu âyet-i kerîme nazil olmuştur: "Kalplerinde haktan uzaklaşma temayülü bulunanlar ondaki müteşâbih âyetlerin peşine düşerler". Üçüncüsü İslâm'ın toplum hayatında ortaya çıkan cihad, cezaî müeyyideler vb. türünden güçlük ve sıkıntılar.
Bu üç yorumdan birincisiyle sonuncusunu hem kâfir hem de münafık için, müteşâbihin te'vili konusunu ise sadece kâfır için düşünmek mümkündür. Nitekim bunların her birine ait sözü edilen şıklardan bir payın bulunduğunu belirtmiştik. Allah kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır meâlindeki âyetin son kısmı buradaki benzetmenin hem kâfır hem de münafık tipine yönelik olduğunu göstermektedir, çünkü münafık inkâr konusunda kâfirlerin ortağı sayılır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetteki benzetmenin (mesel) Resûlullah'ı (s.a.) gören gruplara yönelik olması da mümkündür, çünkü bu insanlar onun nübüvvetle görevlendirilmesinden önce iki gruba ayrılmıştı. Bir kısmı önceki peygamberlerin getirip yanlarında bulunan kitaba bağlı bulunuyordu. Ne var ki onların dinî liderleri kitaplarında açıklanan ilâhî dini ve hükümlerini değiştirmişler, hatta bunları ortadan kaldırıp peygamberlerin getirmediği din ve hükümler icat etmişlerdir. Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanları bu hususu açıklamaktadır: "Kendilerine açık deliller geldikten sonra parçalanıp farklı görüşler benimseyenler gibi olmayın", "Ey Ehl-i kitap! Kitaptan gizlemekte olduğunuz birçok şeyi açıklamak, bir haylisini de bağışlamak üzere size elçimiz gelmiştir", "Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlarla senin hiçbir ilişkin yoktur". Din adamlarının bir kısmı da kendilerinin uydurduğu kitabı peygamberlere nisbet etmiştir. Şu âyet-i kerîmede ifade edildiği üzere: "Kitap ehlinden bir grup size ilâhî kitaptan olduğu kanaatini telkin etmek amacıyla onu okurken dillerini eğip bükerler. Halbuki o, kitaptan değildir. Onun Allah katından geldiğini söylerler, oysaki Allah katından değildir. Böylece onlar bile bile Allah hakkında yalan uydururlar". Bu âyetler eski din mensuplarında ortaya çıkan fikir ayrılıkları, kendilerine hitap eden peygamberler ve yüce Allah hakkındaki yakışıksız sözlerini açıklamaktadır. Bilindiği üzere bütün peygamberlerin getirip tebliğ ettiği din aynı olup herhangi bir farklılık taşımaz. Ancak arada geçen fetret dönemlerinde ilâhî kitaplar ortadan kalkmış ve dinin şiarı konumundaki özellikler unutulmuştur. Sonunda toplumlar dalâlet karanlığı ve şaşkınlığı içine düşmüş, şeytanın yolunda kendilerini kaybetmiş, dinî konularda güvenilen âlimleri de âhirete intikal etmiştir. Bu suretle peygamberlerin yoluna girdiği ve onların getirdiği kitaplara bağlı kaldığı konusunda kimsenin elinde kanıtlayıcı bir belge kalmamıştı, ama hepsi bunu iddia etmekteydi. Bunun yanında sözü edilen toplumlar içinde isabetli düşünmenin ihtimal vermeyeceği ve aklın tahammül gösteremeyeceği derecede farklı ve çelişkili telakkiler ortaya çıkmıştı.
Hz. Peygamber'i müşahede eden toplumların ikinci grubu herhangi bir ilâhî kitabı benimsemeyen ve peygamberlerin hiçbirine inanmayan zümrelerdi. Bunlar putlara, ateşe, taşlara, zarar veya fayda vermeye güç yetiremeyen basit nesnelere ibadet ediyorlardı. Onlar dinî hüküm ve kuralları bulunmayan şaşkın kimselerdi; herkesin yöneldiği bir mâbud tanımıyor, belli bir yol ve yöntem izlemiyorlardı. Aralarında başvurduklarında yol gösterecek ve doğruya kılavuzluk edecek önderleri de bulunmuyordu. Hülâsa bunlar ana yoldan ayrılan ve karanlıklar içinde şaşkın dolaşan insanlardı.
İçinde bulundukları şaşkınlık ve belirsizlik, her iki toplumu da hidâyet nurunun sayesinde dalâlet hastalığından kurtaracak birine muhtaç hale getirmişti. Aynı zamanda bu kişi, onları, ayrılık karanlığından kurtarıp anlaşma aydınlığına götürecek, şeytan yolundan çıkarıp Allah yoluna iletecek, başka tanrılar edinmemeleri için kendilerine hak olan mâbudu tanıtacaktı. İşte Allah Teâlâ şiddetli ihtiyaç duydukları sırada onlara bir peygamber (resûl) göndermiş ve lütfunu devam ettirerek kendilerine âyetler (mûcizeler) göstermiştir. Cenâb-ı Hak sözü edilen peygamberin ilâhî bir nimet olduğunu ve kendisine itaat edip lütuflarına şükürle mukabelede bulundukları takdirde onları dalâletten kurtaracağı gerçeğini bu âyet ve mûcizeler yoluyla onlara bildirmiştir.
Tasvir edilen bu duruma göre Asr-ı saâdet'in insanları gecenin ve bulutların sebep olduğu karanlıklara mâruz kalmış bir topluluğa benziyordu. Öyle ki bu topluluk ihtiyaç duydukları işleri görmelerine engel olan karanlık yüzünden ne yapacaklarını şaşırmış, ayaklarını nereye basacaklarını bilemeyip bulundukları yerde çakılıp kalmışken yaşadıkları sıkıntı kendilerini ateş yakmaya sevketmişti; onlar bu yolla arzularına ulaşmayı ve adım atarken tehlike ile karşılaşmamayı umuyorlardı. Yahut da sözü edilen insanlar zamanın darlığı ve kuraklığı yüzünden şiddetli açlığa ve susuzluğa mâruz kalmış bir topluluğa benzemişlerdi. Bu sebeple de sıkıntılarını gidermeye güç yetiren yüce varlıktan yardım istemişler, O da yağmur yağdırmak suretiyle dileklerini kabul etmişti. Bahis konusu topluluğun bir kısmı, kendilerine ateş yakma ilhamını veren veya yağmurla yardımda bulunan varlığı tanımış, O'nun nimetlerine şükürle mukabelede bulunmuş, sıkıntılarından kurtularak yok olma tehlikesini atlatmış ve sonuç olarak ateş veya yağmur sayesinde arzularını yerine getirmişlerdir. Bu, Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme uyan, Allah'ın lütuflarını bilip O'na şükreden kimselerin halidir. Topluluğun diğer kısmı ise ateşin aydınlığını nankörlük, lütfedicisini de tanımamazlıkla karşılamış ve sıkıntılı dönemlerini unutmuşlardı. Nankör insanların bu haline Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanları işaret etmektedir: "İnsanın başına bir sıkıntı gelince Rabbine yönelerek yalvarır. Nihayet Allah kendi katından ona bir nimet verince önceki yalvarışını unutur ve başkalarını da saptırmak amacıyla Allah'a denk varlıkların mevcudiyetini ileri sürer. (Resûlüm!) De ki: 'Bu nankörlük ve inkârınla bir süre daha oyalanadur. Şüphe yok ki sen cehennem ateşinde yanacaklardan birisin" ve söz konusu ettiğim hususun dile getirildiği başka âyetler. Bir de şu beyan: "Denizde başınıza bir musibet gelince O'ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolup gider. Nihayet sizi kurtarıp karaya çıkarınca yine haktan yüz çevirirsiniz. İnsanoğlu gerçekten nankördür". Sonuç olarak Cenâb-ı Hak böylesinin göz nurunu giderdiğinden ateşin aydınlığından faydalanamaz, dolayısıyla arzu ve ihtiyaçlarının giderileceği noktaya ulaşamaz. Bunlar ise Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme iman etmeyenlerdir. Evet bu ikinci topluluk son Peygamber'in gönderilişinden faydalanamamış ve insanî emellerine ulaşamamış, aksine onun gelişi karanlık ve hayretlerini arttırmıştır, tıpkı ateş yakıp da gözü kör olan adam gibi. Şiddetli karanlıkta yürüme durumunda kalan, fakat ayaklarını basacakları yeri görmeleri için lütfedilen şimşek aydınlığı nimetini şükürle karşılamayan topluluğun durumu da bunun gibidir. Nihayet Allah böylesinin nurunu yok etmiş, şimşek parıltısı da durmuştur. Bu suretle sözü edilene yöneltilen yardım helâke dönüşmüş, özünde rahmet olan yağmur onun için belâ durumuna geçmiştir. Resûlullah'a (s.a.) karşı direten ve onu dinlemekten yüz çeviren kimsenin hali de buna benzemektedir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Yorum
-
Sayyibin (صَيِّبٍ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "s-y-b" (sad, ye, be) kökünün dildeki temel anlamının "yukarıdan aşağıya doğru inmek, isabet etmek ve hedefe ulaşmak" olduğunu belirtir. Dilde şiddetle ve aniden boşalan, bardaktan boşanırcasına yağan ağır yağmura bu kökten türeyen "sayyib" denilmesinin nedeni, yağmurun hedefine (yeryüzüne) dik ve sarsıcı bir şekilde isabet etmesidir.
Râgıb el-İsfahânî, bu kelimeyi Kur'an'ın edebi meselleri (örneklemleri) bağlamında ele alır. Sayyib (şiddetli yağmur), özünde yeryüzüne hayat veren ilahi bir rahmettir; ancak bu ayetteki meselde İslam'ın tebliğini, Kur'an ayetlerini ve İslam'ın getirdiği yeni yükümlülükleri (cihad, infak gibi) temsil eder. Münafıkların ruhsal durumu o kadar hastalıklıdır ki, hayata ve dirilişe vesile olacak bu rahmet yağmuru, onlar için korkutucu, sarsıcı ve kaçılmak istenen karanlık bir fırtınaya dönüşür.
Toshihiko Izutsu, münafıkların psikolojisini anlatan bu ikinci meselin (su/yağmur meseli), birinci meseldeki (ateş meseli) fiyaskonun ardından gelen daha derin bir varoluşsal krizi resmettiğini inceler. Izutsu'ya göre "sayyib", vahyin o ezici, tavizsiz ve dönüştürücü gücünü simgeler. Samimi bir mümin için vahiy bir ab-ı hayat (diriliş suyu) iken, ikiyüzlü bir zihin için bu şiddetli sağanak, sadece kurulu düzenini bozan ve onu çıplak bırakan travmatik bir afettir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Arap yarımadasının coğrafi şartlarındaki sosyolojik karşılığına dikkat çeker. Çöl ortamında aniden bastıran ve sel baskınlarına neden olan şiddetli yağmur, bedeviler için büyük bir tehlikedir. Kur'an, muhataplarının zihnindeki bu somut "çöl fırtınası" travmasını kullanarak, münafıkların İslam'ın güçlenmesi ve yeni vahiylerin inmesi karşısında yaşadıkları o derin panik ve çaresizlik halini edebi bir şaheser olarak tasvir eder.
Es-Semâi (السَّمَاءِ)
İbn Fâris, "s-m-v" (sin, mim, vav) kökünün dilde "yükseklik, yücelik ve bir şeyin üstünde olma" anlamlarına geldiğini açıklar. Yeryüzünün üstünde bir tavan gibi durduğu için gökyüzüne "semâ" denildiği gibi, bir evin tavanına veya yüksekte olan her türlü nesneye de etimolojik olarak bu kökten isimler verilebildiğini tespit eder.
Râgıb el-İsfahânî, "semâ" kavramını sadece fiziksel gökyüzü (bulutların bulunduğu alan) olarak değil, vahyin kaynağı olan ilahi ve aşkın makam olarak da okur. Yağmurun (sayyib) doğrudan "semâdan" geldiğinin vurgulanması, bu meseldeki fırtınanın (ilahi tebliğin) dünyevi veya beşeri bir kurgu olmadığını, doğrudan yüce ve aşkın bir kaynaktan (Allah'tan) yeryüzüne indiğini kesinleştirir.
Arthur Jeffery, kelimenin filolojik arka planını inceleyerek, "semâ" kelimesinin Sami dilleri ailesinde (İbranicede şamayim, Aramicede şemayyâ) ortak bir dînî ve kozmolojik terim olduğunu belirtir. Geç Antik Çağ inanç sistemlerinde semâ, salt bir meteorolojik boşluk değil, doğrudan ilahi otoritenin, meleklerin ve vahyin geldiği "kutsal alan" (transandantal alem) olarak kabul edilmektedir.
Zulumâtun (ظُلُمَاتٍ)
İbn Fâris, "z-l-m" (zı, lam, mim) kökünün asıl anlamının "ışığın ve aydınlığın (nûrun) eksikliği, tamamen yok olması" olduğunu belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin gramatikal olarak nekre (belirsiz) ve çoğul (zulumât) yapıda gelmesinin edebi gücüne dikkat çeker. "Zulumâtun", sıradan bir gece karanlığı değil; bulutların kalınlığı, sağanağın şiddeti ve fırtınanın oluşturduğu üst üste binmiş, göz gözü görmez, dehşet verici ve tanımlanamaz katmanlı karanlıklardır. Bu karanlıklar, vahiy karşısında ne yapacağını bilemeyen münafığın içine düştüğü şüphe, nifak, korku ve yönsüzlük hallerinin ruhsal karşılığıdır.
Dücane Cündioğlu, önceki meseldeki (17. ayet) karanlıklar ile bu ayetteki karanlıklar arasındaki geçişi felsefi olarak tahlil eder. İlk meselde kendi yaktıkları ateşin sönmesiyle karanlıkta (zulumât) kalmışlardı; bu ikinci meselde ise gökten inen rahmetin (yağmurun) içindeki karanlıkta boğulmaktadırlar. İnsanın kendi ahlaki yozlaşması o boyuttadır ki, artık hem kendi eylemi (ateş) hem de ilahi eylem (yağmur) onun için sadece aşılmaz bir karanlık (şüphe ve inkar) üretmektedir.
Ra'dun (رَعْدٌ)
İbn Fâris, "r-a-d" (ra, ayn, dal) kökünün dilde "hareket etmek, titremek, sarsılmak ve ıstırap duymak" anlamlarına geldiğini açıklar. Gök gürültüsüne "ra'd" denilmesinin etimolojik nedeni, sadece yüksek bir ses çıkarması değil, aynı zamanda gökyüzünü ve yeryüzünü sarsması, duyanların kalbinde bir titreme (korku) meydana getirmesidir.
Râgıb el-İsfahânî, gök gürültüsünün (ra'd) meseldeki teolojik karşılığını inceler. Ona göre bu sarsıcı ses, Kur'an'ın içerdiği şiddetli uyarılardır (inzar). Ahiret azabına dair ayetler, ikiyüzlülükleri ifşa eden ilahi tehditler ve münafıkları cihada (savaşa) çağıran kesin emirler, onların dünyevi rahatını bozan, kalplerini tir tir titreten birer gök gürültüsü işlevi görür.
Toshihiko Izutsu, ra'd kelimesinin işitsel dehşetini analiz eder. Çöl fırtınasındaki gök gürültüsü, Tanrı'nın doğadaki mutlak ve ezici otoritesinin sesidir. Münafıkların psikolojisinde bu ses, ilahi gazabın sürekli enselerinde boza pişirdiğini hissettiren, vicdanlarındaki o suçluluk duygusunu sürekli tetikleyen, kaçıp saklanılamayan ontolojik bir tehdittir.
Berkun (بَرْقٌ)
İbn Fâris, "b-r-k" (be, ra, kaf) kökünün "parlamak, ışıldamak, aniden belirip gözü almak" anlamına geldiğini tespit eder. Şimşeğe bu ismin verilmesi, onun karanlığı bir anlığına yırtan şiddetli ama kalıcı olmayan aydınlığı nedeniyledir.
Râgıb el-İsfahânî, şimşeğin (berk) bu ayetteki temsil gücünü iki farklı boyutta açıklar. Birincisi; Kur'an'ın sunduğu apaçık ve inkar edilemez rasyonel delillerdir (mucizeler ve hikmetler). Bu deliller münafıkların zihninde şimşek gibi çakar ve bir an için hakikati görmelerini sağlar. İkincisi ise; İslam toplumunun elde ettiği ganimetler, zaferler ve geçici dünyevi kârlardır. Şimşek çaktığında (İslam onlara menfaat sağladığında) hemen o ışıkta yürürler, ancak ışık kaybolduğunda (zorluklar, cihat emri geldiğinde) karanlıkta çakılıp kalırlar.
Dücane Cündioğlu, gök gürültüsü ve şimşek (ra'd ve berk) ikilisinin epistemolojik (bilgi felsefesi) tahlilini yapar. Gök gürültüsü korkutucu (celal), şimşek ise aydınlatıcı (cemal) bir unsurdur. Vahiy, celal ve cemalin, uyarı ve müjdenin birleşimidir. Ancak münafıkların algı mekanizması (şuur) bozulduğu için, onlar şimşeğin ışığını bir hidayet rehberi olarak kullanamazlar; ışık sadece gözlerini alır, gürültü ise sadece onları sağır eder. Onlar hakikatin hem ışığından hem de sesinden travma yaşayan hastalıklı ruhlardır.
Yec'alûne (يَجْعَلُونَ)
İbn Fâris, "c-a-l" (cim, ayn, lam) kökünün "bir şeyi bir yere koymak, yerleştirmek, bir durumu başka bir duruma dönüştürmek (kılmak)" anlamlarına geldiğini belirtir. Bu eylem, doğrudan fiziki bir müdahaleyi veya iradi bir tasarrufu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin kullanımındaki iradi (kasıtlı) çabaya dikkat çeker. Münafıkların parmaklarını kulaklarına tıkamaları, dışarıdan gelen ilahi seslere (gök gürültüsüne/uyarılara) karşı kendi istekleriyle ve zorlayarak bir yalıtım (izolasyon) bariyeri kurmalarıdır. Hakikati duymamak için gösterdikleri bu fiziksel çaba, onların aslında ne kadar bilinçli bir inkar içinde olduklarının kanıtıdır.
Esâbiahum (أَصَابِعَهُمْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin edebi bağlamdaki kullanımını "mecaz-ı mürsel" (parça-bütün ilişkisi / synecdoche) sanatıyla açıklar. Anatomik olarak bir insanın parmaklarının (esâbi') tamamını kulağına sokması imkansızdır; kişi ancak parmak uçlarını (enâmil) kulağına tıkayabilir. Kur'an'ın "parmak uçlarını" demek yerine doğrudan "parmaklarını" (esâbiahum) kelimesini kullanması, münafıkların içinde bulunduğu o dehşetli paniği, korkuyu ve sesi kesmek için duydukları o abartılı, çaresiz ve neredeyse komik çırpınışı muazzam bir mübalağa sanatıyla (abartıyla) zihinlere resmetmesidir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu tasvirin psikolojik derinliğine işaret eder. Şiddetli bir korku anında insanın tüm mantığını yitirerek mantıksız fiziksel tepkiler vermesi gibi, münafıklar da vahyin o sarsıcı gerçekliğinden (gök gürültüsünden) kaçmak için adeta parmaklarının tamamını kulaklarına sokarcasına şiddetli ve irrasyonel bir tepki vermektedirler. Bu, inkarın çaresizliğidir.
Âzânihim (آذَانِهِمْ)
İbn Fâris, "u-z-n" (hemze, zel, nun) kökünün "kulak, dinlemek, işitmek ve izin vermek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Bilginin ve emrin insana nüfuz ettiği ilk kapı olduğu için, duyu organı ile bilgiye giriş izni aynı kökten türemiştir.
Râgıb el-İsfahânî, 18. ayette onların "sağır" (summun) oldukları belirtilmişken, burada kulaklarını tıkadıklarından bahsedilmesinin bir çelişki olmadığını açıklar. Onlar fiziksel olarak sağır değillerdir; ancak kulaklarını (âzân) hakikatin frekansına kapatarak (parmaklarını tıkayarak) kendi iradeleriyle "teolojik bir sağırlık" inşa etmişlerdir. Kulak tıkamak, vahyin (yağmurun/gök gürültüsünün) zihin dünyasına girmesine "izin vermeme" eylemidir.
Es-Savâikı (الصَّوَاعِقِ)
İbn Fâris, "s-a-k" (sad, ayn, kaf) kökünün asıl anlamının "şiddetli bir sesin insana çarpması, bayıltması, aklını başından alması ve helak etmesi" olduğunu belirtir. Gökyüzünden inen ve yaktığı/yıktığı nesneyi yok eden ölümcül yıldırımlara (yıldırım düşmesine) bu yüzden "sâika" denildiğini dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfahânî, yıldırımların (savâik) meseldeki temsiline dikkat çeker. Gök gürültüsü (ra'd) uzaktan gelen bir tehdit sesi iken, yıldırım (sâika) tehdidin doğrudan isabet etmesi ve helakın gerçekleşmesidir. Münafıkların algısında İslam'ın her bir emri, özellikle savaşa/cihada çıkma çağrısı, tepelerine inen ve onları dünyevi varlıklarından koparacak ölümcül birer yıldırımdır. Onlar dini bir rahmet değil, bir "yıldırım çarpması" tehlikesi olarak algılarlar.
Toshihiko Izutsu, çölde yıldırım düşmesinin bedevi zihnindeki en mutlak ve karşı konulamaz ilahi gazap simgesi olduğunu inceler. Münafıkların yıldırımlardan (Kur'an'ın sarsıcı yaptırımlarından ve cihat emirlerinden) kaçmaya çalışması, Tanrı'nın mutlak kudreti karşısında dünyevi kurnazlıklarıyla saklanabileceklerini sanan aciz bir rasyonalitenin (akıl yürütmenin) iflasını temsil eder.
Hazar (حَذَرَ)
İbn Fâris, "h-z-r" (ha, zel, ra) kökünün dilde "korkmak, teyakkuzda olmak, çekinmek ve yaklaşan bir tehlikeye karşı kendini korumaya almak" anlamlarına geldiğini belirtir. Bu kelime, pasif bir korkudan (havf) ziyade, tehlikeden kaçınmak için alınan aktif bir önlemi, bir sakınma refleksini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "hazar" kelimesinin bu ayetteki kullanımını (mef'ûl-i lieclih / sebep bildiren nesne olarak) analiz eder. Münafıkların kulaklarını tıkama eyleminin arkasındaki temel motivasyon "ölümden sakınma/kaçma" (hazar) dürtüsüdür. Onlar, gök gürültüsünü duymadıklarında yıldırımdan kurtulacaklarını sanacak kadar derin bir zihinsel yanılgı ve korku (hazar) sarkacı içindedirler.
El-Mevti (الْمَوْتِ)
İbn Fâris, "m-v-t" (mim, vav, te) kökünün "hayatın ve canlılığın zıttı, sükûnet, hareketin tamamen kesilmesi" anlamına geldiğini açıklar.
Toshihiko Izutsu, münafıkların en büyük trajedisinin "ölüm" (el-mevt) algısında yattığını derinlemesine analiz eder. Gerçek bir mümin için ölüm (mevt), ahiret yurduna geçişi sağlayan ontolojik bir köprüdür ve bu nedenle inancı uğruna ölmek (şehadet) korkulacak bir şey değildir. Ancak ahiret inancı (el-yevmü'l-âhir) sadece dudaklarında olan münafıklar için ölüm, varoluşun mutlak sonu, her şeyin mutlak hiçliğe (yokluğa) karışmasıdır. Bu yüzden onların tüm sahte imanları, sadece bu dünyadaki biyolojik yaşamlarını (hayatlarını) korumak ve bu mutlak sondan (ölümden) kaçmak üzerine kuruludur.
Dücane Cündioğlu, parmakları kulaklara tıkamak ile ölümden kaçmak arasındaki felsefi paradoksa dikkat çeker. Ölüm, dışarıdan gelen bir ses (gök gürültüsü) değil, varlığın içine kodlanmış ilahi bir yazgıdır. Münafıkların "sesi keserek ölümü durduracaklarını" sanmaları, insan aklının varoluşsal gerçeklik karşısındaki en sefil ve komik çaresizliğidir. Onlar sebebi değil, sadece sonucun sesini bloke etmeye çalışmaktadırlar.
Muhîtun (مُحِيطٌ)
İbn Fâris, "h-v-t" (ha, vav, tı) kökünün "bir şeyi her yönden sarmak, kuşatmak, etrafını çevirmek ve içine almak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Bir yeri dış saldırılara karşı koruyan duvara "hâit" denmesi de, kelimenin bu mutlak kuşatıcılık vasfından gelir.
Râgıb el-İsfahânî, "ihâta" (kuşatma) kavramının Allah'a nispet edilmesini, O'nun ilminin, kudretinin ve hükmünün tüm varlığı sarması olarak tanımlar. Ayetin sonunda Allah'ın kâfirleri kuşatıcı (muhît) olduğunun vurgulanması, münafıkların ölümden kaçmak için gösterdikleri çabanın (kulak tıkamanın) mutlak beyhudeliğini ilan eder. Onlar kaçtıklarını sansalar da, zaten her taraflarından Allah'ın kudreti ve ilmiyle sarılmış durumdadırlar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "muhît" sıfatının bu ayetteki edebi ve teolojik işlevini değerlendirir. Mesel boyunca münafıkların sağa sola kaçıştığı, korkuyla parmaklarını kulaklarına tıkadığı kaotik bir fırtına sahnesi (illüzyonu) çizilmiştir. Ancak ayetin sonundaki bu tek kelime (muhît), sahneyi dondurur ve gerçeği yüzlerine çarpar: Kaçacak hiçbir yer yoktur. İnsan ne kadar kurnazca manevralar yaparsa yapsın, ilahi kuşatmanın (ihâtanın) dışına çıkamaz.
Bil-Kâfirîn (بِالْكَافِرِينَ)
İbn Fâris, "k-f-r" (kef, fe, ra) kökünün "örtmek, gizlemek, saklamak" anlamına geldiğini yineler.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki teolojik konumlandırmasına dikkat çeker. Sekizinci ayetten itibaren "insanlardan öyleleri vardır ki" (münafıklar) diye başlayan uzun ve detaylı analiz, bu ayetin sonunda ilahi bir hükümle mühürlenir. Allah, onların o ikili ve belirsiz kimliklerini ortadan kaldırarak, onları doğrudan "kâfirler" (hakikati örtenler) kategorisine dahil eder. Onlar kendilerine ne isim verirlerse versinler, ilahi kuşatmanın içindeki nihai statüleri "küfürdür" (inkârdır). Bu kelime, uzun bir hukuki davanın (nifak tahlilinin) sonundaki kesin ve tavizsiz ilahi yargıdır.
Yorum
Yorum