Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ankebût Sûresi, 60. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ankebût Sûresi, 60. Ayet

    وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَاۗ اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْۘ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekeeyyin min dâbbetin lâ tahmilu rizkaha(A)llâhu yerzukuhâ ve-iyyâkum(c) vehuve-ssemî’u-l’alîm(u)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Nice canlı var ki, rızkını (yanında) taşımıyor. Onlara da size de rızık veren Allah'tır. O, her şeyi işitir ve bilir.

      Nice canlı var ki, rızkını (yanında) taşımıyor. Onlara da size de rızık veren Allahtır. Bazıları âyeti "ey inanan kullarım! Benim arzım geniştir" mealindeki âyetle bağlantılı kılmıştır. Onlara memleketlerinden hicret etmek ve ikamet ettikleri yerden çıkıp göç etmek emredildi ki dinleri kendileri için selâmette olsun. Dolayısıyla bu durum onlara sıkıntı verdi, orada geçim şartları daraldığı için huzursuz oldular. Zira kendi memleketlerinde geçimlerini sağladıkları ve refah buldukları mallarını ve kazançlarını taşıma fırsatı ve imkânı bulamamışlardı. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, yöneldikleri ve yanlarında rızık olarak hiçbir şey taşımadıkları yerde rızık verdiği varlıkların bulunduğunu bildirmiştir. Bilakis Cenâb-ı Hak, bunlara bulundukları yerde rızık vermektedir. Buna göre nerede iseniz rızkınızı veren Allah’tır: İster kendinizle birlikte mallarınızı ve kazançlarınızı taşıyın ister taşımayın. Mallarınızı ve kazançlarınızı memleketinizde bıraktığınız için gönlünüz daralıp huzursuz olmazsınız.

      Bu beyanın önceki âyetle bağlantılı olmaması, aksine insanlara yönelik bir uyarı ve hatırlatma olmak üzere bir başlangıç cümlesi olması da mümkündür. Bu durum, insanların kalplerinin rızık elde etme vasıtalarına bağlı kalmaması içindir. Çünkü insanların kalplerinde başka varlıklardan daha fazla rızık ve geçim vasıtalarına bağlanmak söz konusudur. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak rızkın sebeplere bağlı olmadığını, aksine sebebe bağlı olarak veya sebepsiz bir şekilde rızkı verenin Allah olduğunu bildirmiştir. Zira bazan Cenâb-ı Hak geçim vasıtalarına sahip olmayan kimsenin rızkını bol verir. Bildirdiği üzere, vasıta ve kazanç vesileleri olmaksızın kullarla hayvanların ve bazı insanların rızıklarını Allah doğrudan yaratıp onları rızıklandırır. İşte bu vasıtasız rızkın örneklerini teşkil etmektedir. Bu durum şu İlâhî beyanda bildirilmektedir: “Ve ona beklemediği yerden rızık verir”. İnsanlar için rızkın çoğu vasıtasız ve kazanç sebebi olmaksızın gerçekleşir. En doğrusunu Allah bilir ya, bundan dolayı bu beyanın akabinde Cenâb-ı Hak şunu bildirmiştir: “Kullarından rızkı dilediğine bol bol, dilediğine de ölçülü veren Allah’tır”. Yani Allah, dilediğine kazanç vasıtası olmasa da rızkı bol bol verir; geçim vasıtası olsa da dilediği kullarına ölçülü verir. Bu durum Allah’ın Rezzâk olduğunu unutup da insanların kalplerinin kazanç vasıtalarına ve geçim yollarına bağlanmaması içindir. Mûtezile’nin görüşüne göre Allah dilediğine rızkı bol bol veremez. Çünkü onlar, rızık vesileleri ve kazanç yolları meselesinde Allah için bir varetme kudreti kabul etmezler. Mûtezile mensupları kazançların ve bunlara dair sebeplerin yaratılmasında Allah’ın bir dahli bulunmadığını söyler. Onlar, Allah’ın sadece yerden yiyecekleri bitirme ve yaratma gibi nesnelerin asıllarını yaratma kudreti bulunduğunu kabul ederler. Onların görüşüne göre bunun dışındaki fiiller ve kazançlar ise insana aittir. Buna göre bitki ve yerden çıkanlar herkes içindir. Bunlara insanların bir bölümü diğerinden daha lâyık değildir. Onların görüşüne göre sözü edilen rızkı bol verme ve kısmanın bir mânası kalmamaktadır.

      O, her şeyi işitir ve bilir. Sözü edilenlerin akabindeki bu beyan farklı anlamlara gelir. Bunlardan biri şudur: Onların bütün çağrılarına ve taleplerine Allah karşılık verir. Nerede olurlarsa ve ne durumda bulunurlarsa bulunsunlar O onların ihtiyaçlarını bilir. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: “İnfak edeceğimiz ve geçimimizi sağlayacak bir şey bulamıyoruz” sözlerini işitendir. Gizlediklerini ve benzeri hususları bilendir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Keeyyin (وَكَأَيِّن)

        İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde bu edatın "kâf" ve "eyyin" kelimelerinin birleşiminden (veya k-y-n kökünden) oluştuğunu ve sözlükte çokluk, "nice, ne kadar da çok" anlamına geldiğini belirtir. Ayetin başlangıcında kullanılması, yeryüzündeki sayısız ve hesaba gelmez biyolojik çeşitliliğe dikkat çekmek içindir.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde bu ifadenin, muhatabın dikkatini doğadaki sayısız örneğe çekerek tümevarımsal bir tefekkür oluşturmayı amaçladığını açıklar. "Nice" vurgusu, ilahi rızıklandırmanın istisnai bir durum olmadığını, evrenin devasa ve her an işleyen genel bir yasası olduğunu gösterir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki (Mekke) sosyo-psikolojik bağlamına eğilir. Mekkeli müminler hicret etmeleri istendiğinde "Yurdumuzu terk edersek açlıktan ölürüz, geçimimizi nasıl sağlarız?" şeklinde fıtri bir kaygıya kapılmışlardır. Kur'an, "Ve keeyyin" (Nice...) diyerek onların zihinlerini Mekke'nin dar sınırlarından çıkarıp, yeryüzündeki o devasa ekolojik sisteme ve sayısız canlının rızıklandırılma sahnesine yönlendirerek bu dar ekonomik kaygıyı parçalar.

        Dâbbetin (دَابَّةٍ)

        İbn Fâris, "d-b-b" kökünün sözlükte yavaş yavaş yürümek, debelenmek, emeklemek ve yeryüzünde hareket etmek anlamına geldiğini belirtir. "Dâbbe", yeryüzünde kımıldayan, yürüyen veya sürünen her türlü canlı organizmayı (hayvanı/böceği) kapsayan en geniş biyolojik terimdir.

        Râgıb el-İsfahânî, dâbbe kavramının, hayatta kalmak için sürekli bir devinime ve beslenmeye muhtaç olan yeryüzü sakinlerini tanımladığını açıklar. Bu kelimenin seçilmesi, insanın da biyolojik olarak bu "hareket eden ve rızka muhtaç olan" canlılar kategorisinin bir parçası olduğunu zımnen hatırlatır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında bu kelime üzerinden insan ile doğa (hayvanlar) arasındaki felsefi tezatı inceler. İnsan, rızkı için kaygılanan, istikbal korkusu çeken ve biriktiren (ekonomik) bir varlıktır. Oysa "dâbbe", ilahi ekosistemin içinde sadece hareket eder ve hiçbir felsefi/ekonomik kaygı gütmeden ilahi rızka doğrudan muhatap olur. Kur'an, doğadaki bu "tevekkül" halini insana ontolojik bir model olarak sunar.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın sembolik dilinde doğanın teolojik bir metin olarak okunmasına (tabiat ayetlerine) dikkat çeker. Dâbbe (kımıldayan canlı), sadece biyolojik bir nesne değil; Allah'ın evrendeki kusursuz bakımını, şefkatini ve rububiyetini her an sergileyen canlı ve pedagojik bir "işarettir" (ayettir).

        Lâ Tahmilu (لَّا تَحْمِلُ)

        İbn Fâris, "h-m-l" kökünün sözlükte bir yükü kaldırmak, sırtlanmak, taşımak ve depo etmek anlamına geldiğini aktarır. Olumsuzluk edatıyla gelen "lâ tahmilu" (taşımaz/yüklenmez) fiili, doğadaki canlıların büyük çoğunluğunun yiyeceklerini biriktirme, geleceğe yatırım yapma veya kışlık erzak saklama gibi bir yetenekten ve eylemden bütünüyle yoksun olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, haml (taşıma) eyleminin sadece fiziksel bir yüklenmeyi değil, aynı zamanda yarının kaygısını zihinsel olarak "yüklenmeyi" de içerdiğini açıklar. Hayvanlar rızıklarını taşımazlar; yani bütünüyle şimdiki zamanda (anda) yaşarlar ve yarının rızık yükünü psikolojik olarak omuzlarında hissetmezler.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin varlıkbilimsel ve psikolojik derinliğini çözümler. İnsanın trajedisi "hamal" olmasıdır; o, sadece bugünün değil, yarının, gelecek ayın ve yılların rızık kaygısını (korkusunu) zihninde ve ruhunda taşır. "Rızkını taşımayan canlılar" motifi, insana kendi ürettiği bu yapay ve ezen "gelecek kaygısı" yükünden (haml'den) silkelenmesi ve varlığın ritmine (ilahi güvenceye) teslim olması yönünde atılmış felsefi bir tokattır.

        Rizkahâ (رِزْقَهَا)

        İbn Fâris, "r-z-k" kökünün sözlükte birine verilen kesintisiz pay, nasip, bedeni ve ruhu ayakta tutan maddi/manevi gıda anlamına geldiğini belirtir. Rızık, canlının hayatta kalması için ihtiyaç duyduğu ve ona dışarıdan (Yaratıcı tarafından) tahsis edilen o yaşamsal yakıttır.

        Râgıb el-İsfahânî, rızık kavramının sadece yiyecek ve içecekten ibaret olmadığını, bir varlığın fıtri amacına ulaşması için ona sağlanan tüm elverişli şartları (sağlık, mekan, yetenek) kapsadığını açıklar. Her dâbbenin (canlının) biyolojik yapısına en uygun "rızık", ilahi bir matematik ve adaletle onun için özel olarak tasarlanmıştır.

        Patricia Crone, Mekke'nin sosyo-ekonomik yapısı bağlamında bu kelimenin polemik gücünü inceler. Kureyşli tüccarlar, rızkı kendi ticari zekalarının, kervanlarının ve kabile ittifaklarının bir üretimi (kârı) olarak görüyorlardı. Kur'an, rızkı (ekonomiyi) bütünüyle gökyüzüne (Allah'ın tekelinde) bağlayarak; insanın rızkın "yaratıcısı" değil, sadece "tüketicisi" (muhatabı) olduğunu vurgular ve Mekkeli oligarkların ekonomik kibrini teolojik olarak sıfırlar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, rızık kavramının ontolojik boyutuna dikkat çeker. Rızık, Yaratıcı'nın yarattığı varlığa karşı üstlendiği sarsılmaz bir taahhüttür. Varlık sahnesine çıkarılan hiçbir canlı (dâbbe), rızıksız bir boşluğa fırlatılmaz. Yaratılış (halk) eylemi, zorunlu olarak rızıklandırma (rezk) eylemini de beraberinde getirir; bu evrensel ve ahlaki bir ilahi yasadır.

        Allâhu (اللَّهُ)

        El-Cevâlîkî, El-Mu'arreb adlı eserinde Allah lafzının etimolojisine dair dilbilimciler arasındaki tartışmaları aktarır. Kelimenin Arapçadaki "el-ilah" (tapınılan tek varlık) tamlamasından türediğini belirten yerel görüşün yanı sıra; antik dönemlerden itibaren Süryani veya İbrani dillerindeki (Alaha/Elaha) kullanımlardan Arapçaya geçmiş olabileceği ihtimaline de yer verir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an çalışmasında, bu ismin Geç Antik Çağ Ortadoğu lügatindeki evrensel kullanımını inceler. Kur'an, müşriklerin inancındaki "uzak ve pasif gökyüzü tanrısı" imajını yıkarak; Allah ismini, yeryüzündeki en küçük böceğin bile her saniye midesini dolduran, son derece aktif, şefkatli ve varlığa doğrudan müdahil olan yegâne Mutlak Özbek (Rezzak) olarak merkeze oturtur.

        Yerzukuhâ (يَرْزُقُهَا)

        İbn Fâris, aynı "r-z-k" kökünden türeyen bu fiilin, rızkı kesintisiz olarak vermek ve nasibi ulaştırmak anlamına geldiğini belirtir. Fiilin şimdiki/geniş zaman kipiyle (muzari) "yerzuku" (rızıklandırır/rızıklandırmaktadır) şeklinde gelmesi, bu eylemin geçmişte kalmış bir olay olmadığını, her saniye trilyonlarca canlı için hiç durmadan işleyen o devasa kozmik beslenme ve yaşatma mekanizmasının dinamikliğini ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam literatüründe "Rezzak" sıfatının tecellisi olarak bu fiilin işlevini aktarır. Kendi rızkını taşıyamayan, aciz ve birikimsiz bir canlının her gün doyması, rızkı verenin gücünü ve merhametini ispatlayan en net ampirik (gözlemsel) delildir. İnsanın zekası veya gücü rızkın asıl sebebi olsaydı, akılsız ve aciz hayvanların açlıktan yok olması gerekirdi.

        Ve İyyâküm (وَإِيَّاكُمْ)

        İbn Fâris, ayrık nesne zamiri olan "iyyâ" ve muhatap çoğul eki olan "küm" birleşiminden oluşan bu yapının "ve sizi de" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu edatın ayetteki bağlaç (atıf) işlevine dikkat çeker. "Onu da rızıklandıran Allah'tır, sizi de..." şeklindeki kullanım, insanın yeryüzündeki kibrini kırarak, biyolojik muhtaçlık açısından insanı doğadaki en zayıf "dâbbe" (canlı) ile aynı ontolojik düzleme (eşitliğe) yerleştirir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir bağlamında bu ifadenin psikolojik gücünü çözer. Hicret yolunda aç kalmaktan korkan müminlere yönelik bu hitap, muazzam bir tesellidir. "O hiçbir aklı, deposu ve gücü olmayan böceği/kuşu doyuran Allah, aklı olan, iman eden ve O'nun uğrunda yurdunu terk eden sizi mi aç bırakacak?" şeklindeki kıyas-ı evleviye (öncelik mantığı), müminlerin kalbindeki tüm istikbal korkusunu kökünden söküp atar.

        Ve Huve (وَهُوَ)

        İbn Fâris, üçüncü tekil şahıs zamiri olan "huve" (O) kelimesinin, dikkati bütünüyle Yaratıcı'nın zatına ve sıfatlarına kilitlemek için kullanıldığını belirtir. Ayetin sonundaki bu başlangıç, rızıklandırma eyleminin ardındaki o mutlak yetkinliğin (kemalin) altını çizen bir teolojik mühürdür.

        Es-Semîu (السَّمِيعُ)

        İbn Fâris, "s-m-a" kökünün sözlükte sesi idrak etmek, işitmek ve algılamak anlamına geldiğini aktarır. "Es-Semî" (Mutlak İşiten) sıfatı, Allah'ın evrendeki her türlü titreşimi, sesi, yakarışı ve ihtiyacı hiçbir aracıya gerek duymadan eksiksiz olarak algıladığını ilan eder.

        Râgıb el-İsfahânî, semî' kavramının sadece fiziksel ses dalgalarını duymak olmadığını; aynı zamanda kalplerden geçen sessiz çığlıkları, canlıların lisan-ı hal ile (varoluşsal olarak) ettikleri duaları ve ihtiyaçları da eksiksiz işitmek (ve icabet etmek) olduğunu açıklar. Allah, rızık endişesi taşıyan müminlerin içsel kaygılarını da, yuvasındaki bir karıncanın açlık feryadını da aynı anda "işiten" yegâne otoritedir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ismin ayetteki teodise (ilahi adalet) boyutuyla ilişkisini kurar. Allah uzak, sağır veya mekanik bir güç değildir. O, yarattığı varlıkların acılarına, ihtiyaçlarına ve dualarına "işiterek" şefkatle reaksiyon veren, evrenle son derece kişisel ve diri bir bağ kuran (Semî') mutlak bir Zât'tır.

        El-Alîmü (الْعَلِيمُ)

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün, bir şeyin üzerinde iz ve nişan bulunması, gerçeğin örtülerinden sıyrılarak kesin bir şekilde idrak edilmesi anlamına geldiğini belirtir. "El-Alîm" (Mutlak Bilen), bilgisinde hiçbir sınır, unutkanlık veya eksiklik bulunmayan demektir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojisinde "Alîm" sıfatını, "Es-Semî" sıfatıyla birlikte analiz eder. İkisi yan yana (Semî'ul-Alîm) geldiğinde, evreni kuşatan mutlak bir bilişsel şemsiye oluşur. Allah, rızka muhtaç olan o "dâbbe"nin nerede olduğunu, midesinin neye ihtiyacı olduğunu "Bilir" (Alîm); onun veya hicret eden insanın kaygılarını "İşitir" (Semî'). Bu iki sıfat, hicretin getireceği açlık korkusunu (rızık kaygısını) bütünüyle iptal eden ve evrenin hiçbir zerresinin ilahi sistemin (ve şefkatin) dışında kalamayacağını kanıtlayan kusursuz bir teolojik kapanıştır. İnsan göremez ve bilemez; ama O, hem her ihtiyacı işitir hem de rızkın kaynağını ve yerini eksiksiz bilir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X