Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 7. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 7. Ayet

    خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ḣatema(A)llâhu ‘alâ kulûbihim ve’alâ sem’ihim(s) ve’alâ ebsârihim ġişâve(tun)(s) velehum ‘ażâbun ‘azîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah böylelerinin kalplerine ve kulaklarına mühür basmıştır. Gözlerinin üzerinde de perde vardır. Onları dehşet verici bir azap beklemektedir.

      Allah böylelerinin kalplerine ... mühür basmıştır. Burada iki yorum şekli vardır. Birincisi, Hasan-ı Basrîden şöyle bir açıklama nakledilmiştir: İnkârcının azgınlıkta ulaşacağı bir sınır vardır. Kendisi bu sınıra vardığı ve Allah da iman etmeyeceğini bildiği vakit kalbini mühürler, o kişi artık iman edemez. Ancak bu telakki Mu'tezile mezhebine göre iki açıdan yanlıştır. İlki, onlara göre kalbi mühürlenmiş olsa da kâfir imanla mükelleftir. Diğeri, yüce Allah ömrünün sonunda iman edecek veya hiçbir zaman iman etmeyecek herkesi bilmektedir, sözü edilen tipler azgınlığın nihaî sınırına ulaşsın veya ulaşmasın sonuç değişmez. Hasan-ı Basrî'nin telakkisinde kişi azgınlığının son noktasına varmadıkça ilâhî ilmin bu hususa taalluk etmeyeceğine dair işaret vardır. Mu'tezile ise şöyle demektedir: Allah'ın kelâmındaki "hateme (ختم)" ve "taba'a (طبع)" (mühürledi, mühür bastı) ifadeleri şu mânaya gelmektedir: Böylesinin kalbine iman etmeyeceğine dair bir işaret koyar, tıpkı kitap ve risalelere konulan işaretler (ve yazılar) gibi. Bize göre ise burada sözü edilen fiil inkârcının kalbinde küfür zulmetinin yaratılmasından ibarettir.

      İkincisi, inkârcı küfür fiilini işlediğinde Allah "hatm" (ختم) ve "tab" (طبع) sonuçlarını onun kalbinde yaratır. Çünkü kâfirden zuhur eden küfür fiili bize göre mahluktur. Cenâb-ı Hak ise hatm sonucunu bu fiilin tahakkuk etmesi üzerine yaratmıştır. Bu husus Allah'ın, "Onu (Kur'ân'ı) anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne perdeler koyduk, kulaklarına da ağır işitme özelliği verdik” meâlindeki beyanına ve diğer âyetlere benzemektedir.

      Bu meselede hareket noktası şudur ki inkârcılar bütün psikolojik yetenekleriyle akıl yürütme ve düşünmeyi terkettikleri için Allah kalplerini mühürlemiş ve dolayısıyla istidlâl onların düşünme ve duygu merkezlerinde gerçekleşmemiştir. Yine onlar hakka ve adalete çağrı yapan sesi de dinlememiş, bu sebeple Cenâb-ı Hak kulaklarında ağır işitme özelliği yaratmıştır. İnkârcılar Allah'a götüren insanın ve evrenin yaratılışına ilişkin delilleri de incelememiş ve bu yolla yaratıkların fâni olduğu ve değişikliğe mâruz kaldığı sonucuna ulaşmamışlardır. Şayet bu noktada müsbet davranışta bulunsalardı kâinatı yaratan yüce varlığın hiçbir zaman zeval bulmayan bâkı niteliği taşıdığını anlayacaklardı. İşte bu sebeple Allah gözlerinin üzerinde perde yaratmıştır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Hatem (خَتَمَ)

        İbn Fâris, h-t-m kökünün bir şeyi örtmek, kapatmak, mühürlemek ve bir şeyin sonuna ulaşarak onu bitirmek anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin bir şeyin içine dışarıdan başka bir şey girmesini veya içindekinin dışarı çıkmasını engellemek amacıyla ağzını kapatıp mühürlemek manasına geldiğini; bu ayetteki bağlamıyla kalplerin mühürlenmesinin, kişinin hakikati algılama ve anlama yeteneğini tamamen yitirmesi durumunu ifade ettiğini aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin muhtemelen Aramice veya Süryanice "hathma" (mühür) kökünden Arapçaya geçtiğini, Geç Antik Çağ'da mühürleme eyleminin hem resmi belgeleri onaylama hem de mecazi anlamda bir şeyin kapatılması, kilitlenmesi manasında kullanıldığını belirtir. Toshihiko Izutsu, kalplerin mühürlenmesinin, inkarda ısrar eden insanın kendi ahlaki tercihlerinin ontolojik bir sonucu olduğunu; bunun, idrak merkezinin ilahi hakikate karşı kalıcı ve kesin bir şekilde dışa kapatılmasını, manevi bir körleşme halini tanımladığını detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemin Arap kültüründeki kese veya kapların ağzını bağlayıp güvenliğe alma adetinden doğan bir mecaz olduğunu, burada inkarcıların kalplerinin ilahi mesaja karşı tamamen hissizleşmesini ve algı yollarının mutlak surette kapanmasını ifade eden retorik bir tasvir olduğunu vurgular. Gabriel Said Reynolds, kalplerin mühürlenmesi veya katılaşması konseptinin, Geç Antik Çağ teolojik literatüründe ve Kitab-ı Mukaddes'te (örneğin Firavun'un kalbinin katılaşması motifinde) sıklıkla görüldüğünü, Kur'an'ın bu motifi, kişinin kendi isyanına karşılık ilahi cezanın bir formu olarak idrak kaybı yaşamasını sembolize etmek için kullandığını belirtir.

        Kulûb (قُلُوب)

        İbn Fâris, k-l-b kökünün asıl manasının bir şeyi tersine çevirmek, döndürmek ve içinin dışına çıkması olduğunu; kalbin de sürekli halden hale girip değişen ve dönen yapısı nedeniyle bu ismi aldığını söyler. Râgıb el-İsfahânî, kalbin salt fiziksel bir organ olmadığını, insanın idrak, düşünce, duygu ve akletme eyleminin gerçekleştiği temel merkez olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an psikolojisinde kalbin, insanın anlama, kavrama ve ahlaki tercih yapma yetilerinin toplandığı en hayati bilişsel ve ruhsal organ olduğunu; kalbin mühürlenmesinin, insanın evrendeki varoluşsal amacını okuma yetisini kaybetmesi anlamına geldiğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kalbin Kur'an'da inanç ve inkar konusundaki en derin psikolojik savaş alanı olarak sunulduğunu, bunun sadece rasyonel aklın değil, sezgisel ve varoluşsal kavrayışın merkezi olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kalbin insanın ilahi nuru ve mesajı alan alıcı merkezi konumunda bulunduğunu, bu merkezin kapanmasının, insanın metafizik gerçeklikle olan bağının tamamen kopması demek olduğunu belirtir.

        Sem' (سَمْع)

        İbn Fâris, s-m-a kökünün bir sesi algılamak, kulağa ulaşan şeyi işitmek ve dinlemek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin sadece akustik olarak sesleri duymayı değil, aynı zamanda anlama, idrak etme, söylenen sözü kalbe yerleştirme ve ona itaat etme anlamlarını da kapsadığını aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iletişim modelinde işitmenin (sem'), ilahi hitabı ve peygamberin tebliğini algılamanın ilk ve en önemli kapısı olduğunu; bu duyunun mühürlenmesinin, ilahi mesajın kişinin zihninde ve ahlaki dünyasında hiçbir etki ve uyanış yaratamaması durumunu ifade ettiğini detaylandırır.

        Ebsâr (أَبْصَار)

        İbn Fâris, b-s-r kökünün bir şeyi görmek, kavramak, açıkça idrak etmek ve bilmek anlamlarını taşıdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin hem gözle gerçekleşen fiziksel görme eylemini hem de kalp gözüyle (basiret) hakikati kavramayı, nesnelerin ve olayların ardındaki asıl gerçeği idrak etmeyi ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu ayette gözlerin üzerine perde inmesinin optik bir körlüğü değil; kişinin evrendeki ilahi işaretleri (ayetleri) ve peygamberin sunduğu apaçık delilleri görememe şeklindeki manevi körlüğünü, basiretinin bağlanmasını sembolize ettiğini belirtir.

        Ğişâveh (غِشَاوَة)

        İbn Fâris, ğ-ş-y kökünün bir şeyin üzerini örtmek, onu her taraftan kaplamak ve gizlemek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin gözün veya bir nesnenin üzerini tamamen kaplayan, onun görmesini veya algılanmasını engelleyen kalın bir perde, örtü ve kılıf olduğunu aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin, inkarcıların kendi ön yargıları, kibirleri ve inatları yüzünden hakikati görmelerini engelleyen yoğun psikolojik ve zihinsel perdeyi imlediğini; bu perdenin, insan ile hakikat arasına giren, dışarıdan gelen ilahi ışığı tamamen kesen aşılmaz bir engel olduğunu vurgular.

        Azâb (عَذَاب)

        İbn Fâris, a-z-b kökünün asıl anlamının tatlı ve hoş olmak (tatlı su için azb denilmesi gibi) olduğunu, ancak kelimenin zıt anlamlılar (eżdâd) kategorisinde veya bir istiare yoluyla, kişiyi hayatın tatlılığından alıkoyan, onu rahatından men eden eziyet ve ceza manasında kullanıldığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, insana şiddetli acı veren, onu normal ve huzurlu durumundan çıkarıp engelleyen her türlü eziyet, sıkıntı ve ilahi cezanın bu isimle anıldığını belirtir. Toshihiko Izutsu, azap kavramının Kur'an'ın eskatolojik (ahirete dair) sisteminde, dünyadaki ahlaki çöküşün, kibrin ve ilahi rehberliği reddetmenin kaçınılmaz ontolojik sonucu olduğunu; bunun sıradan bir ceza değil, ilahi adaletin nihai tecellisi olarak yaşanan mutlak bir yıkım ve acı olduğunu detaylandırır.

        Azîm (عَظِيم)

        İbn Fâris, a-z-m kökünün bir şeyin büyük, ulu ve güçlü olması manasına geldiğini, bedeni ayakta tutan kemik (azm) kelimesinden türeyerek sağlamlık ve büyüklük ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin fiziksel cisimlerin hacimsel büyüklüğünü ifade ettiği gibi, hal, durum, tehlike ve cezanın soyut anlamda şiddetini, çapını ve ciddiyetini de nitelediğini söyler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette cezanın "azîm" olarak sıfatlandırılmasının, sadece niceliksel ve ölçülebilir bir büyüklüğü değil; insanın tahayyül ve dayanma sınırlarını aşan, ontolojik yıkımın dehşetini yansıtan mutlak, ezici ve sarsıcı bir şiddeti ifade ettiğini vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X