Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 3. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 3. Ayet

    اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elleżîne yu/minûne bilġaybi veyukîmûne-ssalâte vemimmâ razeknâhum yunfikûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onlar ki duyuları aşan âlemin varlığına inanırlar, namazlarını kılarlar ve kendilerine verdiğimiz nimetlerden Allah yolunda harcarlar.

      Namazlarını kılarlar ifadesi iki şekilde yorumlanabilir. Biri, buradaki salât, bilinen namaz anlamına gelebilir. Buna göre mâna şöyle olur: Namazı, rukûlarını ve secdelerini tam mânasıyla yerine getirmek suretiyle, ayrıca huzur-ı ilâhiyyeye yönelik ürperti, teslimiyet ve bir de niyetteki samimiyetle kılarlar. Nitekim bir hadiste, "Kime hitap ettiğini unutma!" buyrulmuştur. Diğeri, bilinen namaz değil de mutlak mânada Allah'a hamd ve senâyı ifa etmektir. Eğer mâna bu ikincisi ise dünyada ve âhirette neshedilip kaldırılması söz konusu değildir.

      Kendilerine verdiğimiz nimetlerden Allah yolunda harcarlar, yani servetten. Bu, farz da nafile de olabilir. Verdiğimiz nimetlerden, bedene ait güçler ve organ sağlığından, harcarlar, yardımda bulunurlar demektir. Nihaî gerçeği bilen Allah'tır.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 4879

        #4
        Yu'minûne (يُؤْمِنُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "e-m-n" kökünün etimolojik olarak iki temel anlama sahip olduğunu belirtir: Birincisi "huzur, sükûnet ve korkunun zıddı olan güven hali", ikincisi ise "tasdik etmek, doğrulamak ve güvenilir bulmak". İbn Fâris'e göre iman etmek; kişinin şüphe ve korkulardan arınarak tam bir iç huzuruyla ilahi mesajı tasdik etmesi, böylece hem kendini manevi bir güvenceye alması hem de yaratıcısına güvenini ortaya koymasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "iman" kavramını sadece zihinsel bir tasdikten ibaret görmez; onu nefsin tam bir teslimiyeti ve boyun eğişi olarak tanımlar. Ona göre ayette geçen bu eylem, kişinin peygamberin getirdiği hakikatleri kalbiyle onaylaması ve bu onayın verdiği içsel güven (emn) duygusuyla hareket etmesidir.

        Toshihiko Izutsu, iman kelimesinin Kur'an'ın semantik alanında yarattığı büyük teolojik devrimi inceler. Cahiliye dönemi Arap toplumunda bu kök kelimenin daha çok fiziksel güvenlik veya kabile içi karşılıklı güven sözleşmeleri için kullanıldığını, ancak Kur'an'ın bu kelimeyi alıp "küfür" (nankörlük, örtme, inkâr) kavramının tam karşısına yerleştirdiğini tespit eder. Izutsu'ya göre Kur'an'daki "yu'minûne" fiili, insanın Allah'a karşı duyduğu mutlak güveni, kendini O'na teslim etmesini ve ontolojik kibrinden (istiğna) vazgeçerek ilahi otoriteyi tanımasını ifade eden son derece dinamik ve devrimci bir eylemdir.

        Bi'l-ğaybi (بِالْغَيْبِ)

        İbn Fâris, "ğ-y-b" kökünün dildeki temel karşılığının "gözden kaybolmak, örtülmek, açıkta ve görünür olmamak" olduğunu açıklar. Güneşin batması veya bir nesnenin ufuk çizgisinde kaybolması gibi fiziksel durumlar için kullanılan bu kökün, insanın duyularıyla kavrayamayacağı her türlü mefhumu kapsayacak şekilde genişlediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, dînî terminolojide "gayb" kavramını, insanın beş duyusuyla algılayamadığı ve doğrudan akıl yürütmeyle (bedihi olarak) ulaşamayacağı, ancak vahiy ve peygamberin haberi yoluyla bilinebilecek hakikatler alanı olarak tanımlar. Allah'ın zatı, melekler, ahiret günü, cennet ve cehennem gibi unsurların bu kapsama girdiğini ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimeyi Kur'an'ın ilk muhataplarının tarihsel ve kültürel bağlamı üzerinden okur. Ona göre Mekke dönemindeki müşriklerin en çok itiraz ettikleri ve alay konusu yaptıkları mesele, ölümden sonra diriliş ve ahiret hayatıydı. Dolayısıyla ayetteki "gayba iman" vurgusu, öncelikli olarak o günkü müşrik aklının reddettiği eskatolojik (ahirete dair) gerçeklikleri ve fizikötesi ilahi düzeni tereddütsüz kabul etme tavrına yönelik bir işarettir.

        Yukîmûne (يُقِيمُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "k-v-m" (kıyam) kökünün "ayağa kalkmak, dik durmak, bir şeyi düzeltmek ve doğrultmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Bu kelimenin sadece fiziksel bir kalkışı değil, bir işi hakkını vererek, pürüzsüz ve sağlam bir şekilde inşa etmeyi veya sürdürmeyi de ifade ettiğini dilbilimsel olarak temellendirir.

        Râgıb el-İsfahânî, Kur'an'da namaz eylemi için sadece "yaparlar" veya "kılarlar" yerine ısrarla "ikame ederler" (yukîmûne) fiilinin kullanılmasının özel bir kastı olduğunu vurgular. Ona göre ikame etmek; namazı sadece şekilsel rükünleriyle yerine getirmek değil; onun içsel huşusunu, vaktini, şartlarını koruyarak onu adeta ayakta tutmak, yıkılmaktan ve yozlaşmaktan muhafaza etmektir.

