Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ankebût Sûresi, 68. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ankebût Sûresi, 68. Ayet

    وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اَوْ كَذَّبَ بِالْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَهُۜ اَلَيْسَ ف۪ي جَهَنَّمَ مَثْوًى لِلْكَافِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemen azlemu mimmeni-fterâ ‘ala(A)llâhi keżiben ev keżżebe bilhakki lemmâ câeh(u)(c) eleyse fî cehenneme meśven lilkâfirîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      'Allah hakkında yalan yanlış şeyler uyduran yahut kendisine hakikat geldiğinde onu yalan sayandan daha zâlimi kimdir? İnkarcıların sürekli kalacağı yer cehennemin içinde değil midir?”

      Allah hakkında yalan yanlış şeyler uydurandan daha zâlimi kimdir? Yukarıda açıkladığımız gibi Allah katından gelen soru iki mânaya gelir; Bildirme (haber) ile zorunluluk ve iizâm. İizâm, yani muhatabı susturma mânasına gelince buna göre şöyle denilir; Biliniz ki yalan yanlış şeyler uyduranların hiçbirisi Allah hakkında yalan yanlış şeyler uydurandan daha zâlim değildir. Haber mânası dikkate alınınca beyan şöyle olur: Yani kuşkusuz bildiniz ki yalan yanlış sözler uyduranların hiçbirisi Allah hakkında yalan yanlış sözler uydurandan daha zâlim değildir. Zira akıllarınızla kendi aranızda yalan yanlış şeyler uydurmanın ve yalan söylemenin kötü bir eylem olduğunu bildiniz. Yalan ve iftiranm en çirkini ve en dehşetlisi Allaha yapılan iftiradır. Dolayısıyla en çirkin ve en dehşetli davranış olduğu halde nasıl O nun hakkında yalan yanlış şeyler uydurdunuz?

      Yahut hakikati yalan sayandan daha zâlim kimdir? Hakikati yalan saymak sözü, Resûlullah’ı yalan saymak anlamına gelebilir. Veya benzerini getirmekten aciz kaldıkları Kur’ân olabilir. Yahut tevhidi inkâr etmek olabilir.

      Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Yahut hakikati yalan sayandan daha zâlim kimdir? Yani kendisine geldiğinde hakikat olduğu ve doğruluğu ortaya çıkan şeyi yalan sayandan daha zâlim kim olabilir?

      İnkârcıların sürekli kalacağı yer cehennemin içinde değil midir? Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Bil ki cehennem kâfirlerin sürekli kalacağı yerdir. Allah onların eziyetlerine karşı sabretmesi; imanı terketmeleri ve onlardan ümidinin kesilmesi konusunda içini daraltan şeye karşı teselli bulması için ona bunu hatırlatıyor.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Azlemu (أَظْلَمُ)

        İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "z-l-m" kökünün sözlükte iki temel anlama geldiğini belirtir: Birincisi karanlık (zulmet), ikincisi ise bir şeyi var olması gereken yerin dışına koymak, hakkını eksiltmek ve haddi aşmaktır. Kelimenin "ism-i tafdîl" (en üstünlük/aşırılık derecesi) kalıbıyla "azlem" (daha zalim / en zalim) şeklinde kullanılması, ortada sıradan bir haksızlığın değil; varlık hiyerarşisinin en tepesindeki Yaratıcı'ya karşı işlenen, evrendeki en karanlık ve en büyük ontolojik tecavüzün bulunduğunu ilan eder.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde zulüm kavramının adaletin mutlak zıddı olduğunu açıklar. "Kim daha zalimdir?" (men azlemu) şeklindeki istifham (soru) kalıbı, aslında bir soru değil, "Bundan daha büyük bir zalim asla tasavvur edilemez" şeklindeki mutlak bir retorik inkardır. Allah'a yalan isnat etmek, hakikatin (Hakk'ın) bizzat kaynağını tahrif etmeye kalkışmak olduğu için, yeryüzündeki tüm zulümlerin (cinayetlerin veya hırsızlıkların) ötesinde, en tepe noktadaki "baş zulüm" (azlem) olarak tescillenir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde zulüm kavramını cahiliye ahlakı üzerinden inceler. Cahiliye Arap toplumunda "zalim", fiziksel kaba kuvvet uygulayan, kabile gücüne dayanarak zayıfları ezen kişiydi. Kur'an bu kavramı alır ve içini bütünüyle teolojik bir muhtevayla doldurur. Kur'an'a göre en büyük kaba kuvvet (zulüm) insanlara fiziksel şiddet uygulamak değil; kibrin etkisiyle, Allah'ın söylemediği bir şeyi O'na atfetmek (şirk/iftira) veya O'nun gönderdiği gerçeği örtbas etmektir.

        İfterâ (افْتَرَى)

        İbn Fâris, "f-r-y" kökünün sözlükte bir deriyi belirli bir ölçüye göre kesmek, biçmek, parçaları birbirine dikmek ve bir şeyi yoktan uydurmak/tasarlamak anlamına geldiğini belirtir. "İftira", bir insanın gerçeği yansıtmayan bir sözü veya inancı, sanki doğruymuş gibi zihninde kasıtlı olarak "kesip biçerek" (mühendislik yaparak) üretmesi ve onu dışarıya sunmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, iftira kavramının basit bir yanılma veya dildeki sürçme olmadığını; taammüden (bilinçli olarak) kurgulanmış bir yalan (kezib) üretimi olduğunu açıklar. Allah'a "iftira" atmak; dinde olmayan bir hükmü dindenmiş gibi sunmak, helali haram veya haramı helal kılmak ya da cansız putları "Allah'ın kızları" veya "şefaatçileri" olarak O'na ortak koşmaktır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin varlıkbilimsel ve epistemolojik köklerine eğilir. İftira eylemi, insanın kendi ürettiği bir yanılsamayı (ideolojiyi veya putu), evrenin mutlak otoritesine (Allah'a) onaylatma çabasıdır. Müşrikler kendi statükolarını korumak için, kendi uydurdukları bu sisteme "Bunu bize Allah emretti" diyerek dini bir meşruiyet kılıfı "dikerler" (iftira/kesip biçme). Bu, insanın kendi kurgusunu Tanrı'ya dayatma kibridir.

        Keziben (كَذِبًا)

        İbn Fâris, "k-z-b" kökünün sözlükte sözün veya haberin, vakıaya (dış dünyadaki nesnel gerçeğe) uymaması, asılsız olması anlamına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kezib kavramının nüzul ortamındaki (Mekke) polemik bağlamına dikkat çeker. "Yalan" (kezib), hakikatin (sıdk/hakk) mutlak zıddıdır. Müşrikler, peygamberi sürekli olarak "kezzâb" (çok yalancı) olmakla suçluyorlardı. Kur'an, bu ayette hedefi tersine çevirerek (retorik bir yansıtmayla), asıl büyük yalanın ve "yalancılığın"; peygamberin vahyi iletmesinde değil, müşriklerin Allah'a kızlar atfetmesinde, melekleri ilahlaştırmasında ve kendi hevalarından din uydurmalarında yattığını ilan eder. Evrendeki en korkunç yalan, bizzat Yaratıcı'nın adına uydurulan yalandır.

        Kezzebe (كَذَّبَ)

        İbn Fâris, aynı "k-z-b" kökünün tef'îl babındaki bu formunun (tekzib), bir haberi, bir kişiyi veya bir ayeti açıkça reddetmek, "sen yalan söylüyorsun" diyerek onu geçersiz kılmaya çalışmak anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, tekzib eyleminin, kişinin kendi ürettiği yalanı (iftirayı) koruyabilmek için, kendisine dışarıdan gelen saf gerçeği (hakkı) agresif bir şekilde reddetme psikolojisi olduğunu açıklar. Ayetteki "yahut da Hakkı yalanlayan" (ev kezzebe bil-hakkı) kurgusu, zulmün iki veçhesini (yüzünü) birleştirir: Zalim, bir yandan Allah adına yalan uydururken (iftira); diğer yandan Allah'ın bizzat gönderdiği o sarsılmaz gerçeği (vahyi/peygamberi) duyduğunda onu yok sayar (tekzib). Bu ikili eylem, aklın ve vicdanın bütünüyle iflasıdır.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın edebi kurgusunda "tekzib" (yalanlama) motifinin Geç Antik Çağ edebiyatındaki yeri üzerinde durur. Bütün peygamber kıssalarının ortak paydası, elçinin getirdiği mesajın yerleşik otorite tarafından kaba bir şekilde "yalanlanmasıdır". Kur'an, bu tarihsel "tekzib" zincirini Hz. Muhammed'in muhataplarına da bağlayarak, onların reddedişinin entelektüel bir şüpheden değil, o klasik ve hastalıklı "kâfir kibrinden" (şirki koruma refleksinden) kaynaklandığını ifşa eder.

        Bil-Hakkı (بِالْحَقِّ)

        İbn Fâris, "h-k-k" kökünün temel anlamının; bir şeyin sarsılmaz bir şekilde sabit olması, yerli yerine oturması, doğru ve kalıcı olması demek olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojisinde "Hakk" kavramını "Bâtıl"ın mutlak zıddı olarak analiz eder. Hakk, sadece epistemolojik bir "doğruluk" değil, aynı zamanda varoluşsal bir "gerçekliktir." Onların yalanladığı şey (Hakk), basit bir fikir değil; evrenin üzerine kurulduğu ilahi nizam, vahiy ve peygamberliğin ta kendisidir. Kendi uydurdukları yalanlara (bâtıla) inananların, ilahi gerçeğe (Hakk'a) savaş açmaları, ahlaki bir intihardır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir literatüründe "Hakk" kelimesinin burada spesifik olarak Kur'an, İslam veya Hz. Muhammed'in getirdiği tevhidi mesaj olarak yorumlandığını belirtir. İnsanın kendisine ulaşan bu mutlak ve sabit (hakk) gerçeği yalanlaması, kendi fıtratının ve vicdanının sesini boğması anlamına gelir ki bu da onu "en zalim" (azlem) statüsüne sokar.

        Câehu (جَاءَهُ)

        İbn Fâris, "c-y-e" kökünün, bir yere veya birine gelmek, ulaşmak, varmak anlamına geldiğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tefsirinde (beyanî tefsir) bu fiilin yarattığı psikolojik gerilimi inceler. "Hak ona geldiğinde" (lemmâ câehu) ifadesi, hakikatin elde edilmesi zor, dağların ardında saklı veya felsefi olarak ulaşılmaz bir muamma olmadığını gösterir. Hakikat (Kur'an/peygamber), zahmetsizce, kendi ayaklarıyla, onların kendi dillerinde bizzat o müşriklerin ayağına (kapısına) kadar "gelmiştir" (câe). İnsanın, ayağına kadar gelmiş, kendini apaçık sunan böyle bir lütfu yalanlaması, onun mazeret kapılarını tamamen kapatır ve zulmünü katmerlendirir.

        E Leyse (أَلَيْسَ)

        El-Cevâlîkî, El-Mu'arreb adlı eserinde bu yapının dilbilgisel işlevine değinir. İstifham (soru) hemzesi "e" ile olumsuzluk fiili "leyse"nin (değil mi?) birleşiminden oluşan bu edat (istifhâm-ı takrîrî), muhatabın şüphesini gidermek için değil; zaten bilinen ve inkarı mümkün olmayan bir gerçeği ona zorla itiraf ettirmek, onu köşeye sıkıştırmak ve kınamak (tevbîh) için kullanılan çok güçlü bir retorik kalıptır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin bu geçiş kısmındaki diyalektiğe dikkat çeker. "En zalim kimdir?" diye başlayan ayet, "Cehennemde bir yer yok mu?" (E leyse) sorusuyla kapanışa geçerken; suçu anlatan o geniş tasvirden, aniden faturanın (cezanın) kesileceği o dar ve kaçınılmaz eskatolojik (ahiret) mekana sert bir geçiş yapar. Bu soru, kibrinden dolayı dünyada kendini dokunulmaz sanan kâfire, ilahi mahkemenin mutlaklığını hatırlatan sarsıcı bir tehdittir.

        Cehenneme (جَهَنَّمَ)

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an çalışmasında bu ismin kökenini Sami dilleri havzasında detaylıca inceler. İbranicedeki "Gehinnom" (Hinnom Vadisi - Kudüs yakınlarında geçmişte çocukların ateşe atılarak kurban edildiği, sonraları ateşli bir çöplük olarak bilinen lanetli vadi) kelimesinden türediğini belirtir. Bu terim, Süryani ve Arami dilleri (Gouhenna) üzerinden "ahiretteki ateşli azap yeri" anlamıyla Arapçaya geçmiş ve Kur'an tarafından evrensel bir eskatolojik cezalandırma merkezi olarak merkezileştirilmiştir.

        Gabriel Said Reynolds, "Cehennem" kavramının Kur'an'daki teolojik ve polemik işlevini analiz eder. Cehennem salt fiziksel bir ateş çukuru değil, ilahi hakikati yalanlayan (tekzib eden) ve Allah'a iftira atarak evrensel adaleti bozanların kapatılacağı o kozmik ve teolojik yargı hapisanesidir. Adaletin tecelli edeceği yegâne mutlak arınma (veya yok oluş) alanıdır.

        Mesven (مَثْوًى)

        İbn Fâris, "s-v-y" kökünün sözlükte bir yerde uzun süre ikamet etmek, yerleşmek, kalıcı olmak ve sığınak/yurt edinmek anlamlarına geldiğini belirtir. Geçici bir barınak değil, nihai ve istikrarlı bir kalış yerini (mesvâ) ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, mesvâ kavramının, kişinin bütünüyle karar kıldığı ve artık oradan ayrılma ihtimalinin bulunmadığı kalıcı ikametgah olduğunu açıklar. "Cehennemde kâfirler için bir mesvâ (kalınacak yer) yok mudur?" sorusundaki bu kelime, o ateşli azabın kısa süreli bir arınma evresi değil; yalanlayanlar (tekzib ehli) için tahsis edilmiş, ebedi ve kaçışsız bir "son menzil/yurt" olduğunu kesinleştirir.

        Patricia Crone, Kur'an'ın topografik ve eskatolojik dilindeki "yurt/menzil" (dâr/mesvâ) kurgusunu inceler. Çöl şartlarında (bedevi Arap toplumunda) güvenli bir menzil bulmak, hayatta kalmanın en temel şartıdır. Müşrikler yeryüzünde kendilerine konforlu ve güvenli menziller (Mekke/Harem) inşa etmişlerdi. Kur'an, onların bu dünyevi yurt kibrini alır ve onlara ahirette hazırlanmış o karanlık, ateşli ve ebedi "ikametgahı" (mesvâyı) hatırlatarak, onların ontolojik güvenlik hissini bütünüyle parçalar.

        Lil-Kâfirîn (لِلْكَافِرِينَ)

        İbn Fâris, "k-f-r" kökünün sözlükte bir şeyi örtmek, gizlemek, üstünü kapatmak ve nankörlük etmek anlamına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki lügatinde "küfr" kavramını imanın tam zıddı olarak analiz eder. Kâfir, gerçeği bilmeyen (cahil) kişi değil; kendisine bizzat "gelen" (câehu) o sarsılmaz gerçeği (Hakk'ı) gördüğü halde, kendi kibrini, statükosunu veya putlarını korumak uğruna o gerçeğin üzerini bilinçli bir inatla (iftira ve tekzible) örten kişidir. Ayetin başındaki "iftira atan ve yalanlayanlar" tanımının, ayetin sonunda tek bir kelimeyle (kâfirler) özetlenmesi; küfrün eylemsel boyutunun (mekanizmasının) bizzat hakikate karşı açılan bu agresif savaştan ibaret olduğunu teolojik olarak tesciller. Cehennem, gerçeği (ışığı) örtenlerin (kâfirlerin) kapatılacağı mutlak karanlık yurdudur.

        Yorum

        İşleniyor...
        X