Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 16. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 16. Ayet

    اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰىۖ فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَد۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ulâ-ike-lleżîne-şteravu-ddalâlete bilhudâ femâ rabihat ticâratuhum vemâ kânû muhtedîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Sözü edilen kimseler hidâyete karşılık dalâleti satın almışlardır. Fakat ticaretleri kâr etmemiş, dolayısıyla kendileri de doğru yolu bulamamıştır.

      Sözü edilen kimseler hidâyete karşılık dalâleti satın almışlardır. Yani dalâleti davet edildikleri hidâyete tercih etmişlerdir. Aslında onlar daha önce izledikleri isabetli bir yola da sahip değillerdi ki onu dalâlet karşılığında terketmiş olsunlar. Bu husus şu ilâhî beyana benzemektedir: "Allah inananların dostudur, onları karanlıktan aydınlığa çıkarır, inkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğūttur, kendilerini aydınlıktan çıkarıp karanlığa götürür". Aslında kâfirlerin daha önce aydınlık içinde olmaları söz konusu değildir. Benzer şekilde münafıklar da önceden hidâyet içinde olmaları söz konusu olmaksızın ilk defa kendilerine sunulan hidâyeti reddedip içinde bulundukları dalâlete sarılmışlardır.

      Bir görüşe göre buradaki dalâlet helâk mânasına gelir. Buna göre âyetin yorumu şöyle olur: Kurtuluşlarına vesile olacak hidâyete karşılık kendilerini mahvedecek olan dalâleti tercih etmişlerdir, ama bunu kasıtlı ve şuurlu olarak da yapmamışlardır. Bu tıpkı şu ilâhî beyana benzemektedir: "Onlar ateşe karşı ne kadar dayanıklıymış!" Kimse ateşe karşı dayanıklı olmadığına göre bununla anlatılmak istenen şey şundan ibaret olmalıdır: "Kendilerini ateşe sürükleyecek davranış biçimlerine ne kadar meraklı imiş! Kendilerini satarken aldıkları bedel ne kadar değersizmiş!" Yani mahvoluşlarını kurtuluşlarına tercih edişleri ne kötü bir davranıştır!

      Ayette, şira (شراء) yani satış sözü geçmeden yapılacak akdin geçerli olduğuna işaret vardır. Çünkü münafıklar, "satış" kelimesini kullanmıyor, sadece hidâyeti verip dalâleti alıyorlardı. Şu halde, aldığı bir bedele karşılık kim bir başkasına bir şey terkederse -taraflar "sattım-aldım" sözünü telaffuz etmeseler bile- geçerli bir satış akdi sayılır. "Gerçek şu ki Allah, müminlerden cennete karşılık canlarını ve mallarını satın almıştır" meâlindeki âyette de durum aynıdır. Vaad edilen cennete karşılık müminlerin mallarını ve canlarını Allah için feda etmeleri demektir.

      Fakat ticaretleri kâr etmemiş. Ticaretleri sebebiyle kâr sağlayamadılar demektir. Çünkü ticaretin kendisi kazanmaz, ticaretle kazanç elde edilir. Burada görüldüğü gibi dilde bazan bir şey sebebinin adıyla isimlendirilir. Şu âyette de bunun örneği bulunmaktadır: "Allah geceyi dinlenesiniz diye sizin için yaratan, (çalışıp çabalamanız için) gündüzü de görme vasıtası kılandır". Aslında gündüzün kendisi görmez, gündüz sebebiyle görme fiili gerçekleştirilir. Bir şeyi sebebinin adıyla isimlendirmek Arap dilinde geçerli ve yaygın bir anlatım yoludur.

