Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Asr Sûresi, 1. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Asr Sûresi, 1. Ayet

    وَالْعَصْرِۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vel-’asr(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      1. "Asra yemin ederim ki,"

      2. "İnsan gerçekten ziyandadır."


      “Asr" (عَصْر) kelimesi yemin yerinde kullanılmıştır. Yemin, duyular âleminde tanık olunan bir şeyin gizli kalması halinde onun gerçekliğini pekiştirmek ya da duyulan şüpheyi gidermek için ya da bir iddiayı güçlendirmek için başvurulan bir yoldur. Gayp âlemiyle ilgili kullanımda da durum aynıdır. Şunu bir esas olarak belirtmek gerekir ki Kur’ân’da her neye yemin edilmişse kişi onlar özerinde düşünse ve yoğunlaşsa yeminin gerektirdiği mânanın aynısını yemin olmasaydı bile ifadede mevcut bulurdu. Sonra "ve’l-asr" (وَالْعَصْرِ) kelimesinin yorumu hakkında ihtilaf etmişlerdir: Kimisi “asr’dan maksadın zaman olduğunu söylemişlerdir. Kimisi de “asr”ın gündüzün son vakti olduğunu belirtmiştir. Bu öyle bir zamandır ki hem gündüzün hem de gecenin sınırını bir araya getirir ve her ikisinin de uçlarını, yani gündüzün sonunu gecenin de başını içine alır, öyle olunca da sanki “asr” demekle gece ve gündüzü kastetmiş olur. Ebû Muâz şöyle dedi: Araplar “lâ ukellimuke’l-asrayni” (لَا أُكَلِّمُكَ الْعَصْرَيْنِ), yani “seninle gece ve gündüz boyunca konuşmayacağım” derler ve “asrân” kelimesiyle gece ve gündüzü kastederler. Gecenin ve gündüzün geçmesinde dehr ve zamanların geçmesi vardır. Çünkü gece ve gündüz zamanları ve içinde bulunanların zamanlarını bitirir. Bu itibarla “el-asr” denilince gece ve gündüz, gece gündüz anılınca de her şey anılmış gibi olur. Her şeye yemin edilince onların yaratıcısına yemin edilmiş olur. Çünkü yaratılmış her ne varsa onlara tefekkür nazarı ile bakıldığında onlar kendilerini yaratan ve inşa eden yüce varlığa götürürler.

      İnsan gerçekten ziyandadır. Şüphesiz dünya ve içinde bulunan her şey sanki varlık âlemi ve insanlar için bir ticarethane olarak yaratılmış ve inşa edilmiştir. Orada ticaret yapanlar, alıp satanlar vardır. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur: “Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır”. Bir başka beyanda da meâlen şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Size, elem verici azaptan kurtaracak bir ticareti göstereyim mi?”. Yani kuşkusuz insan, ticaretinde ve alışverişinde tam bir ziyandadır.​

      Yorumu Yorumla

      • Mehmet Âkif Ersoy
        • 2020
        • 51

        #4
        1-3: “İkindiye kasem ederim ki, insan muhakkak ziyandadır. Ancak imanı olan kimselerle a'mâl-i sâlihada bulunanlar; bir de birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler ziyanda değildir."

        HAYATA BEDEL BİR SÜRE

        Kitâbullahın her sûresi, her âyeti tasavvurların fevkinde beliğ olmakla beraber, bu parçalardan bir kısmı diğerinden daha yüksek bir seviye-i belágattadır. Seyyid Şerif:

        در کلام خالق بیجون که وحی منزلست

        کی بود تبت یدا ما نند یا ارض ابلعی

        diyor. Yani "Hakim-i Zülcelal'in kelâmında bile -ki vahy-i münzeldir- nasıl olur da Tebbet Suresi (يَا أَرْضُ ابْلعی) âyetine muâdil olabilir!"

        İşte Asr Sûresi de hem îcâz, hem ícâz itibariyle en ileri gelen bir hårika-i nazımdır.

        Yalnız "Asr" gelseydi, yeterdi...

        İmam-ı Şâfiî:

        "Kur'an nâmına yalnız bu sûre nazil olsaydı bizim için kâfî idi. Evet, insanlar bu sûreyi ihâta edebilselerdi başkasına hâcet kalmazdı." dermiş.

        Ashab'ın manâlı âdeti

        Ashâb-ı kiram efendilerimizin ikisi bir yere geldi mi, biri diğerine bu süreyi okumadan, o da evvelkine selâm vermeden ayrılmazlarmış.

        Sahabenin şu âdeti teberrük içindir zannedenler yanılıyorlar. Zira onların bu sûre-i güzîni okumaktan maksadları, içindeki meânîyi, husûsiyle hakkı, sabrı tavsiyede bulunmayı karşısındakinin hatırına getirmek idi.

        Ta ki arkadaşında bir vasiyet-i hayr varsa kendisine celbedebilsin.

        "Asr" ne demek?

        (Asr) ya zamanın malům olan bir cüzüdür ki o da mütekellimin içinde yaşadığı müddettir; ister bu müddet senelerin adediyle takdir olunsun da meselá yüz yıl densin, isterse hiç mikdarı tayîn edilmesin. Yahud öğle ile akşam arasındaki vakt-i marûfdur. Burada iki manådan hangisi ihtiyar olunsa doğrudur. Çünkü her ikisi nezd-i ilâhîde cây-ı kasem olabilir.

        (والضُّحى) Sûresini tefsir ederken de söylemiştik, âlem-i hilkatteki eşyadan yahud şüûn-i kâinattan birine yemin etmek Kur'an- Kerîmde cârî olan âdetullah muktezâsıdır.

        Bundaki maksad ise o kasem olunan şeye ezelde mevdu' hikmeti insanlara ihtar etmektir; ta ki ondan bir nevi şer tevehhüm edilmiş ise tashîh-i itikad olunsun.

        Kabahat "zaman"da değil!

        Meselâ insanlar bulundukları asrı daima zemmederler; kendi kusurlarını hep o bîçârenin boynuna yüklerler! Bütün evsåf-ı kerîmeyi de yetişemedikleri asırlarla beraber gitmiş sanırlar.

        İşte bunun bâtıl bir zehåb, fâsid bir vehim olduğu, Cenab-ı Hak tarafından asrın nâmına kasem edilmesiyle meydana çıkıveriyor.

        Demek kabahat asırda değil, asrı hüsn-i istimal edemeyen insanlarda imiş.

        Asra "ikindi" manâsını verirsek yine aynı netice çıkar. Zira vaktiyle Arapların işsiz takımı gündüzün bu devresini pek faydasız şeylerle geçirmek mutadında oldukları için, zihinlerde bu zamanın şerden başka bir işe yaramayacağı vehmi yerleşmişti.

        Artık yeri, gökleri yaratan Allahu Zülcelâl tutar da bu zamana kasem ederse, kadri ne derecelerde yüksek olacağı derhal anlaşılır.

        İman yoksununun hüsrânı

        (Husr) "dalál, helâk, noksan manâlarınadır. Evet, sûre-i celîlede istisna edilenlerin haricinde ne kadar insan varsa hepsi hüsran içindedir.

        Evvelâ imanı ele alalım, bakalım; bu feyizden nasibi olmayanların hüsrandan âzâde kalması mümkün mü imiş, değil mi imiş:

        Vakıa, insanların esbâb- saadet bildikleri vesâiti elde edenler için -dinsizlere göre zaten bu hayatın mâbadi olmadığından- hüsran yoktur gibi gelir; ama azıcık düşünülürse hakikatin büsbütün başka olduğu görülür.

        Çünkü insan, yalnız müessirât-ı tabiiyeye karşı cismâniyetini barındırmak ihtiyacında değildir. Maneviyatını hücûm-ı infiáláttan kurtarmak zaruretini daha şiddetli bir surette hisseder. Zira elbette insan, hayvan gibi olamaz.

        Şimdi biraz da "Dinî, Felsefi Musâhabeler"in, maalesef ikincisi yazılmayan o muhalled eserin sahib-i hakîmini dinleyelim. Bakınız imandan nasîb alamayanları nasıl tasvir ediyor:

        Dinsizin gözünde "dünya"

        "Dinsiz bir adam gayet karanlık bir gecede fırtınaya tutulmuş, yelkensiz, dümensiz, safrasız gemi gibi bu ummân-ı havadisin emvâc-ı müdhişesi arasında çalkanır durur. Nihayet, sâhil-i selâmete ermeden dehşetli bir kayaya çarpıp parça parça olur.

        "Eğer dinsiz olmak ezvák-ı mümkine-i beşeriyeden istenildiği kadar nasib almak maksadına müstenid ise, emin olmalı ki Cenab-ı Hak asla buna meydan vermez; sû-i i'tikād ashabının dimağından istidad-ı telezzüz hassasını derhal nez eder.

        "Din gittiği dakikada, insanın gözüne bir siyah gözlük takılır; dünya insanın nazarında bir zindân-ı belâ kesilir; bütün mevcûdatı simsiyah görmeye başlar.

        "Afåk, bir kemend-i ateşîn gibi boğazına geçmek için dakika be dakika darlaşır. Kalb her türlü mezâyâ-yı insaniyeden tearri eder.

        Dinsizin "aile"si

        "Dinsiz, ailesi efrâdına, kendisini me'kel ittihaz etmiş bir alay mahlükât-ı muzırra nazarıyla bakar; benî nev'ine karşı hiçbir muhabbet, hiçbir şefkat hissetmez.. Buhrân-ı küfr ü ilhad, bütün eczâ-yı bedeniyesine sereyân eder.

        "Nevmi azab, yakazası endişe-i bi-hesab olur. Kuşların negamât- can-fezásı gırîv-i mâtem, ezhár-ı nevbaharın hande-i inkişafı girye-i derd ü elem gibi gelir.

        "Nereye baksa çîn ü cebîn, lan ü nefrin görür. Bütün mevcûdatın kendisine diş gıcırdatmakta olduğuna hükmeder.

        "İlletsiz, gâyetsiz, sahipsiz, manâsız gördüğü bu âlem, nazarında bir levha-i matem-i reng-i belâ kesilir. Onun için fazilet bir lafz-ı bi-mana; vicdan kayd-ı tahzir-i bülehâ; muhabbet bir maraz; şefkat ukûl-ı kâsıra mahsûsâtından vehmî bir arazdır.

        Dinsizin "ışığı" söner

        "Din gidince bünyân-ı fezail yıkılır; hissiyât-ı mübeccele nâmına kalbde, dimağda ne varsa hepsi birer birer çekilir. Saha-i kalb bomboş, tamtakır kalır. O sâhayı tenvir eden ne kadar şu'le varsa, hepsi söner. Onun yerine pâyânı olmayan bir meydan; göz gözü görmeyen bir zindan kāim olur. O zindanın her tarafından mübhem, mûhiş, müdhiş sadâlar aksetmeye başlar.

        "İşte buna zulmet-âbâd-ı küfr ü ilhad derler ki, ayniyle cehennemdir. Orada insanın dimâğına istila eden efkar-ı müdhişe-i muzlime de o cehennemin âteşîn tâziyâneli zebânileridir. Cenab- Hak dinsizlere azâb- ekberin nümunesini burada bu suretle gösterir.

        (وَلَنُذِيقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الْأَدْنَى دُونَ الْعَذَابِ الْأَكْبَرِ...)

        "Bu buhran-ı aklî ve asabînin neticesi ne olmak lazım geleceği herkesin ma'lumudur..."

        İmandan nasibi olmayanların müthiş bir hüsran içinde çalkandıklarını söylemiştik. Gelelim sûre-i şerîfedeki "sâliháťa".

        Sâlih ameller, makbul işler

        "Sâlihâť" zevk-i selîmin kabul ettiği amâl-i hayırdır ki bunlardan birtakımı her din-i sahîhin âmir olduğu ibâdât- sahîha gibi ruhu tezkiye, kalbi tasfiye edecek hareketler; diğeri Allah yolunda bezl-i mål etmek, bîçârelere muâvenette bulunmak, esnâ-yı hükümde adilden ayrılmamak; mazlumları gadirden kurtarmak gibi insâniyeti kurtaracak büyüklükler; elhâsıl üçüncüsü de emânet, iffet, insaf, muhabbet, şefkat gibi evsâf-ı kerîmenin mahall-i sudûru olan fâzıl melekelerdir.

        İnsan olmanın şartı

        Evet, ister bedene müteallik bir fi'l-i zahir suretinde tecellî etsin; ister ruha ait bir vasf-ı bâtınî şeklinde görünsün; bunların kâffesi sâlihât-ı amâl zümresindendir. İnsanın insanlığı bunlarla kāimdir.

        Amâl-i sâlihadan, ahlâk-ı fâzıladan hissedar olmayanların hüsrânına hükmetmek şöyle dursun, böylelerine insan demek bile doğru değildir.

        "Tevâsî" iki kimseden birinin diğerine bir şey tavsiye eylemesidir.

        "Hak" bâtıl mukabilidir ki malûmdur.

        "Sabr" bütün ahlâk-ı fâzılanın anasıdır. Kitâbullahın tam yetmiş yerinde zikrolunmuştur.

        Sabır nedir? Sabır ruhun bir melekesidir ki, tarîk-i hakda tahammülü güç olan şedâide katlanmak, nefsin hoşlanmadığı meşakkatleri sineye çekmek, ancak o meleke sâyesinde kābil olabilir.

        Kötülüklerin başı: Sabır yokluğu

        Sabrın fıkdânı yahud zafı kadar büyük musibet tasavvur edilemez. Tedkik olunursa görülür ki, bütün nekāis, bütün rezâil seciye-i sabrın yokluğundan yahut azlığından meydan alır.

        Meselâ: Cehaleti ele alsak görürüz ki bu felâketin başlıca sebebi sabrın zafıdır. Çünkü: Şuabât-ı ilimden birine intisáb eden adam, o şu'bede ihtisas sahibi olacak kadar uğraşmaya, mesail-i gâmızayı tedkîk için yorulmaya, kendisinde sabır göremiyor. Malûmatını tahkik derecesine çıkarmaya üşenerek firâş-ı taklide yan gelip yatıyor.

        Şimdi, böyle adamın çalışıp istifade ettiği farz edilse bile, ifâde zahmetine tahammül edemeyeceği için, evinin bir köşesine büzülerek, halkı, birtakımlarının dediği gibi, "Allaha bırakır"; kendisi hiç uğraşmak istemez.

        Cimrilik de, müsriflik de sabır yokluğundan

        Kezálik pintilik rezîlesini ele alsak, anlarız ki, bu da sabrın yokluğundan ileri geliyor. Evet, pinti malını veremez, muttasıl biriktirmek için mücadele eder durur. Birçok hayırlı işler zuhûr ettiği halde, hepsinden yüz çevirerek, hiçbiri için on parasını feda edemez.

        Şimdi bu adamın elini bağlayan sebebi araştırsak, sabrındaki zafından başka bir şey bulamayız. Evet, bu adam vahimesinde dolaşıp, günün birinde üzerine çökmekle kendisini tehdît eden zarûretin hayal-i mehîbine karşı durabilecek bir sabra mâlik olsaydı, hem nefsini, hem de kavmini öldüren bu sefil hırs ile, bu mühlik hastalık ile malûl olmazdı.

        Bir müsrif, ezvák-ı behîmiyesi uğrunda birçok paralar heder eder; bir, hevesine mağlup adam, muharremâtın içine dalar. Her ikisinin mâmeleki biter, hâli fenalaşır. İzzeti zillete, serveti sefalete inkılâb eder ki, bunların kâffesi, hevesât- nefsâniyeye karşı sabr edememekten başka bir sebep tahtında değildir.

        Sabır ve hakkı tutmak

        Şimdi, fezâil-i insâniyeyi de birer birer gözden geçirecek olsak yine sabra varırız.

        Artık mevkii bu kadar yüksek olan bir haslet Kitâbullahda bilhassa zikrolunmaya lâyık değil midir?

        "Hak" ilmin medâr-ı kemâli, itmînanın ma-bihi'l-karârı, aklın bâis-i yakîni olduğu gibi "sabır" da fezâilin yegâne câzibi, rezâilin yegâne dâfii, sâlihât-ı amâlin yegâne müdafiidir.

        Ashab-ı Kiram Rıdvanullahi aleyhim efendilerimizin birbirlerine daima bu sûre-i celîleyi okumalarındaki hikmet şimdi anlaşılmıştır, sanırız.​

        Yorumu Yorumla

        • Etimolog
          • 2025
          • 6236

          #5
          Asr (العصر)

          İbn Fâris, "Mekâyîsu'l-Luga" adlı eserinde "ayn-sad-ra" kökünün temel anlamının "bir şeyi el ile veya başka bir yolla sıkarak özünü, suyunu çıkarmak" ile "engellemek, hapsetmek" olduğunu ayrıntılı biçimde açıklar. "Asr" kelimesinin zaman, çağ ve ikindi vakti anlamlarına evrilmesini etimolojik bir bağlamda değerlendiren İbn Fâris, zamanın olayları içinde barındırmasını, çağların insan hayatını adeta bir cendereden geçirip sıkmasını ve ömrü tüketmesini bu kök anlamıyla ilişkilendirir. Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât" adlı eserinde kelimenin "üzüm ve benzeri şeyleri sıkmak" şeklindeki kök anlamına katılır ve "asr"ın zaman veya çağ olarak adlandırılmasını, gece ile gündüzün birbirini ardışık olarak takip etmesi ve bu döngünün olayları, insan ömrünü adeta sıkıp öğütmesinden kaynaklandığını belirtir. İsfahânî ayrıca, ayetteki "asr" kelimesiyle mutlak zamanın, peygamberin yaşadığı dönemin veya günün sonlarına doğru daralan ikindi vaktinin kastedilebileceğini, her üç durumda da zamanın hızla tükenişine yönelik bir vurgu olduğunu ifade eder. Celaleddin el-Suyuti, "el-İtkân fî Ulûmi'l-Kur'an" adlı eserinde kelimenin tamamen otantik Arapça kökenli olduğunu teyit eder ve asr kelimesinin lügat bağlamında "ikindi vakti, zaman, dehr ve ikindi namazı" şeklindeki kullanım alanlarını naklederek, kelimenin zamanın sıkışıklığı, sonluluğu ve değerliliği ile olan anlamsal bağına işaret eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısını incelediği eserlerinde "asr" kavramını Câhiliye döneminin kötümser ve yok edici zaman algısı olan "dehr" kavramıyla karşılaştırmalı olarak ele alır. Izutsu'ya göre eski Arapların zihninde zaman (dehr), insan hayatını felaketlere sürükleyen ve yok eden kör bir güçtü; Kur'an ise bu ayette "asr" kelimesi üzerine yemin ederek zamanın akıp giden, insan ömrünü daraltan ve sıkıştıran nesnel gerçekliğini kabul etmekle birlikte, bu tükenişten doğan varoluşsal hüsranı iman ve salih amelle aşılabilecek yeni bir ahlaki çerçeveye oturtmuştur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an semantiği ve tefsir usulü üzerine yaptığı değerlendirmelerinde "asr" kelimesinin sadece günün bir bölümü olan ikindi vakti olarak daraltılamayacağını; bağlam dikkate alındığında kelimenin, insanın ömür sermayesinin hızla eriyip gitmesini, hayatın bir kum saati gibi daralmasını ve sıkışmasını ifade eden "mutlak zaman, çağ, insan ömrü" anlamlarında etimolojik kökeniyle tam bir ontolojik uyum içinde kullanıldığını vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç da benzer bir yaklaşımla, kelimenin kökündeki "sıkmak, usaresini çıkarmak, daralmak" eyleminin zamanın akışıyla insan hayatının geri döndürülemez biçimde tüketilmesi arasındaki semantik geçişine dikkat çeker ve Kur'an'ın, varlığın içine fırlatıldığı bu zaman cenderesinde insanın hüsranı ve kurtuluşu arayışına "asr" kelimesinin etimolojik kök anlamı üzerinden çok sarsıcı bir uyarıda bulunduğunu belirtir.

          Yorumu Yorumla

          İşleniyor...
          X