Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Bakara Sûresi, 2. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Bakara Sûresi, 2. Ayet

    ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Żâlike-lkitâbu lâ raybe(*) fîhi(*) huden lilmuttekîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Bu kitabın vahiy ürünü olduğu hususunda hiçbir şüphe yoktur. O, takva sahipleri için bir yol göstericidir.

      "Zalike'l-kitab (ذلك الكتاب)" Allah nezdindeki kitaba, yani levh-i mahfûza işaret ettiği için bu kitap anlamındadır. "O" mânasındaki zâlikenin (ذلك) "bu" anlamındaki haza (هذا) yerine kullanılması Arap dilinde geçerli ve yaygındır. Bir anlayışa göre buradaki zâlike (ذلك) gerçek anlamında olarak uzaktaki şeyleri göstermek için kullanılmış olup "o" anlamındadır. Buna göre sözü edilen kelime ile güvenilir yazıcı meleklerin ellerinde bulunan kitaba işaret edilmiştir.

      Allah'tan geldiğinde şüphe bulunmayan vahiy ürünü. Bunun yorumunda bazı görüşler ileri sürülmüştür. Ancak bunları iki noktada toplamak mümkündür: Biri "Onun Allah katından gönderilmiş bir kitap olduğunda asla kuşkunuz olmasın". Bir de şöyle denilmiştir: "Onun emin ve güvenilir meleklerin elinde indirilmiş bulunduğunda asla şüphe yoktur".

      Hüda (هدى) kavramıyla ilgili olarak iki yorum ileri sürülmüştür. Birinci yoruma göre hüda (هدى) açık seçik olmak demektir. Eğer hüda (هدى) ile anlatılmak istenen bu olsaydı takva sahibi olanla olmayan eşit konumda bulunurdu. İkincisi, hüdâ doğru yolu bulan ve gösteren, hüccet ve delil anlamındadır. Delilin mâna ve mahiyeti konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Râvendî şöyle demiştir: Delil, istidlâlin mevcudiyeti halinde vücut bulur. Çünkü o, istidlâlde bulunanın fiili olup bundan doğan bir sonuçtur; tıpkı "darbin (ضرب) (vurma), "dârıb"dan (ضارب) (vuran) oluşması gibi. Diğer âlimlere göre ise delil, kullanılmasa da kendi bağlamında bir delildir, ileri sürülmese de kesin bir kanıttır. Şu kadar var ki delil, onu kabullenip kullanan için geçerli olur. Binaenaleyh onu benimseyip kullanmayan için delil niteliği taşımaz, kendi özünde delil olsa bile. Aksine, onun için bir körlük ve şaşkınlık vesilesi teşkil eder. Bu hususa şu âyetler işaret etmektedir. "Bir sûre indirildiği zaman onların bir kısmı şöyle der: 'Bu hanginizin imanını arttırmıştır?' Şüphe yok ki sûre iman edenlerin inancını arttırır ve duydukları sevinci birbirlerine iletirler. Kalplerinde hastalık bulunanların ise inkârlarına inkâr katar. Onlar artık kâfır olarak ölürler".

      Müttakiler için ifadesiyle ilgili olarak iki yorum ortaya konmuştur: Birincisi görmeden Allah'a iman ederler ve meselâ İsrâiloğulları'nın Hz. Mûsaya, "Biz Allahı açıkça görmedikçe sana asla inanmayız" demeleri gibi eski ümmetlerin peygamberlerinden istedikleri şeyleri Resûlullah'tan talep etmezler. İkincisi Kur'ân'da yer alan gaybî gerçeklere, onun haber verdiği vad-vaîd, emir-nehiy, ölümden sonra diriliş, cennet-cehennem gibi hakikatlere inanırlar. Aslında iman gaybî gerçeklere olur, çünkü o, bir şeyin doğru ve gerçek olduğunu onaylamaktır (tasdik). Gerek onaylama (tasdik) gerekse yalanlama (tekzîb) verilen habere yönelik bulunur. Haber ise zaten müşahede edilenden değil duyu ile algılanamayan hususlara ilişkin olur.

      Burada tefsirine girişilen âyet, bütün itaat ve ibadetlerin iman olduğu görüşünü benimseyenin iddiasını çürütmektedir. Çünkü, "Duyuları aşan âlemin varlığına inanırlar" ifadesiyle müttakileri, namaz kılmalarını ve zekât vermelerini henüz söz konusu etmeden iman vasfıyla nitelemiştir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 4414

        #4
        Zâlike (ذَٰلِكَ)

        Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin Arapçada uzaktaki nesnelere işaret etmek için kullanılan bir işaret ism-i mevsulu (zamiri) olduğunu belirtir. Ancak söz konusu ayetteki kullanımında bu fiziki uzaklık anlamını mecazi bir boyuta taşır. Ona göre, "bu" (hâzâ) yerine uzaktakini gösteren "şu/o" (zâlike) kelimesinin tercih edilmesi, bahsedilen kitabın mertebe olarak yüksekliğine, kadrinin yüceliğine ve sıradan insanın kavrayış düzeyinin ötesindeki aşkın ilahi kaynağına yönelik bir işarettir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Arap dilinin kendine has üslup ve belagat özelliklerine dikkat çekerek, bu kelimenin zahiri anlamı olan "o/şu" yerine doğrudan "bu" (hâzâ) anlamında kullanıldığını ifade eder. Ona göre bu kullanım, vahyin ilk muhataplarının zihin dünyasında zaten var olan, beklenen ve vaat edilen bir kitabın varlığına atıf yapar; böylece dinleyicinin dikkatini o an inmekte olan metnin üzerine odaklayan dilsel bir araç işlevi görür.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin morfolojik yapısını yapısal bir analize tabi tutar; işaret bildiren "zâ" ismine, uzaklık ifade eden "lâm" harfinin ve muhataba hitap eden "kef" harfinin eklenmesiyle oluştuğunu kaydeder. Tefsir geleneğinde bu uzaklık bildiriminin mekanla ilgili değil, metnin şanının ve haysiyetinin yüceliğiyle ilgili manevi bir ifade olarak kabul edildiğini teyit eder.

        El-Kitâb (الْكِتَابُ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "k-t-b" kök harflerinin etimolojik temelinin "bir araya getirmek", "toplamak" ve "birbirine dikmek/bağlamak" olduğunu açıklar. Yazı eyleminin de harfleri, kelimeleri ve manaları belli bir düzen içinde bir araya getirdiği için "kitabet" olarak isimlendirildiğini, dolayısıyla yazılan ve sayfalar halinde cem edilen metne de "kitap" denildiğini dilbilimsel olarak temellendirir.

        Râgıb el-İsfahânî, kitap kelimesini sadece fiziksel olarak kağıda dökülmüş bir metin değil, aynı zamanda ilahi hükümleri kendi içinde cemeden yapı olarak tanımlar. Kur'an'ın "kitap" olarak vasıflandırılmasının temel nedeninin, hakikatleri, emirleri, yasakları ve ilahi hikmetleri kendi içinde sistemli bir bütünlük halinde toplamış olmasından kaynaklandığını belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninin salt ve saf Arapça bir arka plana dayanmadığını, Geç Antik Çağ'daki yoğun kültürel ve dilsel etkileşimler neticesinde Süryanice veya Aramice "kthâbâ" kelimesinden Arapçaya kopyalandığını veya uyarlandığını ileri sürer. Bu kelimenin, İslam öncesi dönemde özellikle Arap yarımadasındaki ehl-i kitap (Yahudi ve Hristiyan) topluluklar arasında kutsal ve vahye dayalı dînî metinleri ifade etmek için teknik bir terim olarak kullanıldığını, Kur'an'ın da bu yerleşik teolojik terminolojiyi kendi bünyesine kattığını savunur.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "kitap" kavramını kullanış biçiminin, Arap yarımadasındaki şifahi (sözlü) kültürden yazılı ve teolojik bir kültüre geçişte yarattığı devasa anlamsal değişimi analiz eder. İslam öncesi cahiliye dönemi Arapları için sıradan bir sözleşmeyi veya yazılı belgeyi ifade edebilecek olan bu kelimenin, Kur'an'ın nüzulu ile birlikte tamamen "ilahi vahiy", "dini otorite" ve "bağlayıcı yasa" merkezli yepyeni ve aşkın bir semantik alan kazandığını vurgular.

        Raybe (رَيْبَ)

        İbn Fâris, "r-y-b" kökünün, yapısı itibarıyla içinde bir tür ıstırap, sarsıntı, istikrarsızlık ve huzursuzluk barındıran şüphe ve töhmet anlamına geldiğini tespit eder. Bu kökten türeyen kelimelerin, insanın iç dünyasında dinginliği bozan, kalbe rahatsızlık veren ve zihni bulandıran olumsuz psikolojik durumları ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "rayb" kelimesini sıradan bir bilgi eksikliğinden doğan şüpheden ayırarak, doğrudan nefse arız olan ve kalbe yerleşen derin bir endişe ve vehim hali olarak tanımlar. Normal bir zihinsel şüphe anlamına gelen "şek" kelimesinden farklı olarak "rayb"ın içinde aynı zamanda bir kaygı ve korku barındırdığını, bu nedenle "lâ raybe" (hiçbir şüphe yoktur) ifadesinin metne dair sadece akli ve mantıksal bir kesinliği değil, aynı zamanda muhatabın kalbine veren tam bir sükuneti ve varoluşsal bir tatmini de içerdiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin cahiliye dönemi Arap şiirindeki kadim kullanımına dikkat çeker. İslam öncesinde bu kelimenin şairler tarafından sıklıkla "rayb el-manûn" (zamanın, kör kaderin veya ölümün getirdiği sarsıcı felaketler) şeklinde tamamen dünyevi, fiziksel ve varoluşsal tehlikeler için kullanıldığını aktarır. Ancak Kur'an'ın bu kelimeyi dönüştürdüğünü; kelimeyi kaderin cilveleri bağlamından kopararak, dînî inanç bağlamında "ilahi mesajın kaynağına ve doğruluğuna dair duyulan ontolojik şüphe" anlamına evrilttiğini tespit eder.

        Huden (هُدًى)

        İbn Fâris, "h-d-y" kökünün sözlükte "öne düşmek", "birine yol göstermek", "rehberlik ve kılavuzluk etmek" gibi temel anlamlara geldiğini ifade eder. Etimolojik olarak bu kökün, hem çölde veya bilinmeyen bir arazide fiziksel olarak doğru yolu bulmayı sağlayan kılavuzluğu hem de manevi ve zihinsel bir aydınlanmayı kapsayacak kadar geniş bir kullanıma sahip olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, hidayet kelimesini, sıradan bir yol tarifinden ayırarak "lütuf, nezaket ve letafetle yol göstermek" olarak tanımlar. Hidayetin sadece doğru yolu kuru bir şekilde işaret etmekten ibaret olmadığını, muhatabın o yolda yürümesini sağlayacak ilahi desteği, şefkati ve içsel meyli de içeren dinamik bir süreç olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, hidayet kavramını, İslam'ın ahlaki ve dînî dünya görüşünün en temel yapı taşlarından biri olarak konumlandırır. Bu kelimenin, cahiliye döneminin kabilevi ve bedevi yol bulma pratiğinden (örneğin geceleyin yıldızlara bakarak veya bir rehber eşliğinde çölde ilerlemek) çıkıp, Kur'an'ın kavramsal sisteminde "dalalet" (yoldan sapma, ahlaken ve inanç olarak kaybolma) kavramının tam zıttı haline geldiğini inceler. Kelimenin "kurtuluşa, ilahi hakikate ve nihai aydınlanmaya ulaşma" şeklinde çok derin ve teolojik bir semantik dönüşüm geçirdiğini kapsamlı bir şekilde analiz eder.

        El-Muttekîn (الْمُتَّقِينَ)

        İbn Fâris, kelimenin "v-k-y" (vikaye) kökünden türediğini belirterek, asıl anlamının "bir şeyi, kendisine zarar verecek, eziyet edecek veya yok edecek dışsal tehlikelerden korumak, sakınmak ve ona karşı siper almak" olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, dînî terminolojideki "takva" kavramını, insanın nefsini günah işlemeye itecek, manevi yıkıma uğratacak şeylerden koruması olarak tanımlar. "Muttaki" (takva sahibi) kişinin, sadece açıkça yasaklanmış haramlardan kaçınan kişi olmadığını, aynı zamanda şüpheli şeylerden de uzak durarak kendisini ilahi azaptan ve ahlaki düşüşten tam bir koruma altına alan bilinçli kişi olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, "takva" kelimesinin etimolojik ve anlamsal evrimini detaylıca inceler. Cahiliye dönemi Arapları için "vikaye" kökünün, bir savaş sırasında kalkanla kendini düşman oklardan korumak veya acımasız çöl şartlarında yırtıcı hayvanlara karşı fiziksel bir önlem almak gibi tamamen dünyevi, maddi ve bedensel bir hayatta kalma refleksini ifade ettiğini belirtir. Kur'an'ın bu somut "savunma ve korunma" refleksini alarak, insanın Allah'ın azabından, içsel ahlaki yozlaşmadan ve eskatolojik (ahirete dair, cehennem azabı gibi) tehlikelerden sakınması şekline soktuğunu; böylece onu İslam ahlakının en yüksek ve merkezi erdemine dönüştürdüğünü savunur.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an ahlakının merkezinde yer alan takva kavramını salt bir korku değil, derin bir varoluşsal duyarlılık olarak ele alır. Muttaki olmayı; insanın yaratıcısına karşı taşıdığı yüksek sorumluluk bilinci, sürekli devrede olan içsel bir murakabe (kendi kendini denetim) mekanizması geliştirmesi ve tüm eylemlerini bu manevi teyakkuz ekseninde şekillendirmesi olarak yorumlar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Arapça dilbilgisindeki yeri itibarıyla iftial babından ism-i fâil (özne/yapan) olduğunu belirterek yapısal temelini verir. İslam düşünce ve tasavvuf geleneğinde takvanın; iman, salih amel ve ihsan (Allah'ı görüyormuşçasına yaşamak) boyutlarını birleştiren şemsiye bir kavram olarak nasıl sistemleştirildiğini ve muttakilerin Kur'an'da övülen temel niteliklerini aktarır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X