      Fakat ticaretleri kâr etmemiş. Bu beyanda dış görünüş itibariyle ticaretin kendisi değil kâr nefyedilmiştir. Şunu belirtmek gerekir ki nefiy iki şekilde olur. Biri, zıddının mevcudiyetini gerektiren nefiy ki sıfatın nefyidir; meselâ, "Falan âlimdir" deyişin gibi, sen bununla o kişiden cehli, "Falan câhildir" deyişinde de ondan ilmi nefyetmiş olursun. Bir de zıddının varlığını gerektirmeyen nefiy vardır, bu da cisimlere ait görünümlerin (a'râz) nefiy şeklidir. Sen cisimlerden herhangi bir rengi nefyedecek olursan bu, sözü edilen rengin zıddının varlığını kanıtlamaz. Fakat ticaretleri kâr etmemiş ifadesi ise aslı olumsuzlamış ve sanki, "Onların ticaretleri zarar etmiştir" denilmiştir. Böylece, olumsuzlanma kârın zıddını kanıtlamıştır. Bunun delili, "Kendilerini satarken aldıkları bedel ne kadar değersizmiş!" ve "Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kadar değersizmiş, keşke bunu anlasalardı!" meâlindeki âyetlerdir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 4414

        #4
        Ülâike (أُولَٰئِكَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin uzaklık bildiren çoğul bir işaret zamiri olduğunu belirtir. Kökündeki işaret ve yönlendirme anlamının, kastedilen topluluğun zihinsel ve fiziksel olarak belli bir mesafede tutulduğunu gösterdiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ülâike" kelimesinin bu ayetteki kullanımını, münafıkların ulaştığı manevi mertebenin değil, düştükleri ontolojik uzaklığın bir ifadesi olarak değerlendirir. Beşinci ayette müminler için kullanıldığında onların yüce makamına ve hidayet zirvesine işaret eden bu kelime, burada münafıkların hakikatten ve ilahi rahmetten ne kadar uzağa savrulduklarını göstermek için aynı edebi sanatla (işaretle) tersten kullanılmıştır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin belagat açısından işlevine dikkat çeker. "İşte onlar" vurgusu, önceki ayetlerde ikiyüzlülükleri, alaycılıkları ve fesatları anlatılan o prototipin nihai hükmünü vermek üzere sahneye çağrıldığını gösterir. Bu işaret zamiri, onların kimliklerini adeta bir suçlu gibi teşhir ederek ilahi hükmü yüzlerine okumaya hazırlayan güçlü bir retorik araçtır.

        İşterav (اشْتَرَوُا)

        İbn Fâris, "ş-r-y" (şın, ra, ye) kökünün dilde zıt anlamlı (ezdâd) kelimelerden olduğunu belirtir. Kök itibarıyla hem "satın almak" hem de "satmak/elden çıkarmak" anlamına geldiğini tespit eder. Bu kelimenin özünde, bir değeri verip karşılığında başka bir değeri alma, yani bir "değişkuş ve takas" eylemi yattığını dilbilimsel olarak ortaya koyar.

        Râgıb el-İsfahânî, "iştirâ" (satın alma) eylemini teolojik bir istiare (metafor) olarak inceler. Ona göre münafıkların hidayeti verip dalaleti satın almaları, manevi ve fıtri sermayelerini tüketerek kendilerine yıkım getirecek bir tercihte bulunmalarıdır. İnsanın iradesiyle yaptığı her ahlaki seçim, Kur'an lisanında bir alışveriştir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu ayette ticari bir terminoloji (satın almak, kâr etmek, ticaret) kullanmasını, İslam'ın ilk muhatapları olan Hicazlı tüccar toplumunun zihin dünyasına yönelik muazzam bir semantik strateji olarak analiz eder. Mekkeli ve Medineli Araplar için hayatın en gerçek ve en ciddiye alınan eylemi ticaretti. Kur'an, bu dünyevi "alışveriş" kavramını alarak onu insanın ebedi kurtuluşunu veya helakını belirleyen teolojik ve ahlaki bir kararın (iman ve küfür tercihinin) merkezine yerleştirmiştir.

        Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Sami dillerinin ortak ticaret havzasından beslenmiş olabileceğini, ancak Kur'an'ın nüzulü sırasında Arapçada tamamen yerleşik, asli bir fiil olarak kullanıldığını kaydeder. Kur'an, ticari dili dini bir konsepte kusursuzca entegre etmiştir.

        Ed-Dalâlete (الضَّلَالَةَ)

        İbn Fâris, "d-l-l" (dat, lam, lam) kökünün asıl ve temel anlamının "doğru yoldan sapmak, kaybolmak, hedefi şaşırmak ve haktan uzaklaşmak" olduğunu belirtir. Çölde yolunu kaybeden bedevi veya sürüsünden ayrılan hayvan için kullanılan bu kökün, insanın zihinsel ve inançsal savrulmalarını ifade edecek şekilde genişlediğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, dalalet kavramını hidayetin mutlak zıttı olarak konumlandırır. Dalaletin bilerek veya bilmeyerek doğru çizgiden sapmak olduğunu, ancak bu ayetteki münafıkların dalaletinin (sapıklığının) bir cehaletten değil, bilinçli bir "satın alma/tercih etme" eyleminden kaynaklandığı için en ağır sapkınlık türü olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, dalalet kavramının cahiliye dönemindeki varoluşsal karşılığını inceler. Uçsuz bucaksız ve acımasız Arap çölünde yolunu kaybetmek (dalalet), bir bedevi için kesin ölüm demekti. Kur'an, bu derin fiziksel ölüm korkusunu alır ve onu ontolojik bir boyuta taşır: İlahi rehberliği reddedip nifak çölünde kaybolmak, ruhun sonsuz ölümüdür. Dalalet, manevi pusulanın tamamen iflas etmesidir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi karşılığına eğilerek, dalaleti insanın "varlık gayesini kaybetmesi ve anlamsızlığa düşmesi" olarak okur. Münafıkların hidayet karşılığında dalaleti almaları, aslında kendi varoluşsal merkezlerini terk edip, yalanın ve nifakın kaotik, köksüz ve yönsüz dünyasına kendi iradeleriyle sürgün olmalarıdır.

        Bi'l-Hudâ (بِالْهُدَىٰ)

        İbn Fâris, "h-d-y" (he, dal, ye) kökünün "yol göstermek, öne düşmek ve doğru istikameti belirtmek" anlamlarını taşıdığını yineler.

        Râgıb el-İsfahânî, ayetteki hidayet kelimesinin başına gelen "bâ" (ile/karşılığında) harf-i cerinin anlamsal işlevine dikkat çeker. Alışverişte "bâ" edatı, elden çıkarılan ve bedel olarak ödenen şeyin başına gelir. Dolayısıyla münafıklar, fıtratlarında var olan inanma eğilimini, ilahi nuru veya peygamberin sunduğu o kusursuz rehberliği (hidayeti) bir "ödeme aracı" gibi bozuk para misali harcamışlar, ellerinden çıkarmışlardır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu takasın ahlaki boyutunu analiz eder. Hidayet, insanı insan yapan en yüce erdem, içsel bir aydınlanma ve ahlaki bir pusuladır. Münafıkların bu pusulayı geçici siyasi çıkarlar (dalalet) uğruna feda etmeleri, insanın kendi manevi değerini sıfırlaması, kendi ruhunu değersiz bir meta uğruna satması (kendisine yabancılaşması) demektir.

        Rabihat (رَبِحَتْ)

        İbn Fâris, "r-b-h" (ra, be, ha) kökünün dilde "alışverişte kâr etmek, sermayenin üzerine kazanç sağlamak ve büyüme" anlamına geldiğini açıklar. Ticari bir eylemin neticesinde elde edilen müspet ve artı değerin ifadesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ribh" (kâr) kavramının maddi ticaretteki fazlalık olduğunu belirtir. Kur'an'ın bu ayette olumsuzluk edatıyla "kâr etmedi" (mâ rabihat) fiilini kullanmasının, münafıkların ahiret kazancından tamamen mahrum kaldıklarına, yatırımlarının sadece dünyevi ve sığ bir illüzyondan ibaret olduğuna işaret ettiğini ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir usulünde bu ifadenin "istiare-i mekniyye" (kapalı istiare) olarak değerlendirildiğine yer verir. Nifak (ikiyüzlülük) eylemi bir ticarete, münafıklar ise başarısız tüccarlara benzetilmiş; neticede manevi sermayenin (fıtratın ve hidayetin) tamamen tükendiği, geriye sadece iflasın kaldığı edebi bir dille resmedilmiştir.

        Ticâratuhum (تِجَارَتُهُمْ)

        İbn Fâris, "t-c-r" (te, cim, ra) kökünün "malları kâr amacıyla alıp satmak, ticaret yapmak" anlamına geldiğini tespit eder. Eylemin sürekli ve sistematik bir kazanç arayışını içerdiğini dilbilimsel olarak ortaya koyar.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik tarihçesini inceleyerek, "ticaret" kelimesinin büyük ihtimalle Aramice "taggârâ" (tüccar) kelimesinden Arapçaya geçmiş eski bir alıntı (loanword) olduğunu ileri sürer. Geç Antik Çağ'da Arami ve Süryani tüccarların Ortadoğu'daki ticari hakimiyetinin, bu kavramın Arap diline yerleşmesine neden olduğunu; ancak Kur'an nazil olduğunda bu kelimenin artık saf Arapça gibi algılanan ve günlük dilde çok yaygın kullanılan bir kelime haline geldiğini kanıtlarıyla savunur.

        Toshihiko Izutsu, münafıkların davranışının "ticaret" kelimesiyle tanımlanmasını onların pragmatist psikolojisinin ifşası olarak okur. Münafıklar, inanç meselelerine bir hakikat arayışı olarak değil, "bundan ne kazanırım, kârım ne olur" diyen bir tüccar zihniyetiyle (faydacılıkla) yaklaşmışlardır. Kur'an, onların bu faydacı mantığını kendi kelimeleriyle tesciller ve bu teolojik ticaretin tarihin en büyük zararıyla sonuçlandığını ilan eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi tarihsel bağlamda ele alarak, Arapların (özellikle Kureyş'in) kervan ticaretindeki uzmanlıklarına atıf yapar. Kur'an, iyi bir tüccarın asla zarar edeceği bir malı almayacağını muhataplarına hatırlatarak; münafıkların kendi zekalarıyla övünmelerine rağmen, en değerli şeyi (hidayeti) verip en değersiz şeyi (dalaleti) alarak aslında ticareti hiç bilmeyen, rasyonel düşünemeyen en ahmak tüccarlar olduklarını ironik bir dille yüzlerine vurur.

        Muhtedîn (مُهْتَدِينَ)

        İbn Fâris, "h-d-y" (he, dal, ye) kökünden gelen bu kelimenin ifti'al babından ism-i fâil (özne) çoğul yapısında olduğunu belirtir. Bu kalıbın özelliğinin, eylemi (hidayeti) bizzat kendi isteği, çabası ve yönelimiyle arayıp bulan, ona tutunan kişiyi ifade etmesi olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "muhtedîn" kelimesinin sıradan bir yol bulmadan ziyade, ilahi aydınlanmayı içselleştirmek ve bu rehberliğin üzerine yürümek olduğunu vurgular. "Onlar hidayete erenler olmadılar" şeklindeki nihai hüküm, münafıkların sadece geçici bir kazancı kaybetmediklerini; aynı zamanda doğru yolu bulma yeteneklerini, içsel pusulalarını ve hakikati algılama kapasitelerini kalıcı olarak yitirdiklerini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, bu son kelimenin ayetin anlamsal çemberini tamamladığına dikkat çeker. Ayetin başında hidayeti bir meta gibi "satan" münafıklar, ayetin sonunda artık hidayete ulaşma ihtimali tamamen ortadan kalkmış, fıtratları bozulmuş "yolunu ebediyen kaybetmişler" (gayri muhtedîn) statüsüne indirgenmişlerdir. Bu, nifak ticaretinin en acı bilançosudur: Kişi hakikati satarsa, bir daha onu bulacak gözü ve idraki de kalmaz.

        Yorum

        İşleniyor...
        X