Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ankebût Sûresi, 53. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ankebût Sûresi, 53. Ayet

    وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِۜ وَلَوْلَٓا اَجَلٌ مُسَمًّى لَجَٓاءَهُمُ الْعَذَابُۜ وَلَيَأْتِيَنَّهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veyesta’cilûneke bil’ażâb(i)(c) velevlâ ecelun musemmen lecâehumu-l’ażâbu veleye/tiyennehum baġteten vehum lâ yeş’urûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      ''Onlar senden, azabı çabuklaştırmanı istiyorlar. Eğer önceden belirlenmiş bir vade olmasaydı elbette azap tepelerine inmişti. Ama onlar farkında olmadan o ansızın kendilerine gelecektir.”

      Onlar senden, azabı çabuklaştırmanı istiyorlar. Onların azabın çabuklaştırılmasını istemeleri ve mûcize talep etmeleri -ki bu durumların gelmeyeceğini ve üzerlerine inmeyeceğini biliyorlardı- peygamberlerle alay etme, hak ile bâtılı karıştırma ve kendilerine uyanlarla zayıf kimseleri aldatma mânası taşır. Çünkü onlar, Allah’ın inat ettikleri ve peygamberleriyle alay ettikleri için daha önceki ümmetleri helâk ettiği gibi bu ümmeti tamamen yok etmeye ve yaptıklarının karşılığını bu dünyada vermek üzere helâk etmeyeceğini biliyorlardı. Zira O, onlara belirli bir süre tanımıştır. Dolayısıyla bu mühlet verme ve erteleme durumunu bildiklerinden onlar peygamberden vâdettiği azabm indirilmesini ve üstün kılacak mûcizeleri istemişlerdir. Onlar bu durumların kendileri için gerçekleşmesi durumunda inanacakları vâdinde bulunmuşlar ve bu konuda yemin etmişlerdir. Şu İlâhî beyan bunu ifade etmektedir: “Müşrikler, eğer kendilerine bir uyarıcı gelirse, ümmetlerden herhangi birinden daha çok doğru yol üzere olacaklarına dair en güçlü şekilde Allaha yemin etmişlerdi. Fakat onlara bir uyarıcı gelince, bu ancak onların nefretlerini artırdı”. Onlar bunu kendilerine uyanları ve zayıf kimseleri aldatma ve hak ile bâtılı karıştırmak için yapmışlardır. Onlar, peygamberin davet ettiği dine iman etmeleri karşısında kendilerinin hak üzere olduklarını ve peygamberin mûcize ve kesin delil getirmesi durumunda ona inanacaklarını ve uyacaklarını söylüyorlardı. Halbuki onlar mûcize ve başlarına azabın gelmesini istemekle kendilerinin inatçı ve yalancı olduklarını, kendilerine uyanları ve toplumun zayıf kesimini kuşkuya düşüren, aldatan ve hak ile bâtılı karıştıran kimseler olduklarını biliyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.

      Eğer önceden belirlenmiş bir vade olmasaydı elbette azap tepelerine inmişti. Ama onlar farkında olmadan o ansızın kendilerine gelecektir. Bir inkârcı bize derse ki: Allah, onlara azabı tehir etmiş ve mühlet vermiştir. O, bunların azabın başlarına gelmesini çabuklaştırmasını istemelerini biliyor muydu yoksa bunu bilmiyor muydu? Eğer onların bu durumunu bilmiyordu derseniz Allah hakkında bilgisizliği kabul etmiş olursunuz. Eğer onların bu durumunu biliyordu derseniz, onların ne olacağını bildiği halde nasıl olur da onlara mühlet vermiş olsun?

      Buna şöyle cevap verilir: Onlar hakkında azabı tehir etmesi ve bir süre belirlenmesi Allah’ın onlara rahmeti ve lütfudur. Sanki O şöyle buyurmuş olmaktadır: Allah’ın onlar hakkında tekdir ettiği rahmeti olmasaydı, daha önceki ümmetler inat ve alay etmek üzere peygamberlerden azap ve mûcize talep ettiklerinde onların başına geldiği gibi bunların da başlarına azap inerdi. Bu husus, “seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” meâlindeki âyette belirtilmiştir. Nitekim ötekileri tümüyle yok ettiği gibi bunları yok ederek helâk etmemiştir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yesta'cilûneke (يَسْتَعْجِلُونَكَ)

        İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "a-c-l" kökünün sözlükte yavaşlığın (bütu') tam zıddı olarak hızlanmak, acele etmek, bir şeyi vakti gelmeden önce istemek ve telaşlanmak anlamına geldiğini belirtir. İftial babının bir uzantısı olan istif'al formunda (yesta'cilûn) kullanılması, bu eylemin içsel bir sabırsızlığın ötesine geçerek, karşı taraftan (peygamberden) cezayı "aktif, ısrarlı ve kışkırtıcı bir şekilde hemen getirmesini talep etme" eylemine dönüştüğünü gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde isti'câl kavramının, bir nesnenin veya olayın, ontolojik veya ilahi olarak belirlenmiş süresi dolmadan önce varlık sahnesine çıkmasını arzulamak olduğunu açıklar. Müşriklerin azabı "aceleyle istemeleri", gerçeği arama çabasından değil; azabın asla gelmeyeceğine dair duydukları kibrin ve peygamberi "yalancı ve aciz" durumuna düşürme stratejisinin dışavurumudur.

        Dücane Cündioğlu, bu kelimenin psikolojik ve felsefi köklerine eğilir. Acelecilik (isti'câl), insanın zamana ve varlığın ritmine (sünnetullah'a) tahammül edememesidir. Müşrik aklı, felsefi bir derinliğe (tefekküre) sahip olmadığı için, iddiaların doğruluğunu sadece "anlık ve ampirik (gözle görülür) bir yıkım" üzerinden test etmeye kalkışır. Bu, hakikati anlamak yerine bedevi bir kışkırtıcılıkla ontolojik bir intiharı (azabı) çağıran trajik bir akıl tutulmasıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki (Mekke) polemik ve sosyo-politik bağlamına dikkat çeker. Kureyş elitleri, "Eğer doğru söylüyorsan o tehdit ettiğin azabı hemen başımıza getir" (yesta'cilûneke) diyerek, aslında Kabe'nin avlusunda peygamberin teolojik otoritesine karşı alaycı bir güç gösterisi (şov) yapmaktadırlar. Bu eylem, argümanı çürütmek için değil, kitleler nezdinde peygamberin elinden fiziksel bir şey gelmediğini kanıtlamak için tasarlanmış kurumsal bir demagojidir.

        Bil-Azâbi (بِالْعَذَابِ)

        İbn Fâris, "a-z-b" kökünün aslının men etmek, alıkoymak ve engellemek olduğunu belirtir. Kişiyi hayattan, uykudan veya rahatından "alıkoyduğu" için şiddetli acıya ve cezaya "azap" denilmiştir. Müşriklerin aceleyle istedikleri şey, peygamberin onları uyardığı o varoluşsal yıkım ve ilahi müdahaledir.

        Râgıb el-İsfahânî, azap kavramının insanın bedenine veya ruhuna isabet eden, onun fıtri dengesini bozan şiddetli ıstırap olduğunu açıklar. Onların bu ıstırabı "aceleyle talep etmeleri", azabın mahiyetini bilmemelerinden ve ilahi tehdidi ciddiye almayarak onu masalsı bir korkutma (ütopya) olarak görmelerinden kaynaklanır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal sisteminde azap kavramını, Mekke müşriklerinin dünya görüşü üzerinden analiz eder. Cahiliye aklında ölüm sonrası bir yargılanma (eskatolojik azap) konsepti yoktur. Onlar azabı sadece bu dünyada başlarına gelebilecek fiziksel bir felaket (taş yağması, kuraklık) olarak algılarlar ve kendi maddi güçlerine (zenginliklerine ve ittifaklarına) o kadar güvenirler ki, bu tür bir fiziksel tehdidin (azabın) kendi korunaklı dünyalarını yıkabileceğine asla ihtimal vermezler.

        Arthur Jeffery, kelimenin köken tarihini Sami dillerinde inceler. Süryani ve Arami dillerindeki ilahi gazap ve cezalandırma metinlerinde kullanılan terminolojiyle akrabalığına işaret eder. Kur'an, Ortadoğu'nun monoteist hafızasındaki o "apokaliptik cezalandırma" (azap) konseptini, müşriklerin alaycı taleplerine karşı sarsılmaz bir gerçeklik olarak yeniden merkeze yerleştirir.

        Ve Levlâ (وَلَوْلَا)

        El-Cevâlîkî, El-Mu'arreb adlı eserinde bu edatın dilbilgisel yapısına değinir. "Levlâ", kendisinden sonra gelen ismin (varlığın) mevcudiyeti sebebiyle, eylemin (cevap cümlesinin) gerçekleşmesine engel olan (imtina) bir şart edatıdır. "Şayet ... olmasaydı" anlamı taşır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu gramatikal edatın ayetin teodise (ilahi adalet ve hikmet) kurgusundaki işlevine dikkat çeker. Müşrikler "Hadi azap nerede?" diye kışkırttıklarında, bu "levlâ" (eğer olmasaydı) edatı, ilahi planın (sünnetullahın) insanların provokasyonlarıyla veya alaycı talepleriyle yönlendirilemeyecek kadar yüce, bağımsız ve mutlak bir hikmete (matematiksel bir takvime) bağlı olduğunu ilan eden felsefi bir fren mekanizmasıdır.

        Ecelün (أَجَلٌ)

        İbn Fâris, "e-c-l" kökünün sözlükte bir şeyin süresi, vakti, son anı ve önceden belirlenmiş nihai zaman dilimi anlamına geldiğini belirtir. Azabın gelmesini engelleyen şeyin bir "ecel" (zaman sınırı) olması; evrendeki hiçbir olayın rastgele, tesadüfi veya birilerinin öfkesiyle/acelesiyle gerçekleşmediğini, her şeyin ilahi planda milimetrik bir zamanlamaya sahip olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, ecel kavramının, bir eylemin, canlının veya toplumun varlığını sürdürebilmesi için Allah tarafından tayin edilmiş "sabit süre" olduğunu açıklar. İlahi hikmet, kışkırtmalara anında fiziksel reaksiyon (azap) vererek karşılık vermez; çünkü her toplumun hakikati anlaması, düşünmesi veya sapkınlıkta kendi nihai sınırına ulaşması için onlara tanınmış ontolojik bir "mühlet" (ecel) vardır.

        Gabriel Said Reynolds, "ecel" kavramını Kur'an'ın tarih felsefesi ve peygamberlik anlatıları bağlamında okur. Müşriklerin aceleciliğine karşı Kur'an'ın "belirlenmiş bir ecel" argümanını sunması, eskatolojik bir ertelemedir (eschatological delay). Bu erteleme, Tanrı'nın acizliği değil, bilakis O'nun mutlak otoritesinin (kendi koyduğu yasalara sadakatinin) ve muhataplarına tövbe kapısını son ana kadar açık tutan merhametinin bir kanıtıdır.

        Müsemmen (مُسَمًّى)

        İbn Fâris, "s-m-v" kökünün sözlükte yücelmek, yüksekte olmak ve bir şeyi bir isimle belirgin hale getirmek, adlandırmak (tesmiye) anlamlarına geldiğini aktarır. "Müsemmâ" (ism-i mef'ul), adı konulmuş, sınırları kesin olarak çizilmiş ve meçhul bırakılmamış şey demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ecel-i müsemmâ" (belirlenmiş ecel) tamlamasının, Allah'ın mutlak ilminde saati, anı ve şekli kusursuz bir kesinlikle kaydedilmiş olan zaman dilimi olduğunu belirtir. Müşrikler için bu zaman meçhul ve belirsiz olabilir; ancak ilahi levhada (kaderde) bu an bütünüyle "isimlendirilmiş, tayin edilmiş ve sabittir" (müsemmâ).

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam literatüründe "ecel-i müsemmâ" kavramının işlevini açıklar. Bu kavram, Allah'ın evrendeki yönetiminin (rububiyetinin) anlık kararlara (veya insanların provokasyonlarına) göre değil, ezeli ilimdeki kusursuz bir senaryoya göre işlediğini gösterir. Müşriklerin kibri, azabın yokluğundan değil, sadece o "isimlendirilmiş" vaktin henüz gelmemiş olmasından kaynaklanan geçici bir yanılsamadır.

        Lecâehüm (لَجَاءَهُمُ)

        İbn Fâris, "c-y-e" kökünün, bir yere gelmek, varmak ve fiziki bir mekanda hazır bulunmak anlamına geldiğini belirtir. Başındaki tekit (pekiştirme) lam'ı ile kullanılan "le-câehüm" (elbette onlara gelirdi) fiili, şart cümlesinin cevabıdır. Şayet o belirlenmiş süre (ecel) olmasaydı, müşriklerin alaycı taleplerine karşılık o yıkıcı azabın hiç beklemeden, o saniye itibariyle onların varlık alanına (mekanlarına) nüfuz etmiş olacağını kesinleştirir.

        Râgıb el-İsfahânî, mecî' (gelme) eyleminin, ilahi azap bağlamında kullanıldığında, kaçışı olmayan, ontolojik olarak o toplumu kuşatan mutlak bir varış olduğunu ifade eder. Azabın "gelmesi", gökyüzünden inen bir doğa olayı olabileceği gibi, onların tüm statükolarını yıkan ilahi bir yıkım mekanizmasının aktifleşmesidir.

        Ve Leye'tiyennehüm (وَلَيَأْتِيَنَّهُمْ)

        İbn Fâris, "e-t-y" kökünün aslının, bir şeye yaklaşmak, varmak, üzerine gelmek ve kolaylıkla/kaçınılmaz olarak ulaşmak olduğunu belirtir. Bu fiilin başındaki tekit "lam"ı ve sonundaki şeddeli tekit "nun"u (le-ye'tiyenne-hüm / yemin olsun ki onlara muhakkak ve kesinlikle gelecektir) birlikte kullanıldığında, eylemin gerçekleşmesindeki kaçınılmazlık Arap dilinin sunduğu en şiddetli ve en sarsılmaz formda ifade edilmiş olur.

        Râgıb el-İsfahânî, "ityân" eyleminin "mecî'" (c-y-e) eylemine göre daha kuşatıcı ve nüfuz edici bir ulaşma olduğunu açıklar. Müşrikler azabın gelmeyeceğini zannederek (veya acele isteyerek) eğlenmektedirler; ancak ilahi ferman, o azabın uzakta kalmayıp, zamanı dolduğunda onların doğrudan üzerlerine, kaçınılmaz bir kader olarak "ineceğini" (ye'tiyenne) mutlak bir yeminle tesciller.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu retorik (belagat) kurgusundaki tehdit boyutuna dikkat çeker. Kur'an, müşriklerin "alaycı aceleciliğine" (yesta'cilûn), son derece soğukkanlı, matematiksel (ecel-i müsemmâ) ancak bir o kadar da kahredici ve kuşatıcı (leye'tiyennehüm) bir ilahi yeminle cevap verir. İnsan kibri (aceleciliği), bu ilahi ağırlığın (kesinliğin) altında varoluşsal olarak ezilir.

        Bağteten (بَغْتَةً)

        İbn Fâris, "b-ğ-t" kökünün sözlükte, bir şeyin aniden, hiçbir hazırlık evresi, işaret veya uyarı emaresi göstermeden sarsıcı bir şekilde ortaya çıkması, baskın yapması anlamına geldiğini belirtir. Azabın "bağteten" (ansızın/aniden) gelmesi, onun yavaş yavaş gelişen bir süreç değil, şok edici bir ontolojik kırılma anı olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, bağte kavramının, insanın zihinsel ve fiziksel olarak en hazırlıksız olduğu, gafletin en derin noktasında yakalandığı o mutlak sürpriz (baskın) anı olduğunu açıklar. Müşrikler azabı bekleyerek acele etmektedirler; ancak azap onların beklediği formda veya gözlerinin içine bakarak değil, tam aksine beklemeyi bıraktıkları, güvenliklerine (veya putlarına) en çok güvendikleri o kör noktadan (bağteten) onları vuracaktır.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın apokaliptik (kıyamet ve yıkım) edebiyatında "bağteten" motifinin evrensel işlevini inceler. Geç Antik Çağ eskatolojisinde dünyanın sonu veya ilahi yargı her zaman "hırsızın gece gelişi gibi" (ansızın) tasvir edilir. Kur'an bu kelimeyle, insanın dünyevi zaman algısını (kronosu) parçalar. Azap, takvim yapraklarıyla hesaplanabilen seküler bir olay değil; insanın zamanını donduran o ani ilahi müdahaledir (kairos).

        Lâ Yeş'urûn (لَا يَشْعُرُونَ)

        İbn Fâris, "ş-a-r" kökünün aslının kıl/saç (şa'r) anlamına geldiğini, buradan hareketle tıpkı ince bir kılın dokunuşunu hissetmek gibi, gizli, ince ve anlaşılması zor şeyleri idrak etmek, sezmek ve farkına varmak anlamını kazandığını belirtir. Ayette "onlar hiç farkında değillerken / hissetmezken" (lâ yeş'urûn) formunda kullanılması, müşriklerin sadece fiziksel bir körlük değil, derin bir varoluşsal hissizlik ve bilinç kaybı içinde olduklarını tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "şu'ur" kavramının aklın ve duyuların en ince titreşimleri kavrama yeteneği olduğunu açıklar. Müşrikler yeryüzünde akıllı (ve güçlü) olduklarını iddia ederler; ancak ayet, azap ansızın gelirken onların bu ilahi operasyonu sezecek en ufak bir "şuura" (idrake ve ruhsal sensöre) bile sahip olmadıklarını, bütünüyle gaflet içinde felç olduklarını ilan eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojisinde ve psikolojisinde bu fiilin olumsuz kullanımını (şuursuzluğu) analiz eder. Şirk, sadece yanlış bir inanç değil, insan zihnini uyuşturan ontolojik bir narkozdur (gaflet/cehalet). "Lâ yeş'urûn" (farkında olmamak), kâfirin kibrinden dolayı evrenin işaretlerine (ayetlere ve yaklaşan tehlikeye) karşı duyarsızlaşmasıdır. Onlar azabı "görmek" için acele etmektedirler; oysa hakikatte, yaklaşan felaketi "hissedecek" (şuur edecek) asgari bir idrakten bile yoksundurlar. Yıkım, tam da bu koyu şuursuzluğun üzerine inecektir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X