Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ankebût Sûresi, 67. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ankebût Sûresi, 67. Ayet

    اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا جَعَلْنَا حَرَماً اٰمِناً وَيُتَخَطَّفُ النَّاسُ مِنْ حَوْلِهِمْۜ اَفَبِالْبَاطِلِ يُؤْمِنُونَ وَبِنِعْمَةِ اللّٰهِ يَكْفُرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Eve lem yerav ennâ ce’alnâ haramen âminen veyuteḣattafu-nnâsu min havlihim(c) efebilbâtili yu/minûne vebini’meti(A)llâhi yekfurûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Görmezler mi ki, çevrelerindeki insanlar durmadan yerinden koparılıp götürülürken biz (Mekke’yi) güvenli, dokunulmaz belde yapmışızdır! Hâlâ asılsız şeylere inanıp Allah'ın nimetine karşı nankörlük mü edecekler?”

      Görmezler mi ki, biz (Mekke’yi) güvenli, dokunulmaz belde yapmışızdır! Başka âyetlerin yorumunda biz Allah katından yöneltilen sorunun, susturmak yahut zorunluluk veya meydana gelen bir hadisenin bildirilmesi (haber) konumunda olduğunu belirttik. Bu tür beyanlar hakikat mânası itibariyle soru (istifham) değildir. Zira O, zatıyla âlimdir; onların iç dünyalarım görünürde yaptıklarını, gizlediklerini ve açığa vurduklarını olmuş ve olacak haliyle bilir. O, kullarına bir şey sormaz. Bununla birlikte söz konusu beyan, belirttiğimiz gibi bir bildirme (haber) veya susturma ve zorunluluk mânasmdadır.

      Bildirme (haber) mânasına gelince O, sanki şöyle demiş olmaktadır: Kuşkusuz onlar gördüler ve anladılar ki Allah Mekke’yi onlara güvenli bir belde yapmış ve onlar orada güven içerisinde olmuşlardır. Halbuki çevrelerindeki insanlar durmadan yerinden koparılıyorlardı ve korku içerisindeydiler. İlzam ve zorunluluk mânasına gelince, buna göre onlara şöyle denilir: Biliniz ki Allah size Mekke’yi güvenli bir belde yaptı, sizler orada güven içerisindesiniz. Halbuki çevrenizdeki insanlar korku içerisinde sürgün ediliyorlar, onlara hakaretler ediliyor ve öldürülüyorlar.

      Yine Cenâb-ı Hakk’ın onlara bu hususu hatırlatmasına iki anlam verilebilir: Bunlardan biri şudur: Allah Mekke’yi size güvenli belde yapmıştır; sizler orada güven içerisinde yaşamaktasınız. Bunun gayesi, sizin Allah’ın evini ve haremini yüceltmenizdir. Halbuki çevrenizdeki insanlar korku içerisindeler; sizler de çevrenizdeki insanlarla aynı dini benimsiyorsunuz. Dolayısıyla Allah’ın dinini benimsediğinizde ve O’nun resûlüne uyduğunuzda nasıl yerinizden koparılıp çıkarılmaktan ve sürgün edilmekten korkuyorsunuz? Zira sizler sadece Allah’ın hareminde bulunduğunuz ve O’nun evine saygı gösterdiğiniz için Allah, yerinizden atılıp çıkarılmaktan ve sürgün edilmekten sizi korumuştur. O halde sizler O’nun dinini benimsediğiniz ve emrine uyduğunuz takdirde nasıl söz konusu durumlardan korkarsınız? Bilakis güvenlik ve refah, Allah’ın dinini benimsediğiniz ve emrine uyduğunuzda daha fazla olur ve sizler bunu daha fazla hak edersiniz. Sanki onlar Allah’ın dinine uymayı yerlerinden atıhp çıkarılma korkusu sebebiyle terketmişlerdir. Tıpkı şu İlâhî beyanda onların sözü olarak belirtildiği gibi: “Seninle beraber doğru yolu izlersek yurdumuzdan sökülüp atılırız”. Cenâb-ı Hak onlara şöyle buyurmuştur: “Peki biz onları dokunulmaz, güvenli, katımızdan bir rızık olarak her ürünün toplandığı bir yere yerleştirmedik mi?”. Söz konusu İlâhî beyan şu anlama da gelebilir: Cenâb-ı Hak bunu onlara bildirmektedir. Şöyle ki O, sizi güven içerisinde tutmuş ve -sizler putlara taptığınız ve bunlara şükrettiğiniz halde- sîzleri her türlü kötülükten korumuştur. Bunun sebebi sizlerin Allah’ın evi ve hareminin yakınında bulunuyor olmanızdır. Eğer sizler O’na ibadet eder ve nimetlerine şükrederseniz, sîzleri güven içerisinde kılması, nimetlerini bol vermesi ve çevrenizdekilere yapmadığı şekilde sizi kötülüklerden koruması hususunda daha lâyık olursunuz. Halbuki sizler çevrenizdeki insanlar gibi puta tapıyorsunuz ve onları ilâh ediniyorsunuz. Söz konusu İlâhî beyan bu mânaya gelir. En doğrusunu Allah bilir.

      Hâlâ asılsız şeylere mi inanacaklar? Hâlâ asılsız şeylere mi inanacaklar? Bu İlâhî beyan şu mânaya gelebilir; Yani hâlâ şeytanın kendilerine ilham ettiği şeylere mi inanacaklar? Bu soru, “bunlar Allah katında sizin şefaatçilerinizdir ve onlara tapmanız sizi Allaha yaklaştırır” diye şeytanın kendilerine ilham ettiği şeydir. Tıpkı şu ilâhı beyanda belirtildiği gibi: “Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar”

      Allah’ın nimetini mi inkâr edecekler? Yani Hz. Muhammed’in Allah katından size ilettiği hususları mı inkâr edecekler. Bu beyan şu mânaya da gelebilir; Hâlâ asılsız şeylere mi inanacaklar? Yani şirke mi inanacaklar? Allah’m nimetini mi inkâr edecekler? Yani Allah’ın birliğini mi inkâr edecekler? Veya buradaki nimetin Kuran yahut belirttiğimiz üzere Hz. Muhammed (s.a.) olması da mümkündür.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        E ve lem yerev (أَوَلَمْ يَرَوْا)

        İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "r-e-y" kökünün sözlükte hem gözle fiziksel olarak bakmak ve görmek hem de akıl ve basiretle idrak etmek, kavramak anlamına geldiğini belirtir. Ayetin başındaki istifham (soru) edatı ve olumsuzluk takısıyla birlikte "Görmediler mi?" (E ve lem yerev) formunda kullanılması, müşriklerin her gün gözleriyle bizzat şahit oldukları, içinde yaşadıkları sosyolojik bir gerçekliğe karşı sergiledikleri o derin zihinsel ve ontolojik körlüğü (idraksizliği) sorgulayan sarsıcı bir retorik (kınama) eylemidir.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde rü'yet (görme) kavramının duyularla, hayalle veya akılla algılamayı kapsadığını açıklar. Müşrikler Kabe'yi ve o güvenli bölgeyi (Harem'i) fiziken "görmektedirler"; ancak onların "göremedikleri" (yerev eyleminden yoksun oldukları) şey, bu sosyo-politik güvenliğin tesadüfi bir kabile anlaşması değil, doğrudan doğruya ilahi bir lütuf (nimet) olduğu gerçeğidir.

        Dücane Cündioğlu, bu kelimenin felsefi bağlamını çözümler. Görmek, sadece nesnenin retinaya düşmesi değil, o nesnenin ardındaki "anlamı" deşifre etmektir (taakkul). Kur'an, müşriklerin her gün içinde nefes aldıkları o emniyet (güvenlik) ortamını onlara bir "ayet" (işaret) olarak sunar ve onların salt biyolojik bakışlarını (nazar), varoluşsal bir "görmeye/idrake" (rü'yet) davet eder.

        Ennâ (أَنَّا)

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tefsirinde (beyanî tefsir) bu gramatikal yapının vurgusuna dikkat çeker. "Enne" (şüphesiz ki) tekit edatı ve "nâ" (biz) zamirinin birleşimiyle oluşan "Muhakkak ki Biz" ifadesi, Harem bölgesindeki o dokunulmazlığın ve güvenliğin kaynağını beşeri sözleşmelerden, Kureyş'in diplomatik zekasından veya kabile ittifaklarından bütünüyle söküp alır. Emniyetin mutlak, tek ve şüphesiz mimarının "Allah" (Biz) olduğunu sarsılmaz bir retorik otoriteyle ilan eder.

        Cealnâ (جَعَلْنَا)

        İbn Fâris, "c-a-l" kökünün sözlükte bir şeyi bir yerden başka bir yere koymak, bir durumu başka bir duruma dönüştürmek, kılmak ve var etmek anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ca'l eyleminin, "halk" (yoktan var etme) eyleminden farklı olarak, mevcut olan bir şeye yeni bir statü, vasıf veya işlev kazandırmak olduğunu açıklar. Mekke coğrafyası zaten orada fiziken durmaktadır; ancak Allah'ın "cealnâ" (Biz kıldık/yaptık) eylemi, o sıradan çöl toprağına ontolojik bir "dokunulmazlık ve kutsallık" (Harem statüsü) giydirmesidir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin teleolojik (amaca yönelik) kurgusuna eğilir. "Ceale", rastgele bir oluşum değil, bilinçli ve hukuki bir tasarımdır (inşadır). Allah, kendi elçisinin ve inananların doğacağı o özel coğrafyayı, çevredeki vahşi bedevi kaosundan korumak için, orayı ilahi bir iradeyle "güvenli bir barınak haline getirmiş/kılmıştır".

        Haramen (حَرَمًا)

        İbn Fâris, "h-r-m" kökünün sözlükte yasaklamak, dokunulmaz kılmak, mahrum etmek ve sınırları aşılmasına izin verilmeyen kutsal alan anlamına geldiğini belirtir. "Harem", kan dökmenin, ağaç kesmenin, avlanmanın ve zulmetmenin mutlak bir ilahi yasayla yasaklandığı o izole edilmiş ontolojik ve hukuki adadır.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an çalışmasında bu kelimenin Sami dilleri lügatindeki ortak geçmişine iner. İbranice ve Aramicedeki "herem" (Tanrı'ya adanmış, ayrılmış, dokunulmaz nesne veya mekan) konseptiyle aynı teolojik havzadan beslenir. Ortadoğu'nun monoteist hafızasında bu terim, dünyevi otoritenin (kılıcın ve kanunların) askıya alındığı, sadece ilahi otoritenin hüküm sürdüğü sığınak alanlarını tanımlar.

        Patricia Crone, kelimenin sosyo-politik arka planını Mekke tarihi üzerinden analiz eder. İslam öncesi Arap Yarımadası'nda "Haram" (veya havta), bitmek bilmeyen kan davalarının (kabile savaşlarının) dondurulduğu ve tarafların ticaret yapabilmesi için kurulan tarafsız ve kutsal panayır bölgeleridir. Kur'an, Kureyş'in ekonomik ve siyasi bekasını sağlayan bu devasa "yerel/cahiliye kurumu"nu (Harem'i) alır ve onu kendi teolojik kurgusunun (nimetullah) bir parçası olarak yeniden tanımlar. Kureyş'in güvendiği o kurumsal dokunulmazlık, Allah'ın onlara sunduğu lütfun ta kendisidir.

        Âminen (آمِنًا)

        İbn Fâris, "e-m-n" kökünün, korku ve şüphenin zıddı olarak sükûnet bulmak, güvenmek, kalbin bir şeye mutmain olması ve tehlikenin (havf) ortadan kalkması anlamına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Emn" (güvenlik) kavramını, cahiliye çölünün o tekinsiz, güvensiz ve her an ölüm taşıyan psikolojisi üzerinden inceler. Harem'in "âmin" (güvenli) sıfatıyla nitelenmesi, onun sadece fiziksel bir barınak değil; çölün o amansız varoluşsal korkusuna (havf) karşı dikilmiş mutlak bir ontolojik sükûnet ve barış abidesi olduğunu ilan eder.

        Ve Yutehattafu (وَيُتَخَطَّفُ)

        İbn Fâris, "h-t-f" kökünün sözlükte bir şeyi aniden, hızla, şiddetle çekip almak, kapmak, kaçırmak ve yırtıcı kuşun avını pençelemesi anlamına geldiğini aktarır. Fiilin meçhul (edilgen) formda "yütehattafu" (kapılıp götürülüyor, kaçırılıyor) şeklinde kullanılması, dışarıdaki şiddetin rastgele, öngörülemez ve son derece hızlı işleyen o vahşi bedevi dinamiğini resmeder.

        Râgıb el-İsfahânî, tahattuf eyleminin, kişinin kendisini savunmasına bile fırsat bırakmayan ani bir gasp ve yağma olduğunu açıklar.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın edebi dilindeki bu eşsiz zıtlık (kontrast) kurgusuna dikkat çeker. İçeride, kalpleri yatıştıran mutlak bir durgunluk, bir "Harem-i Âmin" (güvenli sığınak) varken; ayetin hemen devamında kullanılan bu "yütehattafu" (hızla kapıp kaçırılma) fiili, dışarıdaki dünyanın o kaotik, kanlı ve acımasız gürültüsünü kulaklarda çınlatır. Bu kinematografik (görsel) tezat, ilahi nimetin büyüklüğünü muhatabın yüzüne sarsıcı bir şekilde çarpar.

        En-Nâsu (النَّاسُ)

        İbn Fâris, "n-v-s" kökünün hareket etmek, sallanmak anlamına geldiğini belirtir. Ayrıca "u-n-s" (ünsiyet/sosyalleşme) kökünden türediği de kabul edilir. İnsanlar, yeryüzünde hareket halinde olan sosyal kalabalıklardır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "insanlar" (en-nâs) ifadesinin nüzul ortamındaki (sosyolojik) karşılığını inceler. Kureyş, Harem sınırları içinde güvende yaşarken; hemen bir adım ötelerindeki çöllerde yaşayan "diğer insanlar" (Arap kabileleri, göçebeler, kervanlar) sürekli olarak birbirlerini yağmalıyor (ğazeve), adam kaçırıyor ve köleleştiriyordu. Kur'an, Kureyş'e "Siz çok özel olduğunuz veya güçlü olduğunuz için değil, Bizim kıldığımız Harem sayesinde bu yağmadan (tahattuf) kurtuluyorsunuz" diyerek onların soy (asabiyet) kibrini yıkar.

        Min Havlihim (مِنْ حَوْلِهِمْ)

        İbn Fâris, "h-v-l" kökünün sözlükte bir şeyin etrafı, çevresi, perimetresi ve bir halden başka bir hale dönmek (tahavvül) anlamlarına geldiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir literatüründe bu "çevre" (havl) vurgusunun coğrafi ve hukuki sınırlarına değinir. Harem sınırlarını (mîkat) belirleyen o hayali çizginin içi mutlak bir barış, hemen o çizginin "etrafı/çevresi" (havlihim) ise mutlak bir cehennemdir. Müşriklerin bu iki dünya arasındaki farkı her gün gözlemlemelerine rağmen, bu güvenliğin asıl sahibine nankörlük etmeleri, akıl tutulmasının (lâ ya'kılûn) en bariz örneği olarak sunulur.

        E Fe Bil-Bâtıli (أَفَبِالْبَاطِلِ)

        İbn Fâris, "b-t-l" kökünün sözlükte bir şeyin asılsız olması, boşa çıkması, hükümsüz, geçersiz ve varoluşsal temelden yoksun olması anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki istifham (soru) harfleriyle (e-fe) başlayan bu tamlama, derin bir kınama, şaşkınlık ve tevhidi bir azarlama içerir.

        Râgıb el-İsfahânî, bâtıl kavramının "Hakk" (gerçek/sabit) kavramının mutlak zıddı olduğunu açıklar. Bâtıl, gerçekte hiçbir ontolojik ağırlığı ve gücü olmayan, insanın kendi kuruntularıyla ürettiği (putlar, heykeller, kabile şovenizmi) illüzyonlardır.

        Dücane Cündioğlu, "Bâtıl" kelimesinin felsefi varlıkbilimi üzerinden ayeti çözer. Bâtıl, hiçliğin (yokluğun) adıdır. Müşrikleri o korkunç çöl yağmacılığından koruyan şey Kabe'deki cansız putlar (hiçlik/bâtıl) değildir; Allah'ın o topraklara nakşettiği saygınlık ve bereket yasasıdır. Buna rağmen müşriklerin, kendi güvenliklerini Allah'a değil de o tahta/taş parçalarına (bâtıla) atfetmeleri, varlığı (Hakk'ı) yokluğa (Bâtıl'a) kurban etmektir.

        Yü'minûne (يُؤْمِنُونَ)

        İbn Fâris, "e-m-n" kökünün, sükûnet bulmak, güvenmek, kalbin bir şeye mutmain olması ve tasdik etmesi anlamına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında "iman" eyleminin bu zıt (ironik) kullanımını analiz eder. İman, insanın fıtri bir "güvenme ve sığınma" enerjisidir. Müşrikler, Harem'in içindeki o "emniyeti" (güvenliği) sağlayan asıl Mutlak Gücü (Allah'ı) bırakıp; kendilerine hiçbir faydası dokunmayan sahte putlara (bâtıla) karşı o ontolojik "güven ve sadakat" (iman) hissini duyarlar. Enerjinin (imanın) doğru kaynağa değil, yanlış bir nesneye (bâtıla) yatırılması, şirkin epistemolojik trajedisidir.

        Ve Bi Ni'metillâhi (وَبِنِعْمَةِ اللَّهِ)

        İbn Fâris, "n-a-m" kökünün sözlükte iyilik, güzellik, rahatlık, pürüzsüzlük ve insanın hayatını kolaylaştıran her türlü lütuf anlamına geldiğini aktarır.

        Gabriel Said Reynolds, "Allah'ın nimeti" tamlamasını Mekke'nin tarihsel bağlamında okur. "Ni'metillah", burada soyut ve ruhsal bir lütuftan ziyade, bizzat ayetin başında zikredilen o son derece somut, sosyolojik ve ekonomik "Harem-i Âmin" (güvenli bölge) statüsüdür. Kureyşliler kışın Yemen'e, yazın Şam'a kervan düzenleyebiliyor ve zenginleşebiliyorlarsa, bu bütünüyle Allah'ın onların topraklarına bahşettiği bu "dokunulmazlık nimetinin" bir sonucudur.

        Yekfurûn (يَكْفُرُونَ)

        İbn Fâris, "k-f-r" kökünün sözlükte bir şeyi örtmek, gizlemek, üstünü kapatmak ve nankörlük etmek anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "küfrân-ı nimet" (nimete nankörlük) kavramını, iyiliği vereni görmezden gelmek ve lütfun üzerini kibirle örtmek olarak açıklar. Bâtıla inanıp Allah'ın nimetini inkar etmeleri; sahip oldukları o muazzam güvenliği ve zenginliği, Allah'ın bir lütfu olarak görmek yerine, kendi atalarının dehasına, putlarının gücüne veya kabilelerinin büyüklüğüne bağlamalarıdır.

        Michael Cook, eskatolojik (ahiret) edebiyatında ve Kur'an'ın polemik dilinde bu son kelimenin (küfrün) varoluşsal faturasına dikkat çeker. "Yekfurûn" eylemiyle ayet son bulurken, müşrik aklının o korkunç nankörlüğü (kendisini koruyan güce savaş açması) bir ahlaki çöküş olarak tescillenir. Allah onlara dokunulmazlık (Harem) vermişken, onlar Allah'ın elçisine dokunmaya (onu öldürmeye veya sürmeye) kalkışarak, aslında bizzat kendi güvenliklerinin kaynağına (nimete) tecavüz etmiş ve ontolojik olarak intihar (küfür) etmişlerdir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X