مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَاراًۚ فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 17. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: bakara suresi, ateş yakan, nifak örneği, bakara 17, karanlık, bakara suresi 17. ayet, körlük, görememe, allah, zulüm, nur, aydınlık, zulmet
-
Onların hali ateş yakan kimselerin haline benzemektedir. Ateş etrafını aydınlatınca Allah gözlerinin nurunu yok etmiş ve kendilerini hiçbir şey göremeyecek şekilde karanlıklar içinde bırakmıştır.
Münafık ve Kâfirlerin Nitelikleri
Onların hali ateş yakan kimselerin haline benzemektedir. Ayetin yorumunda farklı fikirler ileri sürülmüştür. Denildi ki âyet münafıklar hakkında nâzil olmuştur, çünkü sürede onlardan söz edilmesinin ardından yerini almıştır, o da şu ifadedir: "İman edenlerle karşılaştıkları vakit...". Bir de âyetin yahudiler hakkında geldiği ileri sürülmüştür, zira daha önce, "... Onları uyarsan da uyarmasan da sonuç değişmez, hiçbir zaman inanmazlar" âyetiyle yahudilere işaret edilmiştir. Mamafih âyetin ikisi hakkında da gelmiş olması mümkündür.
İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: Bu husus gizli kalan şeylerden biridir. Ne var ki onun bu değerlendirmesi ihtimal dahilinde bulunmamaktadır, çünkü sözü edilen ilâhî beyan Allah'ın getirdiği bir meseldir. Meseller kapalı kalan mânanın anlaşılması ve zihinden uzak kalan şeyin ona yaklaştırılması için getirilir. Mesele, İbn Abbas'ın dediğine göre yorumlanacak olursa ilâhî kelâmın maksadı anlaşılmamış ve insan zihnine herhangi bir mâna yaklaştırmamış olur. Ancak İbn Abbas "gizli kalan" ifadesi ile, "Kimler hakkında nâzil olduğu bilinmemektedir" demek istemişse ihtimal dahilindedir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Onların hali ateş yakan kimselerin haline benzemektedir. Burada "onlar" zamirine yapılan izâfetin daha önce değinilen münafıklara yönelik olması muhtemeldir. Nitekim, "Öyle insanlar vardır ki, Allah'a inandık' derler" ve "İman edenlerle karşılaştıkları vakit, 'Biz de inandık' derler" meâlindeki âyetler buna ışık tutmaktadır. Bu husus birkaç şekilde yorumlanabilir. Birincisi, bu kişiler Allah dostlarını aldatmayı ve kendileriyle alay etmeyi amaçlamışlar, Allah da ceza olarak onları dünya ve âhirette rezil durumuna düşürmüştür. Dünyadaki rezillikleri maskelerini düşürmesi ve dostlarını durumlarından haberdar etmesiyle gerçekleşmiştir. Böylece onların aldatma teşebbüsü kendilerine rücû etmiştir. Onlar, iç dünyalarında sakladıkları küfürden herkesin haberdar olması ve kendilerince güvence sağlamak istedikleri taktiğin boşa çıkarılması suretiyle cezalandırılmışlardır. Cenâb-ı Hak bu münafıkları ayrıca dâimî bir korku ile cezalandırmıştır, nitekim şu beyanlarında kendilerini korkaklıkla nitelemiştir: "Onlara savaş farz kılınınca içlerinden bir grup Allah'tan korkar gibi, hatta daha büyük bir dehşetle insanlardan korkmaya başladılar", "Her feryadı kendi aleyhlerine sanırlar", "Hükmü açık bir sûre nâzil olup da içinde savaştan bahsedilince kalplerinde nifak hastalığı bulunanların ölüm baygınlığı içinde sana baktıklarını görürsün", "Bir korku hali gelince ölüm baygınlığı içinde gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün", "Münafıklar kalplerindeki kötü düşünce ve duyguları kendilerine haber verecek bir sûrenin indirilmesinden endişe ederler".
İkincisi, münafıklar müslümanlara karşı din birliği görünümü sergilemekle onlar nezdinde izzet ve şeref elde etmeyi amaçlıyorlardı. Onların kâfirlere karşı tavırları da aynı çizgide seyrediyordu, kendilerine müminleri aldattıklarını ve onlarla alay ettiklerini ifade ediyorlardı. Sonuçta kâfirler (nâzil olan bazı âyetlerin ışığında) münafıkların müminlere sergiledikleri sahte tavrı kendilerine de sergilediklerini anlamış ve onları çevrelerinden uzaklaştırmışlardır. Nitekim Cenâb-ı Hak bu gerçeği ifade etmek üzere şöyle buyurmuştur: "Allah'ın gazap ettiği bir topluluğu dost edinenleri görmedin mi? Onlar aslında ne sizdendir ne de onlardan. Bir de bile bile yalan yere yemin ederler", "İki topluluk arasında bocalayıp dururlar. Ne onlara (müminlere) bağlanırlar ne de bunlara (kâfirlere)". Bu sebeple münafıkların peşine düştükleri şeref ve izzet ortadan kalkarak yerine zillet ve hakaret konmuştur. Onların bu durumu aydınlığından ve sıcaklığından yararlanmak amacıyla ateş yakan bir adama benzemiştir. Ne var ki Allah görme duyusunu iptal ettiğinden umduğu aydınlanma ve faydalanma olayı gerçekleşmemiş, üstelik Cenâb-ı Hak onu, ateşe yaklaştığı takdirde yanma korkusuyla cezalandırmıştır. Böylesi bu teşebbüsüyle kış günlerinde ateş tutuşturmanın ısınma sonucundan ya da harareti ve aydınlığından yararlanarak yemek pişirme imkânından mahrum kalmıştır, çünkü görme duyusu dumura uğramıştır. Münafıkların bu hali, Allah Teâlâ'nın, "O, münafıkların kendisini aldatma teşebbüslerini yüzlerine çarpar" ve "Allah da onlarla istihzâ eder" meâlindeki beyanlarının da realiteye aksetmiş bir sonucunu temsil eder. Zira onlar güven amaçladıkları şeyle korkuya kapılmak, şeref aradıkları şeyle hakarete mâruz kalmakla cezalandırılmış oldular. Ateş yakmak isteyen fakat görme duyusundan yoksun kalan kimsenin durumu da bunun gibidir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. "Onlar hidâyete karşılık dalâleti satın almışlardır" meâlindeki ilâhî beyan da aynı hususu desteklemektedir, yani şeytanlarına döndükleri zaman daha önce müminlerin yanında izhar ettikleri hidâyeti terkedip dalâleti tercih etmişlerdir. Buna göre Allah'ın münafıklarla istihzâsı ve onların aldatma teşebbüslerini boşa çıkarması muhâdaa (المخادعة) Allah dostlarının fiili ile gerçekleşmiş olur, çünkü onların iç yüzü Allah dostlarına haber verilmiş, bu yolla da münafıklar değerlerini yitirmiş ve nazarlarında zelil duruma düşmüşlerdir. Bu konuda âyetlerde zikredilen istihzâ Allah'a nisbet edilmiştir, zira müminler fiillerini O'nun sayesinde gerçekleştirmişlerdir, tıpkı münafıkların müminleri aldatmalarının Allah'a nisbet edilişi gibi; aldatma fiilini, müminlerin O'nun dinini benimsemeleri sebebiyle işlediklerinden. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Ortaya konan bu yoruma bağlı olarak mesel içeren âyetin kâfirler (yahudi ve hıristiyanlar) hakkında gelmiş olması imkân dahiline girer. Sözü edilen zümreler aslında Resûlullah'ı (s.a.) tanıyordu, çünkü gerek Tevrat gerek İncil'de onu niteleyen parçalarla karşılaşıyorlardı. Meselâ şu âyetlerde belirtildiği üzere: "Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de kendisinden söz edilmiş bulunan o ümmî resûl ve nebîye uyanlar. O kendilerine iyiliği emredip kötülükten sakındırır ...", "Muhammed Allah'ın elçisidir" diye başlayan âyetin