اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Asr Sûresi, 2. Ayet
Daralt
X
-
1. "Asra yemin ederim ki,"
2. "İnsan gerçekten ziyandadır."
“Asr" (عَصْر) kelimesi yemin yerinde kullanılmıştır. Yemin, duyular âleminde tanık olunan bir şeyin gizli kalması halinde onun gerçekliğini pekiştirmek ya da duyulan şüpheyi gidermek için ya da bir iddiayı güçlendirmek için başvurulan bir yoldur. Gayp âlemiyle ilgili kullanımda da durum aynıdır. Şunu bir esas olarak belirtmek gerekir ki Kur’ân’da her neye yemin edilmişse kişi onlar özerinde düşünse ve yoğunlaşsa yeminin gerektirdiği mânanın aynısını yemin olmasaydı bile ifadede mevcut bulurdu. Sonra "ve’l-asr" (وَالْعَصْرِ) kelimesinin yorumu hakkında ihtilaf etmişlerdir: Kimisi “asr’dan maksadın zaman olduğunu söylemişlerdir. Kimisi de “asr”ın gündüzün son vakti olduğunu belirtmiştir. Bu öyle bir zamandır ki hem gündüzün hem de gecenin sınırını bir araya getirir ve her ikisinin de uçlarını, yani gündüzün sonunu gecenin de başını içine alır, öyle olunca da sanki “asr” demekle gece ve gündüzü kastetmiş olur. Ebû Muâz şöyle dedi: Araplar “lâ ukellimuke’l-asrayni” (لَا أُكَلِّمُكَ الْعَصْرَيْنِ), yani “seninle gece ve gündüz boyunca konuşmayacağım” derler ve “asrân” kelimesiyle gece ve gündüzü kastederler. Gecenin ve gündüzün geçmesinde dehr ve zamanların geçmesi vardır. Çünkü gece ve gündüz zamanları ve içinde bulunanların zamanlarını bitirir. Bu itibarla “el-asr” denilince gece ve gündüz, gece gündüz anılınca de her şey anılmış gibi olur. Her şeye yemin edilince onların yaratıcısına yemin edilmiş olur. Çünkü yaratılmış her ne varsa onlara tefekkür nazarı ile bakıldığında onlar kendilerini yaratan ve inşa eden yüce varlığa götürürler.
İnsan gerçekten ziyandadır. Şüphesiz dünya ve içinde bulunan her şey sanki varlık âlemi ve insanlar için bir ticarethane olarak yaratılmış ve inşa edilmiştir. Orada ticaret yapanlar, alıp satanlar vardır. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur: “Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır”. Bir başka beyanda da meâlen şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Size, elem verici azaptan kurtaracak bir ticareti göstereyim mi?”. Yani kuşkusuz insan, ticaretinde ve alışverişinde tam bir ziyandadır.
Yorum
-
İnsan (الإنسان)
İbn Fâris, "Mekâyîsu'l-Luga" adlı eserinde bu kelimeyi iki ana köke dayandırır. Birincisi, "canlıların birbirine alışması, vahşetin zıddı olan yakınlık" anlamındaki e-n-s köküdür; ikincisi ise "terk etmek ve hatırlamamak" anlamındaki n-s-y köküdür. Yazara göre insan, hem sosyal bir varlık olarak başkalarıyla ünsiyet kurduğu hem de yaratanına verdiği sözü unutmaya yatkın olduğu için bu isimle anılmıştır. Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât" eserinde kelimenin e-n-s kökünden türetildiğini savunarak insanın tek başına yaşayamayan, başkalarıyla bir arada olmaya muhtaç "sosyal" tabiatına dikkat çeker. Bazı dilcilere atıfta bulunarak, insanın fıtratındaki unutkanlık sebebiyle n-s-y köküyle olan bağlantısının da semantik açıdan güçlü olduğunu, özellikle ilk insanın ahdini unutmasının bu isimlendirmede etkili olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, "The Foreign Vocabulary of the Qur'an" çalışmasında kelimenin kökenini daha geniş bir Sami dil ailesi perspektifinden ele alır. İbranice enoş ve Akkadca enişu (zayıf, dayanıksız) kelimeleriyle etimolojik bağlar kurarak, kelimenin Arapça öncesinde de "ölümlü varlık" veya "zayıf yaratılmış" anlamlarını taşıdığını ileri sürer. Toshihiko Izutsu, Kur'an'daki insan tasavvurunu analiz ederken, kelimenin semantik alanının Allah ile olan ontolojik ilişkisi üzerinden belirlendiğini ifade eder. İnsanın, asrın (zamanın) akışı içerisinde kendi varlığını anlamlandırma çabasındaki merkezi konumuna ve bu süreçte hüsrana açık yapısına vurgu yapar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "unutmak" köküyle olan bağının ayetteki "hüsran" vurgusuyla doğrudan ilişkili olduğunu belirtir. İnsanın asli görevini ve zamanın kıymetini unutmasının onu büyük bir kayba sürüklediğini, dolayısıyla ismindeki etimolojik kökenin aslında bir uyarı mahiyetinde olduğunu savunur. Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal zayıflığına dikkat çekerek, kelimenin hem "yakınlık" hem de "unutkanlık" anlamlarının, insanın dünya hayatındaki trajik konumunu (ilahi olana yakınlık kurma potansiyeli ile dünyevi olanın içinde kaybolma riski) özetlediğini ifade eder.
Husr (خسر)
İbn Fâris, "h-s-r" kökünün temel semantik anlamının "eksiklik, noksanlık, bir şeyin elden çıkması ve azalması" olduğunu belirtir. Bu kökten türeyen kelimelerin ticaretteki zararı ifade etmesinin yanı sıra, yolunu kaybeden veya bir şeyi zayi eden kişi için de kullanıldığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi insanın sahip olduğu sermayeyi kaybetmesi olarak tanımlar. "Husr"un en büyüğünün, insanın ahiretteki konumunu ve ebedi saadetini kaybetmesi (husrân-ı mübîn) olduğunu ifade ederek, buradaki "husr"un sadece maddi bir kayıp değil, ömür sermayesinin yanlış yollarda tüketilmesinden kaynaklanan ontolojik bir iflas olduğunu vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice hasar (eksik olmak, yoksun kalmak) ve Süryanice formlarıyla paralel olduğunu, dini terminolojide özellikle manevi bir kayıp ve kurtuluştan mahrum kalma anlamında yerleşik bir kullanıma sahip olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, "husr" kavramını Kur'an'ın etik yapısı içerisinde "felaah" (başarı, kurtuluş) kavramının tam zıddı olarak konumlandırır. Ona göre bu ayetteki hüsran, insanın zamanın acımasız akışı karşısında doğuştan içinde bulunduğu "kaybetme mahkumiyetini" ifade eder; bu durumdan ancak iman ve salih amel ile çıkılabilir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kökenindeki "azalma ve eksilme" anlamının zamanın (asr) akışıyla doğrudan bağlantılı olduğunu, her geçen saniyenin insanın yaşam sermayesinden bir parça götürdüğünü, bu yüzden insanın fıtri olarak bir hüsran sarmalı içinde bulunduğunu dile getirir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "husr" kelimesinin belirsiz (nekre) olarak gelmesinin, bu kaybın büyüklüğünü ve niteliğinin dehşetini ifade ettiğini belirtir. Etimolojik olarak sermayenin tükenmesi anlamından yola çıkarak, insanın en büyük sermayesi olan "zaman" karşısında, onu doğru değerlendirmediği müddetçe kaçınılmaz bir iflasla karşı karşıya olduğunu vurgular.
Yorum
Yorum