        Es-Salâte (الصَّلَاةَ)

        İbn Fâris, "s-l-v" kökünden türeyen salât kelimesinin saf Arapça kökenindeki en temel anlamının "dua etmek, yalvarmak ve iyi dileklerde bulunmak" olduğunu açıklar. Kelimenin zamanla dînî ritüelleri kapsayacak şekilde genişlediğini ifade eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninin salt Arapça olmadığını, Geç Antik Çağ'daki ehl-i kitap topluluklarından Arapçaya geçtiğini ileri sürer. "Salât" kelimesinin Aramice ve Süryanicede ibadet, ayin ve özellikle kilise veya sinagogdaki eğilme ritüellerini ifade eden "slothâ" (ܨܠܘܬܐ) kelimesinden kopyalandığını detaylı filolojik kanıtlarla savunur. İslam öncesi dönemde de Hristiyan Arapların bu kelimeyi kurumsal ibadetleri için kullandıklarını belirtir.

        Christoph Luxenberg, Syro-Aramaic okuma merkezli yaklaşımında bu kelimenin doğrudan Süryani Hristiyan litürjisi (ayin düzeni) ile bağlantılı olduğunu iddia eder. Luxenberg'e göre bu kelime, basit bir duadan ziyade, cemaatle birlikte belirli bir formda icra edilen, mezmurların ve ilahilerin okunduğu kurumsal tapınma eyleminin Arap diline uyarlanmış halidir.

        Toshihiko Izutsu, salât kavramının cahiliye toplumundaki pagan ritüellerinden veya basit kişisel yakarışlardan, İslam'ın inanç sisteminin merkezindeki en kurumsal ve fiziksel ibadet formuna dönüşümünü inceler. "Namaz", müminin Allah ile kurduğu dikey iletişimin ve mutlak teslimiyetin cisimleşmiş hali olarak, yeni kurulan İslam toplumunun ritüelistik kimliğini belirleyen en temel semantik göstergedir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin kökeni hakkındaki tartışmalara (Arapça "dua" kökeni ile Süryanice "ibadet" kökeni) yer verirken, Kur'an'daki kullanımının şer'î bir terim olarak tamamen yeni bir form kazandığını teyit eder. Kur'an'ın bu kelimeyi kıyam, rükû ve secdeden oluşan, belirli vakitleri ve kuralları olan özgün İslami ibadeti tanımlamak üzere kavramsallaştırdığını aktarır.

        Razaknâhum (رَزَقْنَاهُمْ)

        İbn Fâris, "r-z-k" kökünün dilde "düzenli olarak verilen pay, nasip, maddi veya manevi atiyye (hediye)" anlamına geldiğini belirtir. Bu kökün, sadece bir anlık yardımı değil, devamlılığı olan ve kişinin hayatını idame ettirmesini sağlayan her türlü nimet için kullanıldığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, Kur'an'da rızık kavramının sadece yiyecek, içecek veya mal-mülk gibi maddi ve dünyevi unsurlarla sınırlı olmadığını detaylandırır. Rızkın bedeni besleyen gıdaları kapsadığı gibi, ruhu besleyen ilim, hidayet, akıl ve peygamberlik gibi manevi nimetleri de aynı derecede kapsadığını; dolayısıyla ayetteki "onları rızıklandırdığımız şeylerden" ifadesinin insanın sahip olduğu her türlü maddi ve entelektüel imkânı ifade ettiğini savunur.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette rızkın doğrudan Allah'a nispet edilerek "Bizim onları rızıklandırdığımız" (razaknâhum) şeklinde birinci çoğul şahıs zamiriyle kullanılmasının ahlaki boyutuna dikkat çeker. Bu kullanımın, insandaki mülkiyet hırsını ve kibrini kırdığını; sahip olunan zenginliğin, zekânın veya imkânların kişinin kendi mutlak başarısı değil, ilahi bir emanet olduğu bilincini yerleştirerek infak (paylaşma) eylemini psikolojik olarak kolaylaştırdığını analiz eder.

        Yunfikûn (يُنْفِقُونَ)

        İbn Fâris, "n-f-k" kökünün "tükenmek, eksilmek, bitmek ve bir şeyin içinden geçip gitmek" gibi anlamlara geldiğini tespit eder. Yerin altında açılan ve bir ucundan girilip diğerinden çıkılan geçide "nefek" (tünel) denmesinin de aynı kökten geldiğini hatırlatarak, kelimenin temelinde eldeki bir değerin elden çıkarılması ve sarf edilmesi anlamı yattığını açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, dînî bağlamda "infak" eylemini, kişinin malını, imkânını ve birikimini Allah'ın hoşnut olacağı yerlere (fakirlere, muhtaçlara, hayır işlerine) harcaması olarak tanımlar. Normalde "n-f-k" kökünde bir tükeniş ve yok oluş anlamı varken, Kur'an'ın bu eylemi uhrevi bir kazanca bağlayarak kelimeye zıt bir değer kattığını; yani infak edilen şeyin aslında tükenmediğini, kalıcı bir yatırıma dönüştüğünü belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an ahlakında infak kavramının, cahiliye dönemindeki kabilevi ve gösterişe dayalı cömertlik anlayışına karşı gerçekleştirilen etik bir devrim olduğunu inceler. İslam öncesi Araplarda zenginlerin şan, şöhret ve kabileler arası prestij (mürüvvet) elde etmek için servetlerini fütursuzca saçtıklarını; Kur'an'ın ise bu gösterişçi harcamayı reddederek, yardımlaşmayı tamamen Allah rızası merkezli, sosyal adaleti sağlayan, riyadan uzak ve imanla doğrudan bağlantılı dini bir erdeme (infak) dönüştürdüğünü detaylıca analiz eder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X