Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ankebût Sûresi, 46. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ankebût Sûresi, 46. Ayet

    وَلَا تُجَادِلُٓوا اَهْلَ الْكِتَابِ اِلَّا بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُۗ اِلَّا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ وَقُولُٓوا اٰمَنَّا بِالَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَاُنْزِلَ اِلَيْكُمْ وَاِلٰهُنَا وَاِلٰهُكُمْ وَاحِدٌ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velâ tucâdilû ehle-lkitâbi illâ billetî hiye ahsenu illâ-lleżîne zalemû minhum(s) vekûlû âmennâ billeżî unzile ileynâ veunzile ileykum ve-ilâhunâ ve-ilâhukum vâhidun venahnu lehu muslimûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İçlerinden haksızlığa sapanlar dışında Ehl-i Kitapla mücadelenizi sadece en güzel yolla sürdürün ve deyin ki: 'Bize indirilene de size indirilene de inandık. Bizim tanrımız da sizin tanrınızda birdir. Biz O’na teslim olmuşuzdur'”

      Ehl-i Kitapla En Güzel Şekilde Mücadele Etme

      İçlerinden haksızlığa sapanlar dışında Ehl-i Kitap’la mücadelenizi sadece en güzel yolla sürdürün. Bu beyan üç şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri şudur: İçlerinden haksızlığa sapanlar dışında Ehl-i Kitap’la mücadelenizi sadece en güzel yolla sürdürün. Dolayısıyla Ehl-i Kitap’la da başkalarıyla da en güzel olanın dışında bir yöntemle mücadele etmeyin. Zulmedenler, delil kabul etmeyen ve delil kendilerini zorladığında da iman etmeyenlerdir. Bunlar inat eden ve büyüklenen kimselerdir. İlk sözü edilenler ise delil kabul eden ve bu delil aracılığıyla iman eden kimselerdir.

      İkinci yorum şudur: Ehl-i Kitap’la mücadelenizi sadece en güzel yolla sürdürün. İçlerinden haksızlığa sapanlar dışmda mealindeki âyetin ilk âyetten bir istisna olması mânasında değildir. Aksine bu bir başlangıç cümlesidir. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur: İçlerinden haksızlığa sapanlar dışında onlara deyin ki: Bize indirilene de size indirilene de inandık. Bizim tanrımız da sizin tanrınız da birdir. Biz O’na teslim olmuşuzdur. Yani onlara bunu deyin ve onlarla mücadele etmeyin. Zira siz onlarla mücadele etseniz de onlar iman etmezler. Bu, tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibidir: “ki, -haksızlığa saplanmış olanları dışında- insanların aleyhinize kullanacakları bir delil bulunmasın. Onlardan korkmayın, benden korkun”; “Haksızlığa saplanmış olanlar dışında onlardan korkmayın" meâlindeki âyet önceki ifadeden istisna mânasında değildir. Aksine yeni bir nehiydir. Yani onlardan korkmayın, benden korkun. Buna göre önceki ilâhı beyan da bunun benzeridir.

      Üçüncü yorum şudur: Deyin ki: Bize indirilene de size indirilene de inandık. Bizim tanrımız da sizin tanrınız da birdir. Biz O na teslim olmuşuzdur mealindeki âyet emredilmiş oldukları güzel mücadelenin yolunu içermektedir. Çünkü bu, aklın ve insan tabiatının kabul edeceği hususlardandır. Yine İlâhî kitaplar ve peygamberler bu ilkeleri getirmişlerdir. Bunları reddetmenin imkânı yoktur. Bazıları şöyle demiştir: Ehl-i Kitap’la mücadelenizi sadece en güzel yolla sürdürün. Yani onlardan doğrulayanlar, Hz. Muhammed’in niteliklerini ve kitaplarındaki hakikatleri gizlemeyenlerle mücadele edin. Fakat söz konusu durumları gizlediklerini ve doğrulamadıklarını bildiğiniz kimselerle mücadele etmeyin. Bu, tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibidir: "Eğer bilmiyorsanız bilgi sahibi olanlara sorun". İlki ise şu İlâhî beyan gibidir: “Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin". Güzel mücadele kitabın getirdiği ve akim gerektirdiği hususlarla yapılan mücadeledir.

      Yine bu İlâhî beyan da kâfirlerle din konusunda mücadele etme ve tartışma yapmanın caiz olduğuna dair delil vardır. Aynı şekilde “onlarla en güzel yöntemle tartış” meâlindeki âyette de buna dair delil vardır, kâfirlerle tartışmanın caiz olmadığını söyleyenlerin iddiası geçersizdir. Bu, söz konusu kimseler İslâm’ın kesin delillerini ve kanıtlarını bilmediklerinden dolayı kâfirlerle mücadele etmeyi ve tartışmayı yasaklamış olmalarına dayanmaktadır. Bazıları şöyle demiştir: Aranızda antlaşma yapmadıklarınızla kılıçla mücadele edin; aranızda antlaşma yaptıklarınızla deliller getirerek mücadele edin. Bazıları şöyle de demiştir: Bu İlâhî beyan şu âyetle neshedilmiştir: "Ehl-i Kitaptan Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve resûlünün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın”. Şöyle diyenler de vardır: Size cizye verenlerle sert konuşmayın; onlara güzel söz söyleyin. Fakat cizye vermeyenlere sert davranın ve onlarla kılıçla mücadele edin. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tücâdilû (تُجَادِلُوا)

        İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "c-d-l" kökünün temel anlamının ipi sıkıca bükmek, sağlamlaştırmak, sertlik ve güreşmek olduğunu belirtir. "Cidal" (mücadele/tartışma), entelektüel ve sözel bir güreştir; tarafların kendi argümanlarını sağlamlaştırarak (bükerek) karşı