وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ نَزَّلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِ مَوْتِهَا لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۜ قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ankebût Sûresi, 63. Ayet
Daralt
X
-
61. Şayet o inkarcılara, "Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı yasalarına boyun eğdiren kimdir?" diye soracak olsan, hiç tereddütsüz "Allah'tır" derler. O halde haktan nasıl yüz çevirirler?"
62. Kullarından rızkı dilediğine bol bol, dilediğine de ölçülü veren Allah'tır. Allah her şeyi hakkıyla bilir.
63. Yine onlara, ‘Göklerden su indirip de onunla ölü toprağa hayat veren kimdir?" diye sorsan, hiç tereddütsüz "Allah'tır" derler. De ki: "Hamd Allah'a mahsustur; ama onların çoğu akıllarını kullanmazlar."
Şayet o inkârcılara, “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı yasalarına boyun eğdiren kimdir?” diye soracak olsan, hiç tereddütsüz “Allah’tır” derler. O halde haktan nasıl yüz çevirirler? Onlar topluca kendi dilleriyle gökleri ve yeri yaratanın, güneşi ve ayı kendilerinin hizmetine sunanın, gökten suyu indirenin ve bununla yerdeki toprağa hayat verenin başkası değil Allah olduğunu ikrar etmiş oldular. Dilleriyle ikrar ettikleri ve söylediklerinin akabine gelen o halde haktan nasıl yüz çevirirler? sözü iki mânaya gelebilir. Bunlardan biri şudur: Dilleriyle ikrar ettikleri ve söylediklerinden nasıl şükür ve ibadeti putlara çevirip Hak’tan dönüyorlar. Öyle ki dilleriyle ikrar ettikleri fiillerin hiçbirini bu putların yaratamadıklarını biliyorlar. İkinci mâna şudur: O halde haktan nasıl yüz çevirirler? Yani putların ilâh olmadıklarını bildikleri halde bunları ilâh olarak nitelemelerinde. En doğrusunu Allah bilir.
Bildirilen beyanın akabinde de ki: Hamd Allah’a mahsustur meâlindeki İlâhî beyan farklı mânalara açıktır. Bunlardan biri şudur: Cenâb-ı Hak, ona öncekilerin Rab lerini inkâr, inat ve yalanlama sebebiyle musibetlerle imtihan edildiği durumlarda imtihan edilmemesine dair olarak Rabb’ine hamdetmesini emretmiştir. İkinci mâna şudur: Cenâb-ı Hak Rabb’ine hamdetmesini emretmiştir. Zira bunda onların akılsızlıklarının ortaya konulması vardır. Şöyle ki; onlar bütün bunlarm Allah katından olduğunu, O’nun bütün bunları yarattığını dilleriyle ikrar etmişler, sonra da bu durumları Allah’tan başkasına nispet etmişlerdir. Üçüncü anlam şudur: Bazıları şöyle demektedir: De ki: Hamd Allah’a mahsustur. Yani onların, bütün bu nimetlerin Allah’ın bir yaratması ve bunların tümünün Allah katından olduğunu ikrar etmeleri noktasında Allah’a hamd olsun de! En doğrusunu Allah bilir.
Ama onların çoğu akıllarını kullanmazlar. Akıllarını kullanmazlar sözünün şu mânaya gelmesi mümkündür: Yani akıllarından yararlanmazlar. Cenâb-ı Hak, onların akıllarını kullanmadığını beyan etmiştir. Zira onlar akıllarından yararlanmamaktadırlar. Bu durum sözü edilen organlarından yararlanmadıkları için onlardan işitme, görme ve konuşma duyularını kullanmadıklarını beyan etmesi gibidir. Bu da böyledir. İkinci mâna şudur: Varlığın bilinmesini sağlayan sebepler hakkında akıl yürütmeyi ve tefekkürü terk ettikleri için akıllarını kullanmazlar. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Seeltehüm (سَأَلْتَهُم)
İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "s-e-l" kökünün sözlükte birinden bir şey istemek, talep etmek, soru sormak ve bilgi dilenmek anlamlarına geldiğini belirtir. Ayette peygamberin müşriklere yönelttiği bu soru (suâl), onların bilmedikleri bir şeyi onlara öğretmek için değil; onların zihinlerinin derinliklerinde zaten var olan, ancak üzerini kabilevi kibrin örttüğü o teolojik gerçeği (yaratıcının tekliğini) kendi dilleriyle itiraf etmeye (ikrar) mecbur bırakmak için kurgulanmış retorik bir eylemdir.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde suâl kavramının, insanın içindeki cehaleti gidermek veya bir hakikati ortaya çıkarmak için aklı harekete geçirmesi olduğunu açıklar. Müşriklere yöneltilen bu soru, 61. ayetteki "Gökleri ve yeri kim yarattı?" sorusunun ardından gelen ikinci büyük diyalektik hamledir ve onların inanç sistemlerindeki iç tutarsızlığı deşifre etmeyi amaçlar.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi bağlamını çözümler. Kur'an'ın bu "soru sorma" stratejisi, Sokratik bir ironi barındırır. Soru, muhatabın dışarıdan bir bilgi alması için değil; kendi epistemolojik yarılmasıyla yüzleşmesi için sorulur. İnsan aklı, sorulan bu büyük soru karşısında kaçacak hiçbir felsefi gölge bulamaz ve bizzat kendi fıtratına, kendi ontolojik itirafına fırlatılır.
Nezzele (نَزَّلَ)
İbn Fâris, "n-z-l" kökünün, yukarıdan aşağıya inmek, yüksek bir konumdan daha alçak bir varlık düzeyine geçmek anlamına geldiğini belirtir. Kelimenin "tef'îl" babında (nezzele) kullanılması, suyun (yağmurun) gökten bir anda ve tek seferde değil; belli bir ölçüye, hikmete ve zamana yayılarak, aşama aşama, bereketli ve kasıtlı bir mühendislikle "indirilmesini" ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojisinde "nüzul" (inme) kavramını inceler. İslâm öncesi Arap tasavvurunda yağmuru yağdıran güç, panteonun tepesindeki Allah'tır. Kur'an bu inancı tasdik eder ancak "nezzele" eylemini vurgulayarak, bu dikey iletişimin (gökten yere müdahalenin) kör bir doğa olayı olmadığını; Allah'ın yeryüzüne şefkatli, aktif ve sürekli bir müdahalesi olduğunu ilan eder.
Christoph Luxenberg, "nüzul/inzal" kavramının Geç Antik Çağ teolojisindeki yansımalarına dikkat çeker. Süryani ve Arami geleneklerinde Tanrı'nın lütfunun yeryüzüne inmesi (emanation) evrensel bir motiftir. Kur'an, yağmurun indirilmesini tıpkı vahyin indirilmesi gibi ilahi bir "ayet" (işaret) kategorisinde değerlendirerek, tabiat olaylarını teolojik bir metne dönüştürür.
Mines-Semâi (مِنَ السَّمَاءِ)
İbn Fâris, "s-m-v" kökünün, yukarıda olmak, yücelmek, yükselmek ve insanın başının üstünde yer alan her şey anlamına geldiğini belirtir. Semâ, sadece meteorolojik bulutların bulunduğu atmosfer değil, aynı zamanda ilahi rahmetin ve otoritenin fiziksel sembolüdür.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın kozmolojik dilinde gökyüzünün (semâ) işlevini inceler. Yağmurun "gökyüzünden" inmesi, rızkın ve yaşamın kaynağının yeryüzündeki putların (Hubal, Lat, Uzza) hiçbir yetki alanının bulunmadığı o "erişilmez ve mutlak ilahi mülkten" geldiğini ispatlayan en güçlü topografik/teolojik kanıttır.
Mâen (مَاءً)
İbn Fâris, "m-v-e" (veya m-v-h) kökünün sözlükte su, sıvı ve canlılığın özü anlamına geldiğini belirtir. Su, yaratılışın ve biyolojik hayatın temel maddesidir.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an çalışmasının ötesinde kelimenin Sami dilleri havzasındaki ortak etimolojisine değinir. İbranicedeki "mayim" ve Aramicedeki "maya" kelimeleriyle aynı kökten gelen bu terim, Ortadoğu coğrafyasında hayatın, bereketin ve varoluşun en kritik elementidir. Kur'an, muhataplarının varoluşsal olarak en çok muhtaç oldukları ve değerini en iyi bildikleri bu maddeyi (suyu), tevhidi bir argümanın merkezine koyar.
Fe ahyâ (فَأَحْيَا)
İbn Fâris, "h-y-y" kökünün sözlükte ölümün ve hareketsizliğin zıddı olarak yaşamak, canlanmak, hareket etmek ve diri olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Başındaki "fe" (takibiye/nedensellik) edatı, suyun yere inmesiyle toprağın canlanması arasındaki o kusursuz, hızlı ve mucizevi biyolojik reaksiyonu (ilahi sanatın anındalığını) ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, ihya (diriltme) eyleminin, bir varlığa büyüme, hissetme ve beslenme gücünün bahşedilmesi olduğunu açıklar. Kur'an, cansız elementlerin (su ve toprak) birleşerek organik yaşama (yeşilliğe/bitkilere) dönüşmesini mekanik bir kimya olarak değil, doğrudan doğruya Allah'ın "ihya" (hayat verme) eylemi olarak tanımlar.
Gabriel Said Reynolds, "hayat verme" (ihya) kavramını Geç Antik Çağ Hristiyan ve Yahudi polemikleri bağlamında okur. Ölü toprağın suyla diriltilmesi, Kur'an'da sadece ekolojik bir döngü değil, aynı zamanda insanın ölümden sonraki dirilişini (haşr/ba's) ispatlayan en büyük ve en ampirik eskatolojik (ahirete dair) modeldir.
Bihil Arda (بِهِ الْأَرْضَ)
İbn Fâris, "e-r-d" kökünün sözlükte aşağıda olan, ayak basılan zemin ve alçaklık anlamına geldiğini aktarır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, semâ (gök) ve arz (yer) kelimelerinin ayetteki zıtlığına ve etkileşimine dikkat çeker. Gök aktif, verici ve eril (fail) bir konumda ilahi rahmeti temsil ederken; yeryüzü (arz) pasif, alıcı ve suya muhtaç dişil bir konumu temsil eder. Bu kozmik evlilik (gökten suyun inip yeri döllemesi), müşriklerin gözleri önünde her mevsim tekrarlanan devasa bir yaratılış mucizesidir.
Min Ba'di (مِنْ بَعْدِ)
İbn Fâris, "b-a-d" kökünün, "kabl" (önce) kelimesinin tam zıddı olarak sonra olmak, ardı sıra gelmek ve gecikmek anlamlarına geldiğini belirtir. Zaman zarfı olarak, bir halden diğer bir hale kesin bir geçişi ifade eder.
Mevtihâ (مَوْتِهَا)
İbn Fâris, "m-v-t" kökünün sözlükte hayatın zıddı olarak sükûnet, hareketin bitmesi, gücün gitmesi ve büyümenin sona ermesi anlamına geldiğini belirtir. Toprağın "ölümü" (mevtihâ), bitki örtüsünün kuruması, çoraklaşması ve biyolojik üretkenliğini tamamen kaybetmesidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojisinde "mevt" (ölüm) kavramının sadece insana veya hayvana değil, doğaya da (toprağa) atfedilmesinin felsefi derinliğini inceler. Kur'an'ın doğa felsefesinde evren, sürekli olarak ölen ve yeniden dirilen dinamik, canlı bir organizmadır. Çöl ikliminde yaşayan bedevi Arap için kupkuru (ölü) çöl kumlarının bir yağmurla aniden yemyeşil bir vahaya dönüşmesi, "ölümden sonra dirilişin" inkar edilemez laboratuvarıdır.
Leyekûlünne (لَيَقُولُنَّ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün, zihindeki bir düşünceyi kelimelerle açıkça ifade etmek (söylemek) anlamına geldiğini belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tefsirinde (beyanî tefsir) bu fiilin sözdizimsel (sentaks) yapısındaki gücü inceler. Fiilin başındaki tekit lam'ı (le) ve sonundaki şeddeli tekit nun'u (nne) ile "le-yekûlünne" (hiç şüphesiz, kesinlikle söyleyeceklerdir) formunda kullanılması, bu cevabın ihtimalli olmadığını; hakikatin baskısı altında kalan aklın ve fıtratın, bu gerçeği mutlak bir refleksle (istemsizce) itiraf edeceğini gösterir.
Patricia Crone, Mekke'nin sosyolojik ve dini yapısı bağlamında bu mutlak itirafı çözümler. Ayet, Mekke elitlerinin inanç piramidini deşifre eder. Onlar, gökten yağmur yağdırıp doğayı canlandıran gücün kendi putları olmadığını açıkça bilmekte ve bunu itiraf etmektedirler. Bu "henoteist" (baş tanrıcı) yapı, şirkin temelde yaratıcılıkta değil, "yönetimde ve şefaatte (aracılıkta) ortak koşmak" olduğunu kanıtlar.
Allâhu (اللَّهُ)
Arthur Jeffery, bu ismin Geç Antik Çağ Ortadoğu lügatindeki yerini inceler. Aramice "Elaha" veya Süryanice "Alaha" kelimeleriyle ortak kökten gelen bu isim, müşriklerin panteonunda da en yüce Yaratıcı'yı temsil ediyordu.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam literatürü bağlamında bu itirafın önemini vurgular. Müşrikler, hayatın ve rızkın kaynağının "Allah" olduğunu söyleyerek aslında tevhidin en temel öncülünü kendi ağızlarıyla onaylamışlardır (Tevhid-i Rububiyet). Teolojik sorun, bu doğru öncülden yanlış bir pratik sonuç (putlara tapınma) çıkarmalarıdır (Tevhid-i Uluhiyet eksikliği).
Kul (قُلِ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünden türeyen bu emir kipinin (De ki), zihindeki bir mananın sese dönüşerek karşı tarafa aktarılması olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu emir kipinin peygamberin ontolojik statüsünü belirlemedeki gücüne eğilir. Müşriklerden itiraf alındıktan sonra, peygambere kendi felsefesini üretmesi değil, bütünüyle ilahi irade tarafından dikte edilen o nihai ve sarsıcı cevabı (manifestoyu) "iletmesi" (Kul) emredilir.
El-Hamdü (الْحَمْدُ)
İbn Fâris, "h-m-d" kökünün sözlükte, bir iyilik, lütuf veya güzellik karşısında duyulan minnettarlığı ifade etmek, övmek ve yermek/kötülemek (zemm) eyleminin tam zıddı anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, hamd kavramının sıradan bir övgüden (medih) farklı olarak, sadece bilinçli, iradeli ve özgürce yapılan bir iyilik (nimet) karşısında sunulan şuurlu bir şükran ve saygı eylemi olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında "hamd" kelimesini, İslam monoteizminin temel psikolojik reaksiyonu olarak analiz eder. Müşrikler yağmuru indirenin ve hayatı verenin Allah olduğunu itiraf ettiklerine göre, insanın doğası gereği duyması gereken o büyük "hamd" (minnettarlık ve övgü) duygusu da zorunlu olarak sadece O'na yöneltilmelidir. Hamd, varlık sebebini (nimeti) idrak eden aklın Yaratıcı'ya sunduğu ontolojik bir borç ödemesidir.
Lillâhi (لِلَّهِ)
Dücane Cündioğlu, "Allah'a aittir" ifadesindeki başa gelen tahsis (aidiyet) "lam"ının felsefi derinliğine işaret eder. Bu "lam", hamdi (övgüyü) evrendeki tüm sahte otoritelerden, putlardan ve doğa güçlerinden söküp alarak, bütünüyle ve sadece Allah'ın tekeline sokar. Madem ki yağmuru yağdıran ve rızkı veren putlar değil Allah'tır; o halde şükran, ibadet ve övgü de (hamd) sadece "Lillâh" (Allah için) olmalıdır. Bu kelime, müşrik mantığındaki o devasa çelişkiyi bitiren tevhidi kilit taşıdır.
Bel (بَلْ)
El-Cevâlîkî, El-Mu'arreb adlı eserinde bu edatın dilbilgisel işlevini (idrab) açıklar. "Bel" (Hayır / Aksine / Bilakis), kendinden önceki sözün yetersizliğini, geçersizliğini veya eksikliğini bildirerek, sözü tamamen yeni, daha doğru ve vurucu bir hakikate çeviren keskin bir geçiş edatıdır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin diyalektiğinde bu edatın önemine dikkat çeker. "Bel", tartışmayı felsefi bir üst boyuta fırlatır. Onlar gerçeği itiraf ederler, peygamber hamd eder; "fakat asıl sorun şudur ki..." (bel) diyerek Kur'an, müşriklerin psikolojik ve epistemolojik hastalıklarının (akılsızlıklarının) asıl merkezini gösteren o nihai teşhisi (diyagnozu) koyar.
Ekseruhüm (أَكْثَرُهُمْ)
İbn Fâris, "k-s-r" kökünün sözlükte azlığın (kıllet) tam zıddı olarak çokluk, fazlalık ve yığın anlamına geldiğini belirtir.
Patricia Crone, Mekke'nin sosyo-politik bağlamında bu kavramın işlevini inceler. Müşrikler kendi kalabalıklarıyla, atalarının çoğunluğunun izlediği yolla ve sahip oldukları zengin "çoklukla" (kesretle) övünüyorlardı. Kur'an, bu "ekseriyet" (çoğunluk) vurgusunu onore etmek için değil, aksine kalabalıkların epistemolojik olarak ne kadar yanılabilir, sığ ve şuursuz olduğunu (lâ ya'kılûn) vurgulayarak, demokratik/kabilevi sayı üstünlüğünü teolojik bir argüman olmaktan çıkarır.
Lâ Ya'kılûn (لَا يَعْقِلُونَ)
İbn Fâris, "a-k-l" kökünün sözlükteki asli manasının, deveyi kaçmasın diye sağlam bir iple bağlamak, engellemek ve bir şeyi diğerine bitiştirmek olduğunu belirtir. Aklın bu kökten gelmesi, insanın düşünme melekesinin, bilgileri birbirine "bağlayarak" onu yanlış yollara gitmekten alıkoyması sebebiyledir.
Râgıb el-İsfahânî, akıl kavramının, öncüllerden yola çıkarak doğru sonuçlara (hükümlere) ulaşma yetisi, sebep ile sonuç arasında bağ kurma eylemi olduğunu açıklar. Onların "akletmemeleri", beyinlerinin çalışmaması değil; bildikleri doğruları (Allah'ın yaratıcılığını) birbirine bağlayıp (taakkul edip) tevhid sonucuna ulaşamamalarıdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bilgi felsefesinde (epistemolojisinde) müşrik aklının iflasını bu fiil üzerinden analiz eder. Bu ayet, cahiliye insanının en büyük trajedisini resmeder. Onlar veriye (bilgiye) sahiptirler: Gökleri Allah yarattı derler, yağmuru O indirdi derler. Ancak bu verileri birleştirip, "O halde ibadet edilmeye layık tek varlık da O'dur" şeklindeki o basit mantıksal tümdengelimi (akletmeyi) gerçekleştiremezler. "Lâ ya'kılûn" (akletmezler/bağ kuramazlar) tespiti, müşriklerin entelektüel veya bilimsel bir cehalet içinde olduklarını değil; kibrin, geleneğin ve şirkin insan fıtratını nasıl felç ettiğini, aklın o temel "neden-sonuç" mekanizmasını nasıl bozduğunu gösteren muazzam bir varoluşsal çöküş teşhisidir.
Yorum
Yorum