وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِۙ قَالُٓوا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Bakara Sûresi, 11. Ayet
Daralt
X
-
Onlara, 'Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın' denildiği zaman, 'Biz sadece düzeltmeye çalışıyoruz' diye cevap verirler.
Onlara yeryüzünde bozgunculuk yapmayın denildiği zaman, yani müminleri aldatmak, sadece sözle uyum gösterip iç hayatlarında onlar aleyhine düşünce ve duygular beslemek, dindaşlarıyla baş başa kaldıklarında müminlerle alay etmek, onlar hakkında yakışıksız sözler söylemek ve Allah'tan başkasına tapınmak suretiyle. Hangi bozgunculuk bundan daha büyük olabilir?
Biz sadece düzeltmeye çalışıyoruz, yalnız sözle uyum göstermek şeklinde.
Yorum
-
11-12: «Onlara: “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” denildiği zaman, “Biz ıslah‑tan başka bir şey yapmıyoruz” derler. Gözünü aç, iyi bil ki: Onlar yok mu, işte asıl müfsid onlardır, lâkin farkında değiller.»
ALLAH ETMESİN, AİLE BİR BOZULURSA
Bir yığın kundakçıdan yangın görenler milleti,
Şimdi inmiş zanneder mutlak şu müdhiş âyeti!
Ey vatansız derbederler, ey denî kundakçılar!
Milletin, az çok, duran bir dîni, bir nâmûsu var.
Şimdi nevbet onların... Yansın da onlar, öyle mi?
Târumâr olsun bütün bir Müslümanlık âlemi!
Ey, hayâ nâmında bir hissin vücûdundan bile,
Pek haberdâr olmayan, yüzsüz, hayâsız! Bak hele!
Arkasından taklak attın en denî bir şöhretin;
Düştü takken, çıktı cascavlak o kel mâhiyyetin!
Bir külâh kapmaksa şâyed bunca hırsın gâyesi;
Kendi nâmûsun olur er geç onun sermâyesi.
Yoksa, nâmûsuyla, vicdânıyla halkın oynama...
Sonra kat kat nâsiyenden sarkacak birçok yama!
Bir kızarmaz çehre bulmuşsun ya, ey cânî, bürün;
Hem bütün dünyâyı ifsâd eyle, hem muslih görün!
Kendi ırzından cömert olmaksa mu’tâdın eğer;
Kendi mâlindir senin, hakkın tasarruf, kim ne der?
Milletin, lâkin henüz ma’sûm olan evlâdına,
Verme bir mel’un temâyül mübtezel mu’tâdına!
Biz ki her mevcûdu yıktık, gâyesiz bir fikr ile;
Yıkmadık bir şey bıraktık... Sâde bir şey: Âile.
Hangi bir bünyânı mahvettik de ıslâh eyledik?
İşte vîran memleket! Her yer delik, her yer deşik!
Bunların ta’mîri kābil... Olsa ciddiyyet, sebât;
Lâkin, Allâh etmesin, bir düşse şâyed âilât,
En kavî kollarla hattâ kalkamaz imkânı yok.
Kim ki, kalkar der, onun hayvan kadar iz’ânı yok!
«Âilî bir inkılâb olsun!» diyen me’yûs olur;
Başka hiçbir şey kazanmaz, sâde bir .... olur!
Çünkü «çıplak» inkılâbâtın rezâlettir sonu...
Ey denî kundakçılar, biz sizde çok gördük onu!
Bir de halkın dîni var sık sık ta’arruzlar gören.
Hâle bak: Millette hissiyyâtı oymuş öldüren!
Dîni kurbân etmeliymiş mülkü kurtarmak için!..
Tut da, hey sersem, bu idrâkinle sen âlim geçin!
Her cemâatten beş on dinsiz zuhûr eyler, bu hâl
Pek tabî’îdir. Fakat ilhâdı bir kavmin muhâl.
Hangi millettir ki efrâdında yoktur hiss-i din?
En büyük akvâma bir bak: Dîni her şeyden metin.
Düşme ey âvâre millet, bunların hızlânına;
Vâkıfız biz hepsinin pek muhtasar irfânına:
Şark’a bakmaz, Garb’ı bilmez, görgüden yok vâyesi;
Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermâyesi!
Yorum
-
Kîle / Kâlû (قِيلَ / قَالُوا)
İbn Fâris, bu kelimelerin dayandığı "k-v-l" kökünün dildeki temel anlamının "ses çıkarmak, bir düşünceyi, meramı veya iddiayı dille ifade etmek" olduğunu belirtir. Kök itibarıyla eylemin sadece mekanik bir konuşmayı değil, arkasında bir irade veya niyet barındıran bir beyanı karşıladığını dilbilimsel olarak açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" (söz) kavramını sıradan bir sesten ayırarak, bunun bir görüşü, bir tezi veya bir savunmayı ortaya koymak anlamına geldiğini vurgular. Ayetteki "kîle" (denildi) edilgen fiili ile "kâlû" (dediler) etken fiili arasındaki geçişe dikkat çeken Râgıb, münafıklara yöneltilen uyarının anonim ve toplumsal bir baskı niteliği taşıdığını, onların verdiği cevabın ise son derece cüretkar ve kendinden emin bir iddia (kavl) olduğunu ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Medine'deki tarihsel ve sosyolojik bağlamına işaret eder. "Onlara denildiğinde" (kîle) ifadesi, Medine'deki müslüman toplumun veya doğrudan peygamberin münafıkların ikili oyunlarını fark edip onlara yönelttikleri sözlü uyarıyı temsil eder. "Dediler" (kâlû) fiili ise, bu uyarı karşısında suçluluk duymak yerine, kendi pragmatik siyasetlerini büyük bir özgüvenle savunan elitist bir kibrin dışavurumudur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin gramatikal yapısını inceler. Edilgen yapıdaki "kîle" fiilinin uyarının kimden geldiğinden ziyade uyarının içeriğine odaklanılmasını sağladığını, buna karşılık münafıkların verdiği cevabın etken ve kesinlik bildiren "kâlû" fiiliyle aktarılmasının onların kendi savlarına olan sahte inançlarını vurguladığını kaydeder.
Lâ tufsidu (لَا تُفْسِدُوا)
İbn Fâris, "f-s-d" kökünün etimolojik olarak "s-l-h" (sulh/düzeltme) kökünün tam zıttı olduğunu tespit eder. Bu kökün dildeki asıl anlamının "bir şeyin doğru, dengeli ve itidalli durumundan çıkarak bozulması, çürümesi, yıkıma uğraması ve haddi aşması" olduğunu belirtir. Bedensel bir yaranın iltihaplanmasından toplumsal bir düzenin yıkılmasına kadar her türlü bozulmanın bu kökle ifade edildiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "fesad" kavramını felsefi ve ahlaki bir boyuta taşır. Ona göre fesad, bir nesnenin veya durumun az veya çok fark etmeksizin olması gereken itidal (denge) çizgisinden sapmasıdır. Bu ayetin bağlamında "yeryüzünde fesat çıkarmayın" uyarısı; münafıkların ikiyüzlü davranışlarıyla, gizli ittifaklarıyla ve topluma ektikleri şüphe tohumlarıyla Medine'deki inanç, güven ve adalet nizamını (itidali) bozmalarına yönelik teolojik bir suçlamadır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak sisteminde "fesad" kavramının ontolojik önemini derinlemesine analiz eder. İnsanın yeryüzündeki eylemlerinin ilahi iradeye uygun olduğu durumların "salâh", bu ilahi düzene aykırı ve yıkıcı her türlü eylemin ise "fesad" olarak kodlandığını belirtir. Izutsu'ya göre münafıkların eylemi basit bir kişisel günah değil; doğrudan Tanrı'nın kurmak istediği toplumsal ve ahlaki kozmosu (düzeni) kaosa sürükleyen yapısal bir "bozgunculuk" ve "yıkıcılık" tır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, fesat kavramını Medine'nin siyasi konjonktürü üzerinden okur. Münafıkların fesat çıkarmasının; zahirde müslümanlarla birlikte hareket ederken gizlide Mekkeli müşrikler veya Medine'deki muhalif Yahudi kabileleriyle bilgi paylaşımı ve ittifak arayışına girmeleri olduğunu belirtir. Bu ikili oyun, toplumun iç güvenliğini ve dayanışmasını içeriden çürüten en büyük sosyo-politik "fesad" eylemidir.
El-Ardı (الْأَرْضِ)
İbn Fâris, "e-r-z" kökünün "bir şeyin en alt kısmı, tabanı, zemin ve yeryüzü" anlamlarına geldiğini açıklar. Ayak basılan, üzerinde yaşanılan ve eylemde bulunulan mekana bu kökten hareketle "arz" denildiğini dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Arthur Jeffery, kelimenin filolojik kökeninin salt Arapça ile sınırlı olmadığını; İbranice (eretz), Aramice (ar'a) ve diğer Sami dillerinde de yeryüzü, ülke veya toprak parçası anlamında ortak bir köke sahip olduğunu kanıtlarıyla sunar. Bu kelimenin Sami dillerindeki yaygın kullanımının, yeryüzünü insanın sorumluluk alanı olarak gören teolojik bir ortak tasavvura dayandığını ileri sürer.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "el-ard" (yeryüzü/toprak) kelimesinin belirlilik takısı (el) almasına dikkat çeker. Buradaki yeryüzü vurgusunun bütün bir dünya veya gezegen anlamından ziyade, doğrudan Kur'an'ın ilk muhataplarının üzerinde yaşadığı, yeni bir dînî ve siyasi düzenin inşa edilmekte olduğu "Medine ve çevresini" (bölgeyi) kastettiğini belirtir. Uyarı, bu somut topraklar üzerindeki somut toplumsal barışın bozulmamasına yöneliktir.
Dücane Cündioğlu, yeryüzü (arz) kavramının felsefi okumasını yapar. Arzın sadece fiziki bir mekan olmadığını, insanın ontolojik eylem alanı olduğunu vurgular. İnsanın yeryüzünde fesat çıkarması, varlığın doğasına müdahale etmesi ve Yaratıcı'nın kurduğu kozmik ahengi kendi çıkarları uğruna tahrip etmesi anlamına gelir.
Muslihûn (مُصْلِحُونَ)
İbn Fâris, kelimenin "s-l-h" kökünden türediğini ve asıl anlamının "fesadın (bozulmanın) tam karşıtı olarak, bir şeyi iyi, doğru, faydalı ve dengeli bir duruma getirmek" olduğunu belirtir. Kişinin niyetinin ve eyleminin dürüstlüğünü, bozulan bir şeyi tamir etmesini ve iki kişi arasındaki düşmanlığı giderip barışı sağlamasını ifade eden en temel Arapça köklerden biridir.
Râgıb el-İsfahânî, "ıslah" (düzeltme/barıştırma) kavramını ele alarak, bunun noksanlıkları giderip nesneyi veya durumu kemal (olgunluk) noktasına taşımak olduğunu açıklar. Ayette münafıkların kendilerini "muslihûn" (ıslah ediciler) olarak tanımlamalarının, gerçeğin tam zıddı bir iddia olduğunu; nifak hastalığı yüzünden algıları bozulan bu kişilerin, kendi yıkıcı ve fesat çıkarıcı eylemlerini bir "diplomasi, barış ve düzenleme" faaliyeti olarak gördüklerini ifade eder.
Toshihiko Izutsu, ayetteki cümlenin yapısına, özellikle "innemâ" (ancak ve ancak, sadece) hasr edatına ve "nahnu" (biz) zamirinin kullanımına dikkat çeker. Münafıkların "İnnemâ nahnu muslihûn" (Biz ancak ve ancak ıslah edicileriz) diyerek sadece fesat suçlamasını reddetmekle kalmadıklarını, aynı zamanda "ıslah" erdemini kendi tekellerine aldıklarını belirtir. Izutsu'ya göre bu durum, ahlaki bir körlük şaheseridir. Münafıklar, inançsızlıklarını ve her iki tarafa da oynayan pragmatizmlerini (fesad), çatışmaları önleyen sözde zekice bir "denge politikası" (ıslah) olarak algılayacak kadar derin bir psikolojik yanılgı içindedirler.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, münafıkların bu kendilerini aklama çabasını ahlaki bir yabancılaşma olarak yorumlar. Kişinin kendi işlediği kötülüğü (fesad) iyilik (ıslah) olarak görmeye başlaması, kalpteki nifakın (marazın) ulaştığı en tehlikeli aşamadır. İyilik ve kötülük ölçütleri yer değiştirdiğinde, kişinin ahlaki pusulası tamamen yok olur ve artık o kişinin kendisini düzeltme ihtimali ortadan kalkar.
Yorum
Yorum