devamı. Azîz ve celîl olan Allah şöyle de buyurmuştur: "Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu kendi çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar", "Kendilerine Allah katından ellerindeki kitabı doğrulayan bir kitap gelince -halbuki daha önce kâfirlere karşı (yeni bir vahiy sayesinde) zafer umup duruyorlardı-, evet tanıyıp bekledikleri kitap karşılarına dikilince onu inkâr ettiler". Böylece Ehl-i kitap ateş tutuşturmak isteyen, daha doğrusu aydınlanmak amacıyla tutuşan alev arayan birinin durumuna düşmüştür; sözü edilen adam ateşi bulup aydınlığından faydalanmanın önemini anlayınca Cenâb-ı Hak alevi görme duyusunu gidermiş ve sonuç olarak adam ondan yararlanamamıştır. İşte yahudi ve hıristiyanların hali de bunun gibidir, Resûlullah (s.a.) nübüvvetle görevlendirilince yahudi ve hıristiyanlar sırf kıskançlıkları ve hakkı çiğneme arzuları yüzünden ona iman etmemişlerdir, çünkü o, kendilerinden değildi, ya da iktidar ve menfaatlerinin haleldar olacağından endişe ediyorlardı, ama onlar İslâm Peygamberi'ne inanmanın aslında büyük yarar sağlayacağını da biliyorlardı. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Münafıkların, Allah dostları olan müminleri aldatma ve kendileriyle alay etmeleri yüzünden âhiret hayatında karşılaşacakları akıbete gelince, onlar müminlere taktik uygulama çerçevesinde dostluk görüntüsü verirken bazı dünya menfaatlerini amaç edinmiş bulunuyorlardı. Meselâ ganimet ele geçirmek, müslümanlara vâris olmak, onlarla evlenmek gibi. Ama münafıklar iç âlemlerinde müslümanlara daima muhalif kalmışlardır. Allah Teâlâ da benzer bir şekilde kendilerini içinde yaşadıkları dünya menfaatleri noktasında müminlerle ortak etmiş, fakat dininin ileride gerçekleşecek duyular ötesi menfaatleri konusunda onlara muhalefet etmiştir ki bu da âhirettir. Evet, Cenâb-ı Hak münafıklara dünya hayatında müminlerle beraber olmayı nasip etmiş, âhirette ise bundan mahrum bırakmıştır, tıpkı onların inananlar zümresiyle beraberlik görüntüsü sergileyip iç dünyalarında muhalefet edişleri gibi. Ateş yakan adamın durumu da bunun gibidir; o, tutuşturduğu ateşin aydınlığına olan arzusunu izhar etmiş, fakat Allah Teâlâ görme imkânını ortadan kaldırmış, bu sebeple arzusuna kavuşacağını umduğu anda aydınlık yok olmuştur. Bu, münafıkların âhiretteki durumuna benzemiştir. Şöyle ki onlar dünyada iken -şayet âhiret diye bir şey varsa- orada da müslümanlarla beraber olacaklarını zannetmişlerdir. Şu ilâhî kelâm bu hususa temas etmektedir: "O gün münafık erkeklerle münafık kadınlar müminlere, 'Bizi bekleyin de nurunuzdan bir parça ışık alalım' diyecekler, kendilerine, Arkanıza dönün de orada ışık arayını şeklinde karşılık verilecektir. Nihayet aralarına, iç tarafında rahmet bulunan, dış tarafından ise azap gelen bir sur çekilir. Münafıklar onlara, 'Biz sizinle beraber değil miydik?' diye seslenirler. Müminler de, 'Evet, ama siz kendinizi belâya soktunuz, fırsat bekleyip şüpheye düştünüz..." diye cevap verecekler. İşte Allah'ın münafıklarla alay etmesi ve onları aldatması budur: Onları dünya meselelerinde müminlerle bir tutmuş, âhirette ise ayırmıştır. Münafıkların hidâyet karşılığında dalâleti tercih etmeleri de (satın almaları) aynı çizgi üzerindedir, yani mahvolmalarını sonuçlarından yolu kurtuluşlarını sağlayan yola tercih etmeleri mânasındadır.
Bahis konusu âyeti, Ehl-i kitabı konu edindiği şeklinde yorumlayanların kanaati de aynı mahiyettedir. Aslında Ehl-i kitap Muhammede (s.a.) iman etmiş sayılır, çünkü onlar kendi (kutsal] kitaplarına inanmışlardı, orada ise Hz. Peygamber'in yüce vasıfları yer alıyordu. Fakat Hz. Muhammed kendilerine de hitap edecek şekilde peygamberlikle görevlendirildiği, dolayısıyla imanın faydalı sonuçlarına ulaştıkları ve Resûlullah'ı müşahede ettikleri zaman onu irıkâra kalkışmışlardır. Bu sebeple de kitaplarının sağladığı müsbet sonuçlardan ve cezaya çarpıldıkları gün, gerçekleştirecekleri imanın menfaatlerinden mahrum kalmışlardır; aslında onlar Muhammed'i (s.a.) gördükleri halde inanmayı reddetmişlerdi. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Üçüncüsü, İbn Abbas'tan (r.a.) rivayet edildiğine göre o bu âyet ile hemen kendisinden sonra gelen âyetin yorumunu Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanıyla birlikte düşünmüştür: "İnsanlardan öylesi vardır ki Allah'a yalnız bir yönde ibadet eder. Kendisine bir iyilik gelirse memnun olur, sınayıcı bir güçlük karşısına çıkarsa dinden yüz çevirir". Bunun izahı -nihaî gerçeği bilen Allah'tır ya- şudur ki sözü edilen kimseler Allah'ı tam mânasıyla bilmediklerinden rubûbiyyeti kendilerinin Rabb'i oluşuna uygun şekilde O'na ibadet etmemekte, âhirete inanmadıklarından dolayı sergiledikleri iyi davranışlar belli bir sonuç (âhiret) için vuku bulmamakta, ayrıca dünyanın kendisi ve menfaatlerinden başka bir şeye önem vermediklerinden dindarlıklarını ve ibadetlerini dünya karşılığında yapmaktadırlar. Bahis konusu kişiler İslâm dinindeki ganimetleri, gönül rahatlığını ve müslümanların yaptıkları ticaretlerin kâr getirdiğini görünce bunlara gönül bağlamışlar ve ele geçirmek için gayret sarfetmişlerdir. Bununla birlikte hayatın akışı içinde kendilerine zorluk ve belâ geldiğini, ticaretlerinin de kazanç sağlamadığını müşahede edince İslâmiyet'ten başka bir dine yönelmişlerdir. Bunların durumu ateş tutuşturmak isteyen birine benzemektedir ki o ateşin aydınlığına ve yemek pişirmeye elverişli sıcaklığına ümit bağladığı sürece tutuşturmaya gayret gösterir. Ancak [ilâhî fiilin sonucu] görme duyusu dumura uğrayınca ateşten hoşlanmamaya başlar, çünkü ona yaklaşmak suretiyle yanmaktan korktuğu gibi onun sağlayacağı menfaatler de ortadan kalkmıştır; keşke ateş yakmasaydı! Böylesi, İslâm toplumu içine girdikten sonra karşılaştığı güçlükler yüzünden müslüman olmamayı temenni eden münafık gibidir. Burada dile getirilen hususa Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanları işaret etmektedir: "Münafıklar düşmanla birlik olmalarının bozulup gitmediğini zannederler. Birlikler tekrar gelecek olsa, çölde bedevî Araplar'ın içinde bulunup da haberlerinizi uzaktan sormayı temenni ederler. Zaten onlar içinizde bulunsalar bile pek az savaşırlardı", "Bizim de savaş konusunda bir yetkimiz olsaydı burada o kadar ölü vermezdik' derler", "Sana bir iyilik gelirse bu onları üzer, şayet bir musibet gelecek olursa, 'Biz tedbirimizi almıştık' derler ve sevinç içinde çekip giderler", "İçinizden bazıları savaş konusunda ağır davranırlar. Size bir musibet gelecek olursa böylesi, 'Allah şahsıma lütufta bulundu da bunlarla beraber olmadım' der". Şunu da belirtmek gerekir ki burada tasvir edilen durum bir bakıma parlayan şimşeğe benzemektedir, insan onun aydınlığında yürür. Münafık da İslâm dininde herhangi bir menfaat gördüğünde onun alanında mesafe alır. Fakat [belâ ve musibetle karşılaşmak suretiyle] üzerine karanlık basınca şaşkınlık ve üzüntü içinde keşke bu yola girmeseydi temennisinde bulunur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Ebû Bekir el-Esam şöyle demiştir: Sadece insanlar arasında sağlayacağı faydalar uğruna imanını izhar eden kimsenin hali, aydınlığından ışık almak amacıyla ateş yakan adama benzer. Fakat Allah iç dünyasında kendini imandan yoksun bırakan kişinin nurunu âhirette ortadan kaldırır. Benzer bir şekilde Cenâb-ı Hak dünyada ateş yakanın nurunu da yok eder, artık böylesinin ateş etrafında aydınlıkta bulunma zevkini yaşaması imkânsız hale gelir. Esam sözüne şöyle devam etmiştir: Âyette bahis konusu edilen husus [Allah'ın ateş yakan kimsenin gözlerini kör etmesi] Allah'tan gelen bir lånet konumundadır. Nitekim, "Allah onun nurunu yok etmiştir" denir, yani izhar ettiği nuru; bu sebeple münafık âhiret karanlıkları, ateş yakan adam da körlük ve gece karanlıkları içinde kalır. Yine Esam şöyle demiştir: Allah Teâlâ İslâm'a daveti boşalan yağmura, İslâm uğrundaki cihadı gece karanlığına, ganimeti şimşeğe benzetmiş, münafıkların İslâm'da bulunan bazı güçlükleri duymaları sebebiyle parmaklarını kulaklarına tıkamalarını da gök gürültüsü ile temsil etmiştir.
Yorumu Yorumla
-
Mesel (مَثَلُ)
İbn Fâris, m-s-l kökünün asıl anlamının iki şeyin birbirine benzemesi, denk olması ve bir şeyin sıfatını yansıtması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, mesel kavramının soyut bir hakikati veya zor anlaşılan bir durumu zihne yaklaştırmak için somut ve bilinen bir örnek üzerinden anlatma, benzetme yapma sanatı olduğunu aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iletişim modelinde, derin teolojik ve psikolojik gerçeklikleri Arap zihninin aşina olduğu bedevi hayatın imgeleriyle (ateş yakmak, çölde kalmak) somutlaştırma ve bu yolla hakikati çarpıcı bir şekilde algılatma işlevi gördüğünü analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki kullanımının, münafıkların soyut manevi krizlerini ve çelişkilerini, Hicaz toplumunun çok iyi bildiği çöl ortamındaki ateş ve karanlık metaforu üzerinden son derece canlı bir edebi tabloya dönüştürdüğünü belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), mesel sanatının Kur'an'daki dramatik etkisine dikkat çekerek, burada münafıkların ruh halinin sadece anlatılmadığını, adeta sahnelendiğini ve kusursuz bir psikolojik illüstrasyon sunulduğunu vurgular.
İstevkade (اسْتَوْقَدَ)
İbn Fâris, v-k-d kökünün ateşin parlaması, alevlenmesi ve yanması manasında olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin "istif'al" babında (istevkade) gelmesiyle, birinin karanlığı aydınlatmak, ısınmak veya yolunu bulmak amacıyla aktif bir çaba harcayarak ateş yakmak istemesini, alevin tutuşmasını talep etmesini ifade ettiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, bu fiilin, insanın kendi çabasıyla ontolojik bir güvenlik alanı ve aydınlık yaratma hevesini simgelediğini; münafıkların dilleriyle iman ettiklerini söyleyerek İslam toplumunda elde ettikleri geçici sosyal ve siyasi aydınlığı, kendi yaktıkları eğreti bir ateşe benzettiğini analiz eder.
Nâr (نَارًا)
İbn Fâris, n-v-r kökünün aslen ışık saçan, aydınlatan ve yakan nesne manasına geldiğini; nur kelimesiyle aynı kökten türemiş olmakla birlikte nârda yakıcılık vasfının ön planda olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hem duyularla algılanan fiziksel ateşi hem de savaş ateşi veya cehennem azabı gibi mecazi yakıcılık durumlarını kapsadığını; bu ayette aydınlatma amacı güden ancak kalıcı olmayan, etrafını aydınlattıktan hemen sonra sönmeye mahkum maddi bir kaynağı sembolize ettiğini aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerinde yaygın olduğunu, Aramice ve Süryanice'deki "nura" formunun hem ateş hem de cehennem anlamında kullanıldığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki ateşin, münafıkların iman iddiasıyla elde ettikleri suni, sığ ve dünyevi menfaati temsil ettiğini, bunun ilahi nur karşısında son derece cılız, geçici ve nihayetinde faydasız bir çaba olduğunu vurgular.
Edâet (أَضَاءَتْ)
İbn Fâris, d-v-e kökünün bir şeyin parlaması, ışık saçarak etrafı aydınlatması ve karanlığı yarıp geçmesi anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ziya (ışık) kelimesinden türeyen bu fiilin, karanlıkta kalan nesneleri görünür kılacak kadar güçlü bir aydınlatmayı ifade ettiğini; ayette ateşin geçici de olsa etrafı aydınlatarak kişiye bir anlık görme ve güvenlik hissi verdiğini aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu fiilin, münafıkların inanç taklidi yaparak Müslümanlar arasında kazandıkları o kısa süreli saygınlığı, elde ettikleri geçici ganimet ve statü aydınlığını mükemmel bir metaforla anlattığını, ancak bu aydınlığın köksüz olduğu için hemen yok olmaya mahkum bırakıldığını belirtir.
Zehebe (ذَهَبَ)
İbn Fâris, z-h-b kökünün bir yerden başka bir yere gitmek, uzaklaşmak ve bir şeyin ortadan kaybolması manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayetteki "zehebellahu bi nurihim" (Allah onların nurunu giderdi) kalıbının, eylemin failinin doğrudan Allah olması hasebiyle, o geçici aydınlığın ilahi bir müdahaleyle mutlak surette geri alındığını ve bir daha geri gelmemek üzere ortadan kaldırıldığını ifade ettiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, bu fiilin, ilahi otoritenin münafıkların sahte güvenlik alanına yaptığı eskatolojik ve ontolojik müdahaleyi nitelediğini; insanın kendi kurnazlığıyla yaktığı o küçük ateşin, mutlak kudret tarafından bir anda söndürülerek kişinin kendi karanlığıyla baş başa bırakıldığını analiz eder.
Nûr (نُورِ)
İbn Fâris, n-v-r kökünün eşyayı görünür kılan, aydınlık veren, karanlığın zıddı olan ışık demek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hem gözle görülen fiziksel ışığı hem de akıl ve basiret (kalp gözü) ile idrak edilen ilahi aydınlanmayı, hidayeti ve imanı ifade ettiğini aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayette "nâr" (ateş) yakıldığı halde Allah'ın onların "nârını" değil "nurunu" (ışığını, aydınlığını) giderdiğine dikkat çekerek buradaki muazzam edebi inceliği vurgular; ateşin yakıcılığı (korkusu ve azabı) onlarla kalırken, sadece aydınlatıcı ve fayda verici yönü (nuru) ellerinden alınmıştır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, nâr ve nûr kelimeleri arasındaki bu anlamsal ve retorik geçişin, münafıkların psikolojik yıkımını derinleştirdiğini; aydınlıktan mahrum bırakılırken, nifak ateşinin sadece yakıcılığı ve dehşetiyle baş başa bırakıldıklarını ifade eder.
Tereke (تَرَكَ)
İbn Fâris, t-r-k kökünün bir şeyi kendi haline bırakmak, terk etmek, ondan vazgeçmek ve ona müdahale etmemek anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin burada ilahi inayet ve yardımdan mahrum bırakmayı, kişiyi kendi yanlış tercihinin ontolojik sonucuyla yapayalnız bir şekilde baş başa bırakmayı ifade ettiğini aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Allah'ın onları terk etmesinin pasif bir eylem olmadığını, kişinin kendi iradesiyle seçtiği sapkınlık yolunun mutlak ve kaçınılmaz bir faturası olduğunu; münafığın kendi yalan dünyasında ilahi lütuftan ebediyen tecrit edilmesi şeklinde ağır bir manevi yalnızlaştırma olduğunu vurgular.
Zulumât (ظُلُمَاتٍ)
İbn Fâris, z-l-m kökünün ışığın tamamen yok olması, karanlık, bir şeyi olması gereken yerden başka yere koymak ve hakkı engellemek (zulüm) anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nurun mutlak zıddı olan bu kelimenin çoğul yapıda (zulumât) gelmesinin, karanlığın kat kat ve iç içe geçmiş yoğunluğunu ifade ettiğini; ayette şüphe, küfür, nifak ve cehaletin oluşturduğu zifiri ruhsal ve manevi karanlığı nitelediğini aktarır. Toshihiko Izutsu, zulumât kavramının Kur'an'ın ahlaki-ontolojik sisteminde hidayet nurundan kopan insanın içine düştüğü varoluşsal kaosu, inkar bataklığını ve manevi boğulma halini temsil ettiğini detaylandırır. Gabriel Said Reynolds, ışık ve karanlık (nur ve zulumat) düalizminin Geç Antik Çağ dini düşüncesinde temel bir ahlaki ayrım noktası olduğunu, Kur'an'ın bu evrensel motifi kullanarak münafıkların ilahi aydınlıktan ne denli radikal bir biçimde koptuklarını sembolize ettiğini belirtir.
Yubsırûn (يُبْصِرُونَ)
İbn Fâris, b-s-r kökünün gözle görmek, fark etmek, kavramak ve bir şeyin ardındaki hakikati idrak etmek anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bunun sadece fiziksel bir görme eylemi olmadığını, kalp gözüyle (basiret) gerçeği anlama yetisi olduğunu; ayetteki olumsuz kullanımın (göremezler), münafıkların zulumât içinde kalarak evrendeki ilahi işaretleri okuma ve ahlaki bir çıkış yolu bulma yeteneklerini tamamen yitirmelerini ifade ettiğini aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu fiilin, aydınlığın kaybolmasının ardından gelen o dehşet verici mutlak körleşmeyi resmettiğini; kişinin fıtri idrak yollarının tıkanarak, içine düştüğü nifak girdabında çaresizce, doğruyu yanlıştan ayıramayacak bir manevi felç durumuna saplandığını vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla