Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 4. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 4. Ayet

    وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَۚ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velleżîne yu/minûne bimâ unzile ileyke vemâ unzile minkablike vebil-âḣirati hum yûkinûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onlar sana indirilen vahye de, senden önce indirilen vahye de iman ederler. Ahiret hayatının gerçekliğini de bütün benlikleriyle benimserler.

      Sana indirilen vahye inanırlar, cümlesi iki şekilde yorumlanabilir: Sana indirilen Kur'ân'a veya sana indirilmekle birlikte Kur'ân'da zikredilmeyen hüküm ve şeriatlara.

      Senden önce indirilen vahye... Bu da iki şekilde anlaşılabilir: Yani diğer peygamberlere indirilen kitaplar; bir de kitap biçiminde olmayıp şeriat ve haberler meyanında olanlar. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.

      Ahiret hayatının gerçekliğini de bütün benlikleriyle benimser, inanırlar anlamında ikan (يوقن) kavramını bir şeye nisbet etmek onu bilmek demektir. "İman" ise tasdik etmek demektir. Ne var ki kişi bir şeye îkān etmişse inanmış ve onu onaylamış demektir, çünkü onu bilmektedir. Şu sebeple ki kâfirlerden bir grup yeniden dirilme (ba's) hususunda zan içinde bulunuyorlardı. Nitekim böylelerinden söz eden bir ilâhî beyanda şöyle buyrulur: "Kıyamet hakkında sadece bir tahminde bulunabiliyoruz; doğrusu biz kesin bir bilgiye sahip değiliz". Azîz ve celîl olan Allah tefsirini yapmakta olduğumuz âyette takvâ sahiplerinin -biraz önce sözü edilen gruplar gibi zan ve şüphe içinde değil- tam bir bilgi ve kanaate sahip bulunduklarını haber vermiştir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 4820

        #4
        Unzile (أُنْزِلَ)

        İbn Fâris, "n-z-l" kökünden türediğini, asıl anlamının "yukarıdan aşağıya inmek, bir yere yerleşmek, konaklamak" olduğunu belirtir. Mekansal bir inişi ifade eden bu kökün vahiy için kullanılmasının, kelimenin temelindeki "yüksek ve yüce bir kaynaktan daha aşağı bir düzleme intikal etme" mantığına dayandığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, vahyin inmesini ifade eden "inzal" ve "tenzil" kelimeleri arasındaki morfolojik farka dikkat çeker. "Unzile" fiilinin if'al babından edilgen (meçhul) yapıda olmasının, eylemin (indirme işinin) failinin yüceliğine ve eylemin bir defada, bütüncül bir şekilde gerçekleşmesine işaret ettiğini belirtir. Ona göre bu kelime, ilahi bilginin insani algı düzeyine indirilerek kavranabilir hale getirilmesi demektir.

        Toshihiko Izutsu, vahiy olgusunun Kur'an'daki semantik yapısını incelerken "nüzul" kavramının "dikey bir iletişim" modeli sunduğunu vurgular. İslam öncesi dönemde Arap şiirinde ilhamın cinler tarafından yatay veya belirsiz bir düzlemden geldiğine inanılırken, "unzile" fiilinin Tanrı'nın aşkın (müteâl) konumundan insanın dünyevi (içkin) konumuna doğru tek yönlü, otoriter ve yukarıdan aşağıya hiyerarşik bir bilgi aktarımını kesinleştirdiğini analiz eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel ve teolojik arka planına eğilerek, "sana indirilen" ifadesinin doğrudan peygamberin şahsında tecessüm eden vahiy sürecini (nüzul) tanımladığını belirtir. Vahyin indirilmesinin salt bir metin aktarımı değil, yedinci yüzyıl Arap toplumunun içine doğrudan ilahi bir müdahale ve onlarla kurulan canlı, dinamik bir diyalog süreci olduğunu ifade eder.

        Kablike (قَبْلِكَ)

        İbn Fâris, "k-b-l" kökünün dilde "ön, yönelinen taraf, yüz yüze gelme ve bir şeyin başlangıcı" gibi anlamlar taşıdığını açıklar. Zaman ve mekân açısından önceliği ifade eden bu kökün, zıttı olan "ba'd" (sonra) kelimesiyle birlikte varoluşun dizilimini gösterdiğini tespit eder.

        Râgıb el-İsfahânî, zaman açısından bir öncelik bildiren bu zarfın, ayetteki bağlamında tarihsel bir sürekliliğe işaret ettiğini belirtir. "Senden önce" ifadesinin, ilahi vahyin tarih sahnesinde ilk defa ortaya çıkan kopuk ve köksüz bir fenomen olmadığını; aksine, önceki peygamberlere verilen mesajlarla aynı zincirin ve aynı değişmez ilahi sünnetin bir devamı olduğunu anlamsal olarak pekiştirdiğini açıklar.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın kendi tarihsel bağlamı içindeki hitabını incelerken, "senden önce indirilenler" vurgusunun, Geç Antik Çağ'ın teolojik tartışma ortamında Kur'an'ın kendisini önceki kutsal metinlerin (Tevrat, İncil, Mezmurlar) meşru ve nihai bir tasdik edicisi olarak konumlandırma stratejisi olduğunu savunur. Kelimenin, muhatapları (özellikle ehl-i kitabı) yeni mesaja ikna etmek için kullanılan teolojik bir köprü işlevi gördüğünü teyit eder.

        El-Âhireti (الْآخِرَةِ)

        İbn Fâris, "e-h-r" kökünün, "bir şeyin geriye kalması, gecikmesi, ertelenmesi ve ilk olanın (evvelin) zıttı olarak sonuncu olması" anlamına geldiğini belirtir. Bu kökten türeyen ahiret kelimesinin, dünya hayatına nispetle daha sonra gelecek olan, nihai ve son yaşam formu olarak isimlendirildiğini dilbilimsel açıdan temellendirir.

        Râgıb el-İsfahânî, ahiret kavramını doğrudan "ed-dünya" (yakın ve alçak olan) kelimesinin ontolojik zıttı olarak ele alır. Ahiretin sadece kronolojik olarak ölümden sonra başlayan bir zaman dilimi olmadığını, aynı zamanda değer ve kalıcılık bakımından dünyadan daha üstün ve kalıcı (bâkî) olan nihai hakikat yurdu olduğunu açıklar.

        Arthur Jeffery, kelimenin kökeni itibarıyla saf Arapça olmakla birlikte, Kur'an'ın bu kelimeye yüklediği eskatolojik (sona dair) anlamın ve kullanım biçiminin, İslam öncesi dönemdeki Yahudi ve Hristiyan topluluklarının kullandığı Aramice ve Süryanice "'hr" kökenli teolojik terimlerle (örneğin "âlmâ hrênâ" - öteki dünya) büyük bir paralellik gösterdiğini ileri sürer. Kur'an'ın bu yerleşik dini terminolojiyi Arapça kökler üzerinden kendi sistemine adapte ettiğini savunur.

        Toshihiko Izutsu, ahiret inancının, Kur'an'ın cahiliye dönemi Araplarının zihin dünyasında yarattığı en büyük sarsıntı ve devrim olduğunu analiz eder. İslam öncesi Arapların zaman anlayışının (dehr) ölümle biten, döngüsel ve kötümser bir sonluluk içerdiğini; Kur'an'ın ise "el-âhiret" kavramıyla bu kapalı zaman algısını kırarak insan eylemlerine sonsuzluk perspektifi kazandırdığını ve ahlaki sorumluluğu bu eskatolojik vizyon üzerine inşa ettiğini kapsamlı bir şekilde inceler.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin "diğeri, öteki, sonradan gelen" anlamlarından yola çıkarak, ahiretin varoluşsal boyutuna değinir. İnsanın salt bu dünyadaki verili gerçeklikle yetinmeyip "öte" olanı arzulamasının, insanın metafizik bir varlık olmasının gereği olduğunu; Kur'an'ın ahiret vurgusunun da insanın gözünü geçici olandan "öteki" ve kalıcı olana çevirme çabası olduğunu ifade eder.

        Yûkınûn (يُوقِنُونَ)

        İbn Fâris, "y-k-n" kökünün etimolojik olarak "bilginin kalpte istikrar bulması, yerleşmesi ve her türlü şüphenin ortadan kalkması" anlamına geldiğini tespit eder. Bir şeyin hakikatini tüm açıklığıyla kavramak ve ondan kesin olarak emin olmak halinin bu kökle ifade edildiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "yakîn" kavramını sıradan bir bilginin (ilim) ötesinde konumlandırır. Ona göre yakîn, sarsılmaz bir inancın akli ve kalbi delillerle en üst seviyede onaylanmasıdır. Ayette bu fiilin "ahiret" kelimesiyle birlikte kullanılmasının, müminin gayb alanına giren ahireti sanki gözüyle görüyormuşçasına tereddütsüz bir şekilde idrak ve tasdik etmesi anlamına geldiğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu, iman ile yakîn arasındaki anlamsal geçişkenliği inceler. Yakîn kelimesinin, imanın pasif bir inanç halinden çıkıp, kişinin tüm zihinsel şüphelerini yendiği, varoluşsal bir netliğe kavuştuğu ve bu mutlak kesinlik duygusuyla hayatını eylemsel olarak yönlendirdiği en üst ve sarsılmaz bilişsel aşama olduğunu analiz eder. "Yûkınûn" fiili, muttakilerin ahirete dair şüphe barındırmayan kesin tutumlarını belirten teolojik bir zirvedir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, yakîn kavramının psikolojik ve ahlaki boyutlarına işaret ederek, ahirete yakînen inanmanın sadece teorik bir kabullenme değil, kişinin bu dünyadaki tüm ahlaki seçimlerini, davranışlarını ve niyetlerini şekillendiren eylemsel bir güç olduğunu belirtir. Ahirete yönelik bu şüphesiz inancın (yakîn), Kur'an ahlakının pratik hayata yansımasını sağlayan en güçlü içsel dinamik olduğunu ifade eder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X