Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ankebût Sûresi, 61. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ankebût Sûresi, 61. Ayet

    وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۚ فَاَنّٰى يُؤْفَكُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vele-in seeltehum men ḣaleka-ssemâvâti vel-arda veseḣḣara-şşemse velkamera leyekûlunna(A)llâh(u)(s) feennâ yu/fekûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      61. Şayet o inkarcılara, "Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı yasalarına boyun eğdiren kimdir?" diye soracak olsan, hiç tereddütsüz "Allah'tır" derler. O halde haktan nasıl yüz çevirirler?"

      62. Kullarından rızkı dilediğine bol bol, dilediğine de ölçülü veren Allah'tır. Allah her şeyi hakkıyla bilir.

      63. Yine onlara, ‘Göklerden su indirip de onunla ölü toprağa hayat veren kimdir?" diye sorsan, hiç tereddütsüz "Allah'tır" derler. De ki: "Hamd Allah'a mahsustur; ama onların çoğu akıllarını kullanmazlar."

      Şayet o inkârcılara, “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı yasalarına boyun eğdiren kimdir?” diye soracak olsan, hiç tereddütsüz “Allah’tır” derler. O halde haktan nasıl yüz çevirirler? Onlar topluca kendi dilleriyle gökleri ve yeri yaratanın, güneşi ve ayı kendilerinin hizmetine sunanın, gökten suyu indirenin ve bununla yerdeki toprağa hayat verenin başkası değil Allah olduğunu ikrar etmiş oldular. Dilleriyle ikrar ettikleri ve söylediklerinin akabine gelen o halde haktan nasıl yüz çevirirler? sözü iki mânaya gelebilir. Bunlardan biri şudur: Dilleriyle ikrar ettikleri ve söylediklerinden nasıl şükür ve ibadeti putlara çevirip Hak’tan dönüyorlar. Öyle ki dilleriyle ikrar ettikleri fiillerin hiçbirini bu putların yaratamadıklarını biliyorlar. İkinci mâna şudur: O halde haktan nasıl yüz çevirirler? Yani putların ilâh olmadıklarını bildikleri halde bunları ilâh olarak nitelemelerinde. En doğrusunu Allah bilir.

      Bildirilen beyanın akabinde de ki: Hamd Allah’a mahsustur meâlindeki İlâhî beyan farklı mânalara açıktır. Bunlardan biri şudur: Cenâb-ı Hak, ona öncekilerin Rab lerini inkâr, inat ve yalanlama sebebiyle musibetlerle imtihan edildiği durumlarda imtihan edilmemesine dair olarak Rabb’ine hamdetmesini emretmiştir. İkinci mâna şudur: Cenâb-ı Hak Rabb’ine hamdetmesini emretmiştir. Zira bunda onların akılsızlıklarının ortaya konulması vardır. Şöyle ki; onlar bütün bunlarm Allah katından olduğunu, O’nun bütün bunları yarattığını dilleriyle ikrar etmişler, sonra da bu durumları Allah’tan başkasına nispet etmişlerdir. Üçüncü anlam şudur: Bazıları şöyle demektedir: De ki: Hamd Allah’a mahsustur. Yani onların, bütün bu nimetlerin Allah’ın bir yaratması ve bunların tümünün Allah katından olduğunu ikrar etmeleri noktasında Allah’a hamd olsun de! En doğrusunu Allah bilir.

      Ama onların çoğu akıllarını kullanmazlar. Akıllarını kullanmazlar sözünün şu mânaya gelmesi mümkündür: Yani akıllarından yararlanmazlar. Cenâb-ı Hak, onların akıllarını kullanmadığını beyan etmiştir. Zira onlar akıllarından yararlanmamaktadırlar. Bu durum sözü edilen organlarından yararlanmadıkları için onlardan işitme, görme ve konuşma duyularını kullanmadıklarını beyan etmesi gibidir. Bu da böyledir. İkinci mâna şudur: Varlığın bilinmesini sağlayan sebepler hakkında akıl yürütmeyi ve tefekkürü terk ettikleri için akıllarını kullanmazlar. En doğrusunu Allah bilir.​​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Seeltehüm (سَأَلْتَهُم)

        İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "s-e-l" kökünün sözlükte birinden bir şey istemek, talep etmek, soru sormak ve bilgi dilenmek anlamlarına geldiğini belirtir. Ayette peygamberin müşriklere soru sorması (suâl), onların bilmedikleri bir şeyi onlara öğretmek için değil; onların zihinlerinin derinliklerinde zaten var olan, ancak üzerini örttükleri o teolojik gerçeği kendi dilleriyle itiraf etmeye (ikrar) mecbur bırakmak için kurgulanmış retorik ve sarsıcı bir sorgulama eylemidir.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde suâl kavramının, insanın içindeki cehaleti gidermek veya bir hakikati ortaya çıkarmak için aklı harekete geçirmesi olduğunu açıklar. Müşriklere yöneltilen bu soru, onların kurdukları o karmaşık putperest sistemin felsefi temelindeki devasa çelişkiyi bizzat onların kendi mantıkları üzerinden deşifre etmeyi amaçlayan bir "diyalektik" (akıl yürütme) aracıdır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi bağlamını çözümler. Kur'an'ın bu "soru sorma" (sorma ve cevap alma) stratejisi, Sokratik bir ironi barındırır. Soru, muhatabın dışarıdan bir bilgi alması için değil; kendi inanç sisteminin iç tutarsızlığıyla (epistemolojik yarılmasıyla) yüzleşmesi için sorulur. İnsan aklı, sorulan bu "büyük soru" karşısında kaçacak hiçbir felsefi gölge bulamaz ve kendi fıtratına fırlatılır.

        Haleka (خَلَقَ)

        İbn Fâris, "h-l-k" kökünün, bir şeyi önceden belirlenmiş bir ölçüye ve nizama göre takdir etmek (biçimlendirmek) ve bir şeyi hiç örneği yokken pürüzsüz bir şekilde icat etmek (yaratmak) anlamlarına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal sisteminde ve İslam öncesi (cahiliye) Arap tasavvurunda "halk" (yaratma) eyleminin ontolojik yerini analiz eder. Mekkeli müşrikler evrenin tesadüfen oluştuğuna veya putların dünyayı yarattığına inanmıyorlardı. Yaratma (halk) eyleminin faili, onların teolojisinde de mutlak ve tartışmasız bir şekilde "Yüce Tanrı" (Allah) idi. Ayet, onların bu evrensel kabulünü (yaratma tasdikini) alarak, onları kendi teolojilerinden vurur.

        Gabriel Said Reynolds, "yaratma" kavramını Geç Antik Çağ'ın ve Arabistan'ın monoteist altyapısı bağlamında inceler. Kur'an, müşriklerin Yaratıcı'yı (Creator) inkâr ettiklerini iddia etmez; aksine onların yaratılış gerçeğini bütünüyle kabul ettiklerini bu kelime (haleka) üzerinden tesciller. Sorun yaratıcının kim olduğu değil, yaratıcının varlık üzerindeki mutlak otoritesinin (rububiyetinin) putlar aracılığıyla nasıl gasp edilmeye çalışıldığıdır.

        Es-Semâvâti (السَّمَاوَاتِ)

        İbn Fâris, "s-m-v" kökünün, yukarıda olmak, yücelmek, yükselmek ve insanın başının üstünde yer alan her şey anlamına geldiğini belirtir. Gökler (semâvât), fiziksel atmosferi aşıp kozmik ve metafiziksel alanlara uzanan devasa bir aşkınlık sembolüdür.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın kozmolojik dilinde göklerin (semâvât) işlevini inceler. Gökler, müşriklerin kendi elleriyle yonttukları tahta veya taştan putların asla müdahale edemeyecekleri, iddialarının ulaşamayacağı o "erişilmez ve mutlak ilahi mülkü" temsil eder. Müşrikler de çok iyi bilirler ki; Hubal veya Lat, bu devasa kozmik tavanı (semâvâtı) inşa edecek bir kudrete sahip değildir.

        Ve'l-Arda (وَالْأَرْضَ)

        İbn Fâris, "e-r-d" kökünün sözlükte, aşağıda olan, ayak basılan zemin, temel ve alçaklık anlamına geldiğini aktarır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, semâvât ve arz kavramlarının zikredilmesindeki sosyolojik arka plana dikkat çeker. Gökler ve yer (makro-kozmos), Mekke teolojisinde bütünüyle Allah'ın kontrolündedir. Müşriklerin sapkınlığı (şirki) makro düzeyde değil, mikro düzeydedir (insanların gündelik ihtiyaçları, kervanların güvenliği, hastalıklara şifa gibi konularda aracı putlara sığınmaları). Kur'an, onları mikro alandaki (şirk) yanılgılarından kurtarmak için ısrarla yüzlerini bu devasa makro-kozmik (tevhid) gerçekliğine; göklerin ve yerin tek hakimine çevirir.

        Sahhara (سَخَّرَ)

        İbn Fâris, "s-h-r" kökünün sözlükte bir varlığı zelil etmek, boyun eğdirmek, onu kendi iradesi dışında bir amaca zorlamak ve ona bedelsiz (veya karşı konulamaz) bir iş gördürmek (teshîr) anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, teshîr kavramının, bir nesneyi belirlenmiş, zorunlu ve istikrarlı bir amaca matuf olarak sevk etmek olduğunu açıklar. Evrendeki devasa cisimler kendi başlarına buyruk tanrılar değil, Yaratıcı'nın koyduğu yasalara harfiyen uyan, boyun eğmiş (musahhar) ve görevlendirilmiş devasa memurlardır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın putperestlikle mücadelesinde bu kelimenin yıkıcı (dekonstrüktif) gücünü analiz eder. Çevredeki Mezopotamya, Babil veya Nebati kültürlerinde gök cisimleri (Güneş, Ay, Yıldızlar) bizzat tapınılan kudretli tanrılardır (astral kültler). Kur'an, "sahhara" (boyun eğdirdi/hizmete soktu) fiilini kullanarak, bu devasa gök cisimlerini mitolojik ve ilahi statülerinden çekip alır; onları sadece Allah'ın emriyle hareket eden, aklı ve iradesi olmayan devasa fiziksel "kölelere" indirger.

        Eş-Şemse (الشَّمْسَ)

        El-Cevâlîkî, El-Mu'arreb adlı eserinde bu kelimenin yapısına değinerek, sadece Arapçaya özgü olmadığını, Sami dilleri ailesinin tamamında güneşi ifade etmek için kullanılan evrensel ve köklü bir isim olduğunu aktarır.

        Arthur Jeffery, kelimenin filolojik tarihine inerek, İbranice ve Aramicedeki "Shemesh / Shamash" kelimeleriyle aynı kökten geldiğini belirtir. Geç Antik Çağ'da "Shamash" sadece bir yıldızın adı değil, Ortadoğu'nun en büyük adalet ve güneş tanrısının adıydı. Kur'an, güneşin adını zikrederken onu bir tanrı olarak değil, Allah tarafından yaratılmış ve boyun eğdirilmiş (musahhar) pasif bir gök cismi olarak tanımlayarak çevredeki tüm pagan mitolojilerini teolojik olarak sıfırlar.

        Ve'l-Kamera (وَالْقَمَرَ)

        İbn Fâris, "k-m-r" kökünün, bir şeyin parlaması, beyazlığı ve ayın belirli evrelerindeki parlaklığı anlamına geldiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir edebiyatında güneş ve ayın peş peşe zikredilmesinin önemine değinir. Güneş (gündüz/ışık) ve Ay (gece/zaman ölçüsü), insanın yeryüzündeki varoluşunu, tarımını ve yaşam ritmini belirleyen en kritik ve en görünür iki kozmik saattir. Müşrikler bile bu iki muazzam gök cisminin putlar tarafından değil, mutlak bir irade (Allah) tarafından düzene sokulduğunu ve insanın hizmetine sunulduğunu aklen kabul etmek zorundadırlar.

        Leyekûlünne (لَيَقُولُنَّ)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün, zihindeki bir düşünceyi kelimelerle açıkça ifade etmek (söylemek) anlamına geldiğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tefsirinde (beyanî tefsir) bu fiilin gramatikal (sentaks) kurgusundaki devasa baskıya dikkat çeker. Fiilin başındaki tekit lam'ı (le) ve sonundaki şeddeli tekit nun'u (nne) ile "le-yekûlünne" (hiç şüphesiz, kesinlikle, yemin olsun ki söyleyeceklerdir) formunda kullanılması; müşriklerin bu gerçeği söylerken bir ikileme düşmeyeceklerini, fıtratlarına kazınmış bu ontolojik kabulün (Allah'ın yaratıcılığının) onların dudaklarından adeta istemsiz ve şiddetli bir refleks (itiraf) olarak döküleceğini gösterir.

        Allâhu (اللَّهُ)

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an çalışmasında bu ismin kökensel bağına iner. Aramice "Elaha" veya Süryanice "Alaha" kelimeleriyle aynı teolojik havzayı paylaşan bu isim, İslam'dan önce de Arap Yarımadası'nda biliniyordu.

        Patricia Crone, Mekke'nin dini ve sosyolojik yapısı bağlamında müşriklerin bu kesin itirafını (Allah'tır demelerini) inceler. Mekkeli putperestler ateist (Tanrı tanımaz) değillerdi. Onların inancı, Allah'ı panteonun (tanrılar meclisinin) en tepesindeki "Ulu Tanrı" (High God) olarak kabul eden bir "henoteizm" veya çok tanrıcılıktı. Ayet, İslam peygamberinin müşriklere tamamen yabancı, yeni bir Tanrı ismi uydurmadığını; aksine bizzat onların inanç piramidinin en tepesinde duran ve kendi ağızlarıyla varlığını tasdik ettikleri o "Mutlak Otoriteyi" (Allah'ı) hatırlattığını belgeler.

        Fe ennâ (فَأَنَّىٰ)

        İbn Fâris, bu edatın Arapçada "Öyleyse nasıl oluyor da? Ne akılla? Nereden?" gibi derin bir şaşkınlık, kınama ve çelişkiyi vurgulayan bir soru zarfı olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin diyalektiğinde bu edatın felsefi bir manivela (kaldıraç) işlevi gördüğüne dikkat çeker. Müşriklerin "Allah" itirafı alındıktan hemen sonra, bu edat (Fe ennâ / O halde nasıl oluyor da?) araya girerek, büyük bir mantıksal patlama yaratır. Teolojik öncül (Gökleri Allah yarattı) son derece doğruyken, ortaya çıkan pratik sonuç (Gidip taştan putlara tapmak) akıl almaz bir hezeyandır. Bu edat, insan aklının kendi içindeki o utanç verici mantık çöküşünü yüzüne vuran ilahi bir fırçadır.

        Yü'fekûn (يُؤْفَكُونَ)

        İbn Fâris, "e-f-k" kökünün sözlükte, bir şeyi olması gereken asıl yönünden başka bir tarafa çevirmek, tersyüz etmek, haktan batıla sapmak ve gerçeği tepe taklak etmek (iftira/yalan) anlamlarına geldiğini belirtir. "İfk", dürüstlüğün ve fıtratın akışını bozan her türlü zihinsel ve sözlü sapmadır.

        Râgıb el-İsfahânî, ifk kavramının insanın aklını, doğrusundan ve mantıki rotasından saptıran her türlü düşünsel yanılgı ve yalan olduğunu açıklar. Fiilin meçhul (edilgen) formda "yü'fekûn" (çevriliyorlar / savruluyorlar / saptırılıyorlar) şeklinde kullanılması çok dramatiktir. Müşrikler, gökleri yaratanın Allah olduğunu bilecek kadar fıtri bir bilince sahiptirler; ancak nasıl bir dış etken, nasıl bir kibir, gelenek veya hezeyan tarafından "savrulmuşlardır" ki, bu apaçık gerçeklikten kopup aciz nesnelere (putlara) tapınmaya sürüklenmektedirler?

        Dücane Cündioğlu, kelimenin varlıkbilimsel (ontolojik) ve epistemolojik trajedisini çözümler. "Yü'fekûn" kelimesi, aklın iflasıdır (epistemolojik kısa devredir). İnsan, büyük hakikati (Allah'ı) idrak edecek bir donanıma sahipken; kabile taassubu, ataların körü körüne taklidi ve dünyevi çıkarlar yüzünden o hakikatten "tersyüz edilerek" koparılır. Allah'ın her şeyi yarattığını itiraf edip de sonrasında yaratılmış bir puta sığınmak; aklın, mantığın ve fıtratın (tepe taklak edilerek) intihar etmesinden başka bir şey değildir. Ayetin sonu, bu akıl tutulmasına (ifk) duyulan ilahi bir hayret ve kınamadır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X