اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 15. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: taşkınlık, körlük, bakara suresi 15. ayet, sapkınlık, süre verme, bakara suresi, mühlet, bakara 15, bocalama, ilahi ceza, allah
-
Allah da onlarla istihzâ eder ve azgınlıkları içinde şaşkın şaşkın dolaşmalarına mühlet verir.
Allah da onlarla istihzâ eder. Allah'ın istihzâ etmesinin yorumuyla ilgili olarak değişik görüşler ortaya konulmuştur. Denilmiştir ki bu, Allah'ın, istihzâlarına denk ceza ile onları cezalandırması demektir. "Münafıklar kendi akıllarınca Allah'ı aldatırlar, halbuki gerçekte Allah onları aldatmaktadır", yani aldatmalarına denk ceza ile cezalandırmaktadır. "Yahudiler tuzak kurdular, Allah da tuzak kurdu" meâlindeki ilâhî kelâm da böyledir, yani onları kurdukları tuzağa denk bir ceza ile cezalandırdı. Allah'a nisbet edilen bu fiiller "karşılığını vermek, dengiyle cezalandırmak" şeklinde yorumlanır, çünkü "tuzak kurmak, aldatmak ve alay etmek" kavramlarının Allah'a izâfe edilmesi câiz değildir. "Mukabelede bulunma dışında insanlar tarafından gerçekleştirilen bu tür fiiller kınanma konusu iken Allah'a nasıl nisbet edilebilir?
Bazı âlimler şöyle demiştir: İnsanların birbiriyle alay etmesi câiz olmasa bile Allah'ın istihzâ etmesi câizdir. Tıpkı tekebbür gibi, kibirlenmek Allah için câiz ise de insanlar için değildir, çünkü insanlar birbirinin benzeri ve dengidir, yüce Allah'ın ise benzeri ve dengi yoktur. İstihzâ da böyledir, Allah için câizdir ama başkaları için değildir. Zira istihzâ küçümsemedir. Kişinin yaratılışta benzeri olan ve fıtratına tevdi edilen arıza ve değişikliklerde dengi konumunda bulunan birini küçümsemesi doğru olmaz. Allah ise bütün bunlardan münezzehtir. Birinci yorum gerçeğe daha yakın görünmektedir. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır. Diğer bir anlayışa göre Cenâb-ı Hak yukarıdaki âyette müminlerin münafıklara yönelik olması gereken istihzâsını kendi zâtına nisbet etmiştir, tıpkı muhâdaa âyetinde belirttiğimiz gibi.
Allah'ın münafıklarla istihzâ etmesinin gerçekleşme şekliyle ilgili olarak farklı yorumlar yapılmıştır. Kelbî şöyle demiştir: Bu, onlara cennet kapılarından birinin açılması, oraya yaklaştıkları sırada yüzlerine kapanması şeklinde olabilir. Bu rivayet sahih ise mesele Kelbî'nin söylediği gibidir.
Bir anlayışa göre, cennet ehli için, aydınlığında yürüyecekleri bir ışık yükseltilir, münafıklar da o ışığın aydınlığında müminlerle beraber yürümeye kalkışınca ışık söndürülür, böylece onlar şaşkınlık içinde kalırlar. Bu duruma şu âyette de temas edilmiştir: "Münafıklar müminlere, 'Bizi bekleyin, nurunuzdan bir parça ışık alalım' diyeceği günde kendilerine, 'Arkanıza dönün de ışık arayın!' diye cevap verilir".
Şöyle de denilmiştir: Müminlere dış görünüş itibariyle muvafakat göstermeleri sebebiyle dünyada istifade edecekleri çeşitli nimetler kendilerine verilir, âhirette ise iç dünyalarında müminlere muhalefet etmelerinin cezası olarak bu nimetlerden mahrum edilirler.
Azgınlıkları içinde şaşkın şaşkın dolaşmalarına mühlet verir meâlindeki ilâhî beyan Allah'ın inanmayacaklarını bildiği bir kavim hakkındadır. "Uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar" meâlindeki âyet gibidir. Şu kadar var ki bu, kâfirler hakkındadır, önceki âyet ise münafıklarla ilgilidir. Te'vilini yapmaya çalıştığımız bu âyet Mu'tezile'nin telakkisini çürütmektedir. Onlar şöyle derler: Allah, azgınlığı kendi irade ve ihtiyarları ile tercih etmeleri halinde insanları kötü fiillerinden alıkoymaya muktedir değildir, ancak irade dışı eylemlerinde buna güç yetirebilir. Halbuki azîz ve celîl olan Allah bu âyetinde kendi ihtiyarlarıyla işledikleri tuğyan fiilinde bir tür destek vereceğini haber vermiştir.
Yorumu Yorumla
-
Allah (اللَّهُ)
İbn Fâris, e-l-h kökünün ibadet edilen, yüceliği karşısında boyun eğilen mutlak varlık anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ismin tüm kemal sıfatlarını kendisinde toplayan Yaratıcı'nın ismi olduğunu; bu ayetin bağlamında ise O'nun, münafıkların sığ oyunlarını ve hilelerini kendi başlarına çeviren, onlara hak ettikleri cezayı verecek olan yegane güç olarak tecelli ettiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, ayette "Allah" lafzının cümlenin başında özne olarak kullanılmasının, münafıkların kendi aralarındaki küçük ve basit alaylarına (istihza) karşı mutlak, eskatolojik ve ilahi bir karşı-hamlenin varlığını vurguladığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, münafıkların zayıf ve ikiyüzlü siyasetlerine karşılık, ilahi iradenin olaylara mutlak fail sıfatıyla müdahale ettiğini ve onların yalanlarına en üst perdeden karşılık verdiğini belirtir.
Yestehzi'u (يَسْتَهْزِئُ)
İbn Fâris, h-z-e kökünün birini hafife almak, alay etmek ve ciddiye almamak anlamlarını taşıdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, istihza eyleminin başkasıyla eğlenmek ve onu küçük düşürmek manasına geldiğini; bu eylem Allah için kullanıldığında gerçek anlamda bir "alay etme" değil, münafıkların alaylarının cezasını onlara tam olarak vermesi, onları ebedi bir aşağılanmaya ve küçük düşmeye mahkum etmesi anlamına geldiğini aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu fiilin kullanımında edebi bir "müşakele" (benzeştirme) sanatı bulunduğuna dikkat çekerek; Allah'ın cezasının, münafıkların suçuyla (istihza) aynı lafızla ifade edilmesinin, onlara duyulan ilahi öfkenin şiddetini ve hakikati tiye almanın yarattığı psikolojik yıkımın büyüklüğünü muazzam bir retorik etkiyle yansıttığını vurgular. Toshihiko Izutsu, Allah'ın istihzasının, münafıkları içine düştükleri manevi hastalıkla baş başa bırakması, onların sahte güvenlik hislerini pekiştirerek kendi kendilerini yok etme süreçlerini izlemesi şeklinde ontolojik bir ceza pratiği olduğunu detaylandırır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ifadenin antropomorfik (insan biçimci) bir özellik taşır gibi görünse de özünde mutlak ilahi adaletin tecellisini ve vahyi hafife alanların nihayetinde evrensel bir gülünç duruma düşürülmesini simgelediğini belirtir.
Yemüdduhüm (يَمُدُّهُمْ)
İbn Fâris, m-d-d kökünün bir şeyi uzatmak, çekip süresini artırmak ve ilavede bulunmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin mühlet vermek, kötülük ve isyan içinde olan kişiye hemen ceza vermeyip ona zaman tanımak, imkanlarını genişleterek onu yavaş yavaş ve hissettirmeden helake sürüklemek (istidrac) manasına geldiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, "medd" (uzatma, mühlet verme) kavramının Kur'an'daki günahkar psikolojisiyle doğrudan bağlantılı olduğunu; Allah'ın münafıklara derhal azap etmek yerine onların sahte zafer ve kibir hislerini uzatarak, suçlarını kendi özgür iradeleriyle en üst düzeye çıkarmalarına ontolojik bir zemin hazırladığını analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, buradaki eylemin isyanda direnenlere tanınan esnekliği ve mühleti anlattığını, bu sürenin aslında ilahi bir lütuf değil, kişinin manevi çöküşünü derinleştirecek ve nihai cezasını ağırlaştıracak mutlak bir ilahi tuzak işlevi gördüğünü ifade eder.
Tuğyânihim (طُغْيَانِهِمْ)
İbn Fâris, t-ğ-y kökünün haddi aşmak, sınırı geçmek ve suyun yatağından taşarak etrafı yıkması gibi kontrolsüz bir azgınlık manasına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, tuğyan kelimesinin inançta, küfürde ve isyanda en ileri noktaya gitmek, kibrin tesiriyle varoluşsal ölçüyü tamamen aşarak fıtrata başkaldırmak olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice "te'a" (yoldan çıkmak, sapmak) kökünden geldiğini, Geç Antik Çağ dini literatüründe ilahi yasalara ve hakikate karşı haddini bilmez bir küstahlıkla başkaldıranları nitelemek için kullanıldığını ileri sürer. Toshihiko Izutsu, tuğyan kavramının İslam öncesi dönemdeki pervasız bedevi kibrinin Kur'an'da dönüştürülmüş ve teolojikleştirilmiş hali olduğunu; insanın kendini yeterli sanıp (istiğna) Yaratıcı'nın koyduğu sınırlara karşı açtığı en şımarık, yıkıcı ve trajik isyanı sembolize ettiğini detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin etimolojisindeki sel ve taşma imgesine dikkat çekerek, münafıkların iradelerini kaybetmiş bir şekilde, taşkın bir nehir gibi kendi ahlaki felaketlerine ve cehennemlerine doğru nasıl şuursuzca sürüklendiklerini anlatan çok güçlü bir mecaz olduğunu vurgular.
Ya'mehûn (يَعْمَهُونَ)
İbn Fâris, a-m-h kökünün şaşkınlık içinde kalmak, tereddüt etmek, yönünü kaybetmek ve çıkış yolu bulamamak anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiziksel körlük anlamına gelen "ama" (a-m-y) kelimesinden farklı olarak bu kelimenin doğrudan basiretin (kalp gözünün) körleşmesi, kalbin şiddetli bir şaşkınlığa düşerek doğru ile yanlışı birbirinden ayıramayacak derecede şiddetli bir zihinsel bocalamaya girmesi manasına geldiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, bu fiilin ahlaki pusulasını yitirmiş insanın içine düştüğü mutlak ontolojik şaşkınlığı ve ruhsal felci tanımladığını; münafıkların tuğyan (azgınlık) halinde debelenirken hedefsiz, yolunu şaşırmış ve ne yapacağını bilemez bir halde tamamen şuursuzca bocaladıklarını detaylandırır. Gabriel Said Reynolds, "kalbin şaşkınlığı" ve "basiret körlüğü" temasının dini metinlerde ilahi rehberlikten kasıtlı olarak yüz çeviren isyankarların trajik sonu olarak resmedildiğini, bu ayette münafıkların kendi ördükleri yalan ağının içinde yönlerini tamamen kaybetmelerini ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin ikiyüzlülükte haddi aşmanın insan psikolojisinde yarattığı o karanlık girdabı, hakikati anlama yetisini körelten ve varoluşsal bir rotasızlığa neden olan manevi körlük halini kusursuz bir şekilde özetlediğini vurgular.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla