اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰىۖ فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَد۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 16. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: sapkınlık, bakara suresi, zararlı ticaret, ticaret, bakara 16, kötü takas, bakara suresi 16. ayet, dalalet
-
Sözü edilen kimseler hidâyete karşılık dalâleti satın almışlardır. Fakat ticaretleri kâr etmemiş, dolayısıyla kendileri de doğru yolu bulamamıştır.
Sözü edilen kimseler hidâyete karşılık dalâleti satın almışlardır. Yani dalâleti davet edildikleri hidâyete tercih etmişlerdir. Aslında onlar daha önce izledikleri isabetli bir yola da sahip değillerdi ki onu dalâlet karşılığında terketmiş olsunlar. Bu husus şu ilâhî beyana benzemektedir: "Allah inananların dostudur, onları karanlıktan aydınlığa çıkarır, inkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğūttur, kendilerini aydınlıktan çıkarıp karanlığa götürür". Aslında kâfirlerin daha önce aydınlık içinde olmaları söz konusu değildir. Benzer şekilde münafıklar da önceden hidâyet içinde olmaları söz konusu olmaksızın ilk defa kendilerine sunulan hidâyeti reddedip içinde bulundukları dalâlete sarılmışlardır.
Bir görüşe göre buradaki dalâlet helâk mânasına gelir. Buna göre âyetin yorumu şöyle olur: Kurtuluşlarına vesile olacak hidâyete karşılık kendilerini mahvedecek olan dalâleti tercih etmişlerdir, ama bunu kasıtlı ve şuurlu olarak da yapmamışlardır. Bu tıpkı şu ilâhî beyana benzemektedir: "Onlar ateşe karşı ne kadar dayanıklıymış!" Kimse ateşe karşı dayanıklı olmadığına göre bununla anlatılmak istenen şey şundan ibaret olmalıdır: "Kendilerini ateşe sürükleyecek davranış biçimlerine ne kadar meraklı imiş! Kendilerini satarken aldıkları bedel ne kadar değersizmiş!" Yani mahvoluşlarını kurtuluşlarına tercih edişleri ne kötü bir davranıştır!
Ayette, şira (شراء) yani satış sözü geçmeden yapılacak akdin geçerli olduğuna işaret vardır. Çünkü münafıklar, "satış" kelimesini kullanmıyor, sadece hidâyeti verip dalâleti alıyorlardı. Şu halde, aldığı bir bedele karşılık kim bir başkasına bir şey terkederse -taraflar "sattım-aldım" sözünü telaffuz etmeseler bile- geçerli bir satış akdi sayılır. "Gerçek şu ki Allah, müminlerden cennete karşılık canlarını ve mallarını satın almıştır" meâlindeki âyette de durum aynıdır. Vaad edilen cennete karşılık müminlerin mallarını ve canlarını Allah için feda etmeleri demektir.
Fakat ticaretleri kâr etmemiş. Ticaretleri sebebiyle kâr sağlayamadılar demektir. Çünkü ticaretin kendisi kazanmaz, ticaretle kazanç elde edilir. Burada görüldüğü gibi dilde bazan bir şey sebebinin adıyla isimlendirilir. Şu âyette de bunun örneği bulunmaktadır: "Allah geceyi dinlenesiniz diye sizin için yaratan, (çalışıp çabalamanız için) gündüzü de görme vasıtası kılandır". Aslında gündüzün kendisi görmez, gündüz sebebiyle görme fiili gerçekleştirilir. Bir şeyi sebebinin adıyla isimlendirmek Arap dilinde geçerli ve yaygın bir anlatım yoludur.
Fakat ticaretleri kâr etmemiş. Bu beyanda dış görünüş itibariyle ticaretin kendisi değil kâr nefyedilmiştir. Şunu belirtmek gerekir ki nefiy iki şekilde olur. Biri, zıddının mevcudiyetini gerektiren nefiy ki sıfatın nefyidir; meselâ, "Falan âlimdir" deyişin gibi, sen bununla o kişiden cehli, "Falan câhildir" deyişinde de ondan ilmi nefyetmiş olursun. Bir de zıddının varlığını gerektirmeyen nefiy vardır, bu da cisimlere ait görünümlerin (a'râz) nefiy şeklidir. Sen cisimlerden herhangi bir rengi nefyedecek olursan bu, sözü edilen rengin zıddının varlığını kanıtlamaz. Fakat ticaretleri kâr etmemiş ifadesi ise aslı olumsuzlamış ve sanki, "Onların ticaretleri zarar etmiştir" denilmiştir. Böylece, olumsuzlanma kârın zıddını kanıtlamıştır. Bunun delili, "Kendilerini satarken aldıkları bedel ne kadar değersizmiş!" ve "Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kadar değersizmiş, keşke bunu anlasalardı!" meâlindeki âyetlerdir.
Yorumu Yorumla
-
İşteravu (اشْتَرَوُا)
İbn Fâris, ş-r-y kökünün bir şeyi satmak veya satın almak anlamına geldiğini, zıt anlamlı kelimelerden (eżdâd) olup her iki eylemi de kapsadığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin temelinde bir değeri verip karşılığında başka bir değeri almak (mübadele) eyleminin yattığını; ayette münafıkların hidayeti verip karşılığında sapkınlığı almaları şeklindeki korkunç ve iradi ahlaki tercihlerini niteleyen bir mecaz olarak kullanıldığını aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sistemindeki ticari metaforlara dikkat çekerek, burada inanç ve inkar meselesinin ontolojik bir alışveriş olarak kurgulandığını; münafıkların ellerindeki fıtri ve ilahi aydınlığı tamamen kendi özgür iradeleriyle, bilinçli bir tüccar mantığıyla küfrün karanlığına feda ettiklerini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin dönemin Hicaz ve özellikle Mekke toplumunun ticari arka planından beslenen güçlü bir retorik araç olduğunu, münafıkların faydacı ve hesapçı siyasetlerinin bu alım-satım metaforuyla ifşa edildiğini vurgular.
Dalâleh (الضَّلَالَةَ)
İbn Fâris, d-l-l kökünün doğru yoldan çıkmak, sapmak, kaybolmak ve hidayetin zıddı olmak manalarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dalaletin, bilerek veya bilmeyerek doğru hedeften sapmak olduğunu; bu ayette ise münafıkların kasten ve iradi olarak seçtikleri, hakikati reddetme ve yalan içinde yaşama şeklindeki mutlak manevi sapkınlığı ifade ettiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin İslam öncesi bedevi kültüründe uçsuz bucaksız çölde yolunu kaybedip ölüme terk edilme korkusunu simgelediğini; Kur'an'ın bu varoluşsal korkuyu teolojikleştirerek, ilahi rehberlikten kopan insanın içine düştüğü derin ahlaki ve ontolojik rotasızlığı, manevi ölümü tanımlamak için kullandığını detaylandırır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, dalalet kavramının insanın kendi ontolojik zemininden kopması, fıtrata yabancılaşması ve varoluşsal anlam haritasını yırtıp atması şeklinde kapsamlı bir yıkımı imlediğini söyler.
Hüdâ (بِالْهُدَى)
İbn Fâris, h-d-y kökünün öne düşmek, rehberlik etmek ve birini varmak istediği yere ulaştırmak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin nezaket, lütuf ve incelikle doğru yola yönlendirmek olduğunu; ayette münafıkların feda ettikleri şeyin bizzat ilahi nur, peygamberin tebliği ve fıtrattaki doğruyu bulma yetisi (hidayet) olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, hidayetin dalaletin tam karşısında yer alan, insanın ahlaki ve manevi evrendeki yegane güvenilir pusulası olduğunu; münafıkların bu pusulayı ellerinin tersiyle itmelerinin rasyonel akılla izah edilemeyecek boyutta bir manevi intihar eylemi olduğunu vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, burada hidayetin sadece dışarıdan gelen bir bilgi değil, varoluşsal bir aydınlanma zemini olduğunu, münafıkların kendi aleyhlerine işleyen o korkunç ticarette feda ettikleri asıl hazinenin bu ilahi aydınlık olduğunu belirtir.
Rebihat (رَبِحَتْ)
İbn Fâris, r-b-h kökünün ticarette kazanç sağlamak, bir malın alış ve satış fiyatı arasındaki artı değer, kâr ve fayda elde etmek anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ticari bir işlem sonucunda malın büyümesi ve değer kazanması manasına geldiğini; ayetteki olumsuz kullanımın (kâr etmedi), münafıkların girdikleri manevi mübadelede hiçbir varoluşsal veya eskatolojik fayda elde edemediklerini kesin bir dille ortaya koyduğunu aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, münafıkların müminleri ahmaklıkla (sefeh) suçlarken kendilerini çok kurnaz, zeki ve kârlı işler yapan pragmatistler olarak gördüklerini; ancak ilahi cevabın bu "kâr etmeme" vurgusuyla onların bütün sahte başarı kurgularını ve çıkarcı zekalarını yerle bir ettiğini, asıl iflas edenlerin bizzat onlar olduğunu ifade eder.
Ticâratühüm (تِجَارَتُهُمْ)
İbn Fâris, t-c-r kökünün kâr amacıyla mal alıp satmak, ticaret yapmak ve sermayeyi işletmek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ticaretin malı kâr elde etmek için kullanmak olduğunu, ayette mecazi anlamda insanın elindeki ömür, akıl, irade ve inanç gibi ontolojik sermayeyi dünya veya ahiret pazarında değerlendirme çabasını nitelediğini aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanice'deki "taggara" (tüccar, ticaret yapmak) kelimesiyle kökensel bir bağı olduğunu, Geç Antik Çağ'ın ticari ağlarında ortak bir terim olarak kullanıldığını belirtir. Angelika Neuwirth, ticari metaforların (kâr, zarar, satın alma, ticaret) Geç Antik Çağ dini literatüründe ahlaki hesap verebilirliği, insanın dünya hayatındaki eylemlerinin ahiretteki bilançosunu ifade etmek için sıkça kullanıldığını; Kur'an'ın bu evrensel ve anlaşılır dili kullanarak münafıkların manevi iflasını son derece somut ve çarpıcı bir tabloyla resmettiğini vurgular.
Muhtedîn (مُهْتَدِينَ)
İbn Fâris, h-d-y kökünün doğru yolu bulmak ve hidayete ermek anlamını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin iftial babında (etken ve dönüşlü yapıda) kullanılmasının, kişinin kendi çabası ve iradesiyle hidayeti araması, bulması ve ona sımsıkı sarılması manasına geldiğini; cümlenin sonundaki olumsuz bağlamın, münafıkların bu aktif hidayet arayışından tamamen yoksun kaldıklarını ve o yola bir daha asla giremediklerini gösterdiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, münafıkların yaptıkları ahlaki ticaretin neticesinde sadece kâr etmekten mahrum kalmadıklarını, aynı zamanda yollarını geri dönülemez bir biçimde kaybederek (muhtedin olamayarak) ontolojik bir çıkmaza saplandıklarını detaylandırır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonundaki bu vurucu kapanışın, ilahi rehberliği reddedip geçici dünya menfaatini satın alanların nihai kaderini çizdiğini; bu eylemin sadece ticari bir zarar değil, insanın hakikati bulma yeteneğinin ebediyen felce uğraması şeklindeki mutlak varoluşsal çöküş olduğunu ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla