Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ankebût Sûresi, 47. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ankebût Sûresi, 47. Ayet

    وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَۜ فَالَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۚ وَمِنْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مَنْ يُؤْمِنُ بِه۪ۜ وَمَا يَجْحَدُ بِاٰيَاتِنَٓا اِلَّا الْكَافِرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekeżâlike enzelnâ ileyke-lkitâb(e)(c) felleżîne âteynâhumu-lkitâbe yu/minûne bih(i)(s) vemin hâulâ-i men yu/minu bih(i)(c) vemâ yechadu bi-âyâtinâ illâ-lkâfirûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İşte biz Kitabı sana böyle indiriyoruz. Kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman ederler, şunlardan da (müşrikler) ona inananlar var. Âyetlerimizi kâfirlerden başkası inkâr etmez!

      İşte biz Kitab’ı sana böyle indiriyoruz. Yani sana Kitap ta bildirdiğimiz gibi sen onlara söyle veya onlarla mücadele et. Kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman ederler. Bu beyan iki mânaya açıktır. Bunlardan biri şudur: Kendilerine kitap verdiklerimiz onu hakkını vererek okurlar ve ona iman ederler. Bir diğer âyette bildirildiği gibi: “Kendilerine kitap verdiğimiz ve onu hakkını vererek okumakta olanlar var ya, işte Kitaba iman edenler onlardır”. Dolayısıyla bu âyet öncekinin açıklaması olmaktadır. Fakat Kitab’ı, hakkını vererek okumayanlar ona iman etmezler. İkinci mâna şudur: Kendilerine Kitap verdiklerimiz ve ondan yararlananlar. Yani Kitab’ın yararları kendilerine verilenler ona iman ederler. Şunlardan da ona inananlar var. Şunlardan da sözünün şu mânaya gelmesi mümkündür: Mekke ehlinde de ona inananlar var. Nitekim onlardan birçoğu ona inanmıştır. Yine bu İlâhî beyanın O nun huzurunda bulunan bir topluluğa işaret olması da mümkündür. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak Şunlardan da ona inananlar var buyurmuştur. En doğrusunu Allah bilir.

      Âyetlerimizi kâfirlerden başkası inkâr etmez. Katâde şöyle demiştir: İnkâr ancak bilgiden sonra olabilir. Yahudi ve hıristiyanlar kendi oğullarını tanıdıkları gibi onu tanıdılar fakat inkâr ettiler. İster bilsin ister bilmesin bir şeyi inkâr eden onu bilerek inkâr eder.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Enzelnâ (أَنْزَلْنَا)

        İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "n-z-l" kökünün, yukarıdan aşağıya inmek, yüksek ve aşkın bir konumdan daha alçak bir varlık düzeyine geçmek anlamına geldiğini belirtir. Vahyin peygambere "indirilmesi" (inzâl), bilginin beşeri bir çabayla (aşağıdan yukarıya doğru) üretilmediğini; bütünüyle Mutlak İrade'nin (Allah'ın) kendi katından yeryüzüne doğru gerçekleştirdiği dikey, tek taraflı ve lütufkâr bir bilgi transferi olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde inzal kavramının, bir şeyi bütüncül olarak ve kendi kaynağından kopararak sunmak olduğunu açıklar. Ayette bu eylemin birinci çoğul şahısla (biz indirdik) kullanılması, Kur'an'ın ontolojik kaynağının doğrudan doğruya ilahi makam (rububiyet) olduğunu ve bu aktarımın hiçbir şeytani veya beşeri müdahaleye uğramadan peygamberin kalbine yerleştirildiğini mutlak bir dille ilan eder.

        Christoph Luxenberg, Geç Antik Çağ teolojisi bağlamında bu kavramı inceler. Süryani ve Arami Hristiyan/Yahudi geleneklerinde Tanrı'nın kendi kelamını veya ruhunu yeryüzüne göndermesi (emanation / nüzul) evrensel bir teolojik motiftir. Kur'an, "biz sana da indirdik" diyerek, Ehl-i Kitab'ın kendi kutsal metinleri için kullandığı o bilindik ve otoriter "ilahi iniş" (inzâl) konseptini, Kur'an'ın meşruiyetini ve diğer vahiylerle olan ontolojik eşitliğini kanıtlamak için kullanır.

        El-Kitâbe (الْكِتَابَ)

        İbn Fâris, "k-t-b" kökünün sözlükte dağınık olan parçaları bir araya getirmek, harfleri yan yana dizerek anlamlı bir bütün oluşturmak ve yazmak anlamlarına geldiğini aktarır. Ayette "el-Kitâb", Hz. Muhammed'e indirilen vahiylerin uçuşan, anlık ve silinmeye mahkum sözler (şifahi kelam) olmadığını; başı sonu belli, iç tutarlılığı olan ve "bir araya getirilip sağlamlaştırılmış" ebedi bir metin gövdesi olduğunu ifade eder.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an çalışmasında, kelimenin Arapçadaki gündelik kullanımından öte, "Kutsal Metin/Şeriat" anlamındaki teolojik karşılığının İbranicedeki "kethav" ve Süryanicedeki "kthava" kelimelerinden beslendiğini ifade eder. Geç Antik Çağ lügatinde bu terim, ilahi otoritenin bağlayıcı yasasını temsil eder. Peygambere indirilenin "Kitap" olarak isimlendirilmesi, onun mesajının önceki vahiy geleneklerinin (Tevrat ve İncil'in) kurumsal ve teolojik mirasını devraldığını gösterir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın sembolik ve yapısal dilinde "Kitap" kavramının işlevini analiz eder. O, "Kitap" kelimesinin salt yazılı bir kağıt tomarını değil, bir topluluğun (ümmetin) etrafında birleştiği, ahlaki ve hukuki sınırlarını belirlediği o kurucu (konstitütif) anayasayı temsil ettiğini belirtir. Kitabın indirilmesi, Mekke'deki pagan (ümmî) sözlü kültürünün aşılarak, evrensel ve metne dayalı yeni bir medeniyet tasavvurunun ilanıdır.

        Âteynâhümü (آتَيْنَاهُمُ)

        İbn Fâris, "e-t-y" kökünün temel anlamının kolaylıkla gelmek, ulaşmak ve birine bir şeyi zahmetsizce vermek, lütfetmek olduğunu aktarır. Ayette, kendilerine daha önce kitap "verdiklerimiz" (âteynâhüm) denilirken, Tevrat ve İncil'in onlara kendi zihinsel başarıları sonucu değil, tamamen ilahi bir ihsan ve lütuf (itâ) olarak bahşedildiği hatırlatılır.

        Râgıb el-İsfahânî, "itâ" (vermek) kavramının, alan kişinin eline, tasarrufuna ve idrakine bir şeyi doğrudan teslim etmek olduğunu açıklar. İlahi kitabın onlara "verilmiş" olması, aynı zamanda devasa bir ahlaki ve teolojik sorumluluğu da beraberinde getirir. Onlar bu vahyi teslim almışlardır ve şimdi Kur'an'ı duyduklarında, ellerindeki o "verilmiş" kitaptaki (Tevrat/İncil) ölçütlere göre bu yeni vahyi tanımakla mükelleftirler.

        Yü'minûne (يُؤْمِنُونَ)

        İbn Fâris, "e-m-n" kökünün sözlükte korku ve şüphenin zıddı olarak sükûnet bulmak, güvenmek, kalbin bir şeye mutmain olması ve onu tasdik etmesi anlamına geldiğini belirtir. Ehl-i Kitab'ın bir kısmının Kur'an'a "iman etmesi", sadece zihinsel bir eşleşme (kabul) değil; Kur'an'ın kendi kitaplarıyla aynı kaynaktan geldiğini fark ettiklerinde duydukları o varoluşsal "güven" ve sarsılmaz teslimiyet halidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında "iman" eylemini analiz eder. İman, insanın Yaratıcı ile (ve O'nun kelamıyla) kurduğu aktif ve ontolojik bir sözleşmedir. Ehl-i Kitab'ın alimleri (örneğin Abdullah b. Selam gibi figürler) Kur'an'ı duyduklarında, bu metnin kendi tahrif edilmemiş asıl vahiyleriyle aynı teolojik frekansı (tevhid, nübüvvet, ahiret) taşıdığını idrak etmiş ve bu fıtri tanışıklık, onları Kur'an'a ontolojik bir sadakatle (imanla) bağlamıştır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir tarihi bağlamında bu ayetin dinler arası ilişkilerdeki yerini inceler. Ayet, Ehl-i Kitab'ın tamamını homojen (tek tip) bir düşman/inkarcı blok olarak görmez. Kur'an, ellerindeki kitaba (ilahi hakikate) gerçekten sadık olanların, yeni inen vahye (Kur'an'a) karşı körleşmeyeceğini ve fıtri bir dürüstlükle ona iman edeceklerini belirterek, Ehl-i Kitap içindeki o erdemli azınlığı (insaf ehlini) teolojik olarak tasdik eder ve onurlandırır.

        Hâülâi (هَؤُلَاءِ)

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu ism-i işaretin (şunlar / bu topluluk) tarihsel ve sosyolojik bağlamına dikkat çeker. "Hâülâi" (şunlar) kelimesi, Kur'an'ın nüzul ortamında doğrudan Mekke'nin yerli, putperest Arap halkını (Kureyş'i ve çevresini) işaret etmektedir. Kur'an, Ehl-i Kitap'tan iman edenlerin varlığını bir argüman olarak sunduktan hemen sonra, putperest Arapların ("şunların") içinden de temiz fıtratlı olanların (sahabenin) bu kitaba iman ettiğini vurgulayarak; vahyin hem Ehl-i Kitap hem de ümmî Araplar üzerinde yarattığı o evrensel ve dönüştürücü çekim gücünü (tevhidi ittifakı) belgeler.

        Yechadü (يَجْحَدُ)

        İbn Fâris, "c-h-d" kökünün sözlükte, insanın kalbinde doğruluğunu kesin olarak bildiği ve vicdanen emin olduğu bir şeyi, sadece inat, kibir veya haset sebebiyle diliyle reddetmesi ve yalanlaması anlamına geldiğini belirtir. Bu kelime, bilgisizlikten (cehaletten) doğan sıradan bir inkarı değil, hakikati bile isteye örtbas etmeyi tanımlayan spesifik ve ağır bir eylemdir.

        Râgıb el-İsfahânî, "cuhûd" kavramının, kalbin tasdik ettiği şeyi dilin yalanlaması veya kalbin inkar ettiği şeyi dilin onaylaması (münafıklık) arasındaki o diyalektik sahtekarlık olduğunu açıklar. Ayetlerimizin karşısında "cuhûd" edenler (direnenler), ayetlerin anlamsız veya mantıksız olduğunu düşündükleri için değil; mevcut otoritelerini, kibirlerini ve dünyevi çıkarlarını kaybetmemek uğruna gerçeği (hakkı) taammüden (kasten) reddedenlerdir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin epistemolojik ve felsefi köklerine eğilir. İnsan fıtratı hakikate programlıdır. "Cuhûd" eylemi, insanın kendi fıtratına, aklına ve vicdanına karşı açtığı sistematik bir yalan söyleme savaşıdır. İnkarcı (câhid), aynada gördüğü kendi silüetini yalanlayan adam gibidir; dışarıya karşı bir ret (inkar) gibi görünse de, aslında kendi ontolojik bütünlüğünü (vicdanını) parçalayan devasa bir felsefi kibrin kurbanıdır.

        El-Kâfirûn (الْكَافِرُونَ)

        İbn Fâris, "k-f-r" kökünün sözlükte bir şeyi örtmek, gizlemek, üstünü kapatmak ve çiftçinin tohumu toprağa gömmesi anlamına geldiğini belirtir. Ayette inatla direnenlerin (yechadü) nihai olarak "kâfirler" (gerçeğin üzerini örtenler) olarak tanımlanması; onların ilahi ayetleri tıpkı bir tohumu toprağa gömer gibi karanlığa mahkum etmeye, zihinlerden silmeye ve hakikatin nurunu örtbas etmeye çalışan aktif eylemciler olduklarını gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki lügatinde "küfr" kavramını imanın tam zıddı ve nankörlüğün zirvesi olarak analiz eder. Kâfir, evrendeki ve kitaptaki ayetleri okuyamayan (göremeyen) kişi değil; o ayetlerin kendisine sunduğu hidayet nimetini, ontolojik anlamı ve Yaratıcı'nın ihsanını bilinçli ve nankör bir kibirle elinin tersiyle iten (örten) kişidir. Cuhûd (inatla reddetme) eylemi, küfrün (nankörce örtbas etmenin) eyleme dönüşmüş en karakteristik halidir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kapanışındaki varoluşsal dışlamaya (tahsise) dikkat çeker. "Ayetlerimizi kâfirlerden başkası inatla inkar etmez" formülü, ayetlere karşı rasyonel veya masum bir eleştirinin mümkün olmadığını ilan eder. Hakikate karşı direniş (cuhûd) sergilemek, doğrudan doğruya insanın ontolojik pusulasının bozulduğunu ve kişinin kendisini ilahi rahmetin dışına, o karanlık "kâfirler" statüsüne bizzat kendi iradesiyle yerleştirdiğini gösteren nihai bir teşhistir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X