Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ankebût Sûresi, 64. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ankebût Sûresi, 64. Ayet

    وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌۜ وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ hâżihi-lhayâtu-ddunyâ illâ lehvun vela’ib(un)(c) ve-inne-ddâra-l-âḣirate lehiye-lhayevân(u)(c) lev kânû ya’lemûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “(Oysa onların tek gerçek kabul ettikleri) bu dünya hayatî hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir; âhiret yurduna gelince işte asıl hayat odur; keşke bunu bilselerdi!"

      Bu dünya hayatı hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Bu, tıpkı şu İlâhî beyan gibidir: “Bilin ki dünya hayatı, bir oyun, bir eğlenceden ibarettir”. Eğer Kuranın bildirdiği bu husus, bazı insanlann yorumladığı gibi içerisine yerleştirilmiş mânalar ve buna ilişkin hikmetler olmaksızın zahirî mânaya göre anlaşılırsa bunda inkarcılar için bir eleştiri noktası olur. Çünkü Cenâb-ı Hak bu dünya hayatı hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir buyurmaktadır. Bu dünyayı yaratan Allah’tır. Dolayısıyla inkarcılar “niçin bir oyun ve eğlence olarak onu yaratmıştır” derler. Yine inkarcıların Kur’ân’da çelişkinin olduğunu iddia etmelerine de neden olur. Şöyle ki Cenâb-ı Hak “göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık” buyurmuş; diğer bir âyette de meâlen şöyle demiştir: “Biz gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık”. Bununla önceki beyan bir araya getirildiğinde zâhir mânası itibariyle bir çelişki varmış gibi görünmektedir. Zira Cenâb-ı Hak birinde gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri boşuna ve oyun olarak yaratmadığını; diğerinde ise kendisi yarattığı halde dünya hayatının bir oyun ve eğlence olduğunu bildirmiştir. Fakat âyetin yorumu şöyledir: Bu dünya hayatı size göre ve sizin ölçülerinize göre sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Tevhit ehline ve onların ölçülerine göre ise hikmet ve haktır.

      Sonra, onlara göre sözü edilen oyun ve eğlence iki mânaya gelir. Bunlardan biri şudur: Onlar Allahın insanı yarattığını, başlangıcını bir nutfeden yaptığını, sonra bunu alâkaya, sonra bir çiğnem ete (mudğa), sonra da en son halindeki insana çevirdiğini gördüler. Dolayısıyla Allah’ın insanı yaratıp bu bildirdiği hallerden hale çevirdikten sonra belirlenmiş bir netice ve herhangi bir yarar olmaksızın yok etmesi mümkün değildir. Bu durum da Cenâb-ı Hakk’m bildirdiği gibi olacaktır: “Sakın, bir grubun diğer gruptan daha güçlü olması sebebiyle yeminlerinizi aranızda (güçsüzler aleyhine) bir kandırma aracı yaparak, ipliğini iyice büktükten sonra geri çözen kadın gibi olmayın”. Cenâb-ı Hak söz konusu kişinin yararlanmaksızın ipliğini iyice büktükten sonra geri çözmesini oyun ve eğlence saymıştır. Buna göre dünya hayatının yaratılışının aşamalar halinde düzenlenmesinden ve insanın yapısının değiştirilmesinden sonra bu inkarcıların takdir ettikleri gibi buna dönük bir netice veya yarar olmaksızın sadece yok olmak üzere yaratılması bir oyun, eğlence, boş iş ve akılsızlıktır. O inkârcılar bunu böyle zannetmiş ve değerlendirmişlerdir. Tevhit ve iman ehlinin değerlendirmesine göre ise kendilerine dönük netice itibariyle varlığın yaratılması hikmet ve haktır.

      İkinci olarak, Cenâb-ı Hakkın bildirmiş olduğu ve onlara göre oyun ve eğlencenin mânası şudur: Dost ile düşman, âsi ile itaat eden, muhalefet eden ile kabul eden kimseleri eşit ve bir kabul etme geçersiz bir durumdur ve anlamsızdır. Halbuki O, bunları bu dünya hayatında eşit kılmış, bu dünyanın nimetleri, bolluğu, sıkıntıları, hayrı ve şerri konusunda hepsini ortak yapmıştır. Dost da düşman da bu dünyadan yararlanmaktadır; âsi olan da itaatkâr olan da burada musibetlerle imtihan edilmektedir. Eğer dost ile düşmanm, âsi ile itaatikârın birbirinden ayrıldığı başka bir hayat olmasaydı bu dünya hayatında onları yaratması boş yere ve akılsızca olurdu. Zira O, bu dünyada onları eşit yapmış ve herkesi ortak kılmıştır. Veya söz konusu beyan, şu mânaya da gelebilir: Bu dünya hayatı onların kabul ettiği ve burada davrandıkları gibi oyun ve eğlencedir. Veya şöyle denilir: Dünya hayatı âhiret hayatına nispetle oyun ve eğlencedir. Çünkü dünya hayatı sonlu ve geçici olarak yaratılmış; âhiret hayatı ise ebedî ve devamlı olarak yaratılmıştır. Bu, şu İlâhî beyanda belirtilen husus gibidir: “Onlara de ki; Dünya menfaati önemsizdir, Allah’tan korkanlar için âhiret daha hayırlıdır ve size kıl payı kadar haksızlık edilmez". Yani dünya menfaati âhiret menfaatine nispetle önemsizdir. Çünkü dünya menfaati sonlu ve geçicidir; âhiret menfaati ise ebedî ve devamlıdır.

      Âhiret yurduna gelince işte asıl hayat odur. Yani orası yaşam yurdudur. Orada ölüm, geçicilik ve son yoktur. Keşke bunu bilselerdi! Âhiret yurdunun, ölümün bulunmadığı yurt olduğunu. En doğrusunu Allah bilir.​​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        El-Hayâtü (الْحَيَاةُ)

        İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "h-y-y" kökünün temel anlamının ölümün ve hareketsizliğin (mevt) zıddı olarak hareket, dirilik ve canlılık olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımıyla hayat, ruhun bedende var olma ve fiziksel evrende eylemde bulunma halini tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde hayatın farklı mertebeleri olduğunu açıklar. Bitkisel, hayvansal ve insani hayatın yanı sıra, Allah'ın zatına ait olan sonsuz hayat da bu kelimeyle ifade edilir. Ancak ayette "el-hayâtü'd-dünyâ" tamlaması içinde geçmesi, insanın yeryüzündeki biyolojik, geçici ve sonlu yaşama gücünü (canlılığını) ifade etmek içindir.

        Ed-Dünyâ (الدُّنْيَا)

        İbn Fâris, "d-n-v" (dünüvv) kökünün sözlükte yakın olmak, yaklaşmak ve mekansal/değer olarak aşağıda bulunmak anlamına geldiğini belirtir. Ahirete göre zaman olarak daha "yakın" veya değer olarak daha "aşağıda" (alçakta) olduğu için yeryüzündeki bu varoluş sahnesine "dünya" denilmiştir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal sisteminde "dünya" kavramını inceler. Kur'an'da bu kelime sadece nötr bir zaman veya mekan bildiren topografik bir terim değildir. Bütünüyle "ahiret" (âhiret) kavramının tam karşısına yerleştirilmiş, insanın gözünü kamaştıran ama ontolojik olarak fani, aldatıcı ve değersiz olan o geçici illüzyonu (dünyevi cazibeyi) tanımlayan teolojik bir kategoridir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin varlıkbilimsel (ontolojik) ve felsefi karşılığını çözümler. Dünya, "yakın ve alçak" olandır. İnsan aklı uzağı ve aşkın olanı (ahireti) kavramakta zorlandığı için, duyularına hitap eden, elinin hemen altındaki bu "yakın ve alçak" varlık formuna (dünyaya) takılıp kalır. İnsanın trajedisi, alçak olana (dünyaya) tamah edip, yüce olanı (ahireti) feda etmesidir.

        Lehvün (لَهْوٌ)

        İbn Fâris, "l-h-v" kökünün sözlükte, insanı asıl yapması gereken önemli işlerden alıkoyan, oyalayan ve unutturan her türlü meşguliyet anlamına geldiğini belirtir. Gaflet doğuran her eğlence ve heves "lehv" kategorisine girer.

        Râgıb el-İsfahânî, lehv kavramının, nefsi kendisine çeken ve aklı asıl gayesinden (sorumluluklarından) saptıran zevkler olduğunu açıklar. Dünya hayatının "lehv" olarak nitelenmesi, onun bizatihi kötü olmasından değil; insanın ahiret bilincini elinden alan devasa bir "dikkat dağıtıcı" illüzyon olmasından kaynaklanır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, lehv kavramının psikolojik ve varoluşsal analizine eğilir. Dünya hayatının ontolojik olarak "lehv" (oyalanma) olarak tanımlanması, insanın yeryüzündeki tüm o devasa hırslarının, siyasi çatışmalarının, ekonomik kavgalarının ve kibrinin, kozmik/ilahi bir perspektiften bakıldığında sadece basit bir dikkat dağınıklığı, çocukça bir heves ve felsefi bir "unutuş" olduğunu sarsıcı bir dille ilan eder.

        Ve La'ibün (وَلَعِبٌ)

        İbn Fâris, "l-a-b" kökünün sözlükte belli bir amacı olmayan, ciddiyetten uzak, sonucu itibariyle kalıcı hiçbir fayda sağlamayan eylemler bütünü (oyun) anlamına geldiğini aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, la'ib (oyun) kavramının, çocukların oynaması gibi, rasyonel bir temeli, ağırbaşlılığı ve ebedi bir hedefi olmayan eylemsellik olduğunu belirtir. Lehv, aklı oyalayan şey iken; la'ib, bedenin eyleme dönüştürdüğü faydasız çırpınıştır.

        Patricia Crone, Mekke'nin sosyo-ekonomik bağlamı üzerinden bu kelimenin polemik gücünü inceler. Kureyş elitleri kendi ticaretlerini, servet birikimlerini, diplomatik manevralarını ve kabile savaşlarını son derece "ciddi", ağırbaşlı ve varoluşsal eylemler olarak görüyorlardı. Kur'an, onların bu statüko kibrini "la'ib" (oyun/oyuncak) kelimesiyle vurarak, o devasa aristokratik kurguyu çocukların kumda oynaması seviyesine indirger ve teolojik olarak sıfırlar.

        Angelika Neuwirth, Lehv ve La'ib kelimelerinin Geç Antik Çağ felsefi edebiyatındaki yerine dikkat çeker. Kur'an, dünyayı fani bir "tiyatro sahnesi" veya "gölge oyunu" olarak gören dönemin o evrensel asketik (zühd) dilini kullanarak, geçici olana mutlak anlam yüklemenin varoluşsal trajedisini resmeder.

        Ed-Dâra (الدَّارَ)

        İbn Fâris, "d-v-r" kökünün, etrafında dönmek, kuşatmak ve çevrelemek anlamına geldiğini belirtir. Dâr (yurt/ev/menzil), içindekileri çepeçevre saran, onları dış etkilerden koruyan ve kalıcı olarak iskan edilen meskendir.

        Râgıb el-İsfahânî, dâr kavramının geçici bir barınaktan (örneğin çadırdan) ziyade, insanın bütünüyle yerleştiği nihai ve sağlam menzil olduğunu açıklar. Ayette "ed-Dâre'l-Âhirete" şeklinde belirlilik takısıyla (el) kullanılması, asıl, gerçek ve tek mutlak yurdun orası olduğunu vurgular.

        El-Âhirate (الْآخِرَةَ)

        İbn Fâris, "e-h-r" kökünün, evvelin (başlangıcın/ilkin) tam zıddı olarak son, en son gelen, geriye kalan ve nihai olan anlamına geldiğini belirtir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an çalışmasında kelimenin Sami dilleri lügatindeki eskatolojik kökenine iner. Aramicedeki "Aḥărīthā" ve Süryanicedeki benzer kullanımlarla akrabalığına dikkat çeker. Geç Antik Çağ'ın teolojik havzasında bu terim, zamanın sonundaki o mutlak ve ebedi ilahi krallığı (öte dünyayı / Next World) temsil eden ortak monoteist bir kavramdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman ve varlık felsefesinde "Ahiret" kavramını analiz eder. Ahiret, sadece kronolojik olarak ölümden "sonra" gelecek olan bir zaman dilimi değildir; dünyanın (illüzyonun/lehvin) perdesi yırtıldığında ortaya çıkacak olan mutlak, sarsılmaz ve tek ontolojik gerçekliktir. İnsan için asıl varlık alanı ahirettir; dünya ise bu asıl varlık alanına geçmeden önce deneyimlenen rüya benzeri bir simülasyondur.

        El-Hayevânü (الْحَيَوَانُ)

        İbn Fâris, "h-y-y" kökünden türeyen "hayevân" kelimesinin, hayat kelimesinin daha mübalağalı, taşkın ve kesintisiz formu olduğunu belirtir. Asla ölüme, uykuya veya yok oluşa maruz kalmayan mutlak ve sonsuz diriliktir.

        Râgıb el-İsfahânî, hayatın ölümle kesintiye uğrayabilen sıradan bir canlılık iken; hayevânın, kendisinde ölümün veya bozulmanın hiçbir şekilde barınamadığı özsel, katıksız ve ebedi yaşam olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "hayat" (dünya için) ve "hayevân" (ahiret için) kelimeleri arasındaki o devasa edebi ve teolojik tezata (kontrasta) dikkat çeker. Kur'an, bu dünya için sıradan "hayat" kelimesini kullanırken; ahiret yurdu için "Hayevân" (gerçek, taşkın ve mutlak dirilik) kelimesini seçer. Bu, dünyanın aslında bir "yarı-ölüm" veya "uyku" hali olduğunu; insanın asıl uyanışının ve "gerçek yaşama" geçişinin ahirette olacağını ilan eden sarsıcı bir saptamadır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tefsirinde (beyanî tefsir) bu cümlenin sözdizimsel (sentaks) kurgusunu inceler. "Lehiye'l-Hayevân" (İşte asıl hayat odur) ifadesindeki tekit lam'ı (le) ve fasıl zamiri (hiye) kullanımı, "hayat" vasfını dünyadan bütünüyle soyutlayarak (hasr/kasr sanatı), mutlak yaşamsallığı sadece ve sadece ahirete tahsis eden muazzam bir retorik (belagat) kurgusudur.

        Dücane Cündioğlu, varlıkbilimsel vurguya işaret eder. İnsan dünyada "yaşadığını" sanır; oysa dünya bir oyun (la'ib) ve oyalantıdan (lehv) ibarettir. Gerçek varlık (vücud) ve mutlak dirilik (hayevân) ancak ve ancak ahiret yurdundadır. Dünya bir gölge, ahiret ise o gölgenin sahibidir (asıldır).

        Ya'lemûn (يَعْلَمُونَ)

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün sözlükte bir şeyin üzerinde iz ve nişan bulunması, gerçeğin örtülerinden sıyrılarak şüpheye yer bırakmayacak kesinlikte idrak edilmesi anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ilim kavramının eşyanın ve durumların ontolojik gerçekliğini (içyüzünü) kavramak olduğunu açıklar. İnsanların bildiğini sandığı şeyler genellikle dünyanın yüzeysel (lehv) bilgisidir; gerçek ilim ise neyin kalıcı (ahiret), neyin geçici (dünya) olduğunu idrak edebilme basiretidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bilgi felsefesinde (epistemolojisinde), "Şayet bilselerdi" (Lev kânû ya'lemûn) şeklindeki kapanışın yarattığı epistemolojik krizi inceler. Müşrikler dünyevi ticareti, savaş stratejilerini veya kabile soylarını çok iyi "bilirler"; ancak onların bilmedikleri (cehalet içinde oldukları) şey, varlığın hakikati ve ontolojik hiyerarşidir (dünyanın oyun, ahiretin gerçek olduğu bilgisi). Bu ayet, onların o kibre dayalı sözde "bilgeliklerini", evrenin hakikati karşısında derin ve trajik bir cehalet (bilgisizlik) olarak tesciller. Gerçek bilgiye (ilme) sahip olan bir akıl, hiçbir zaman "oyunu" (dünyayı), "gerçeğe" (ahirete) tercih etmez.

        Yorum

        İşleniyor...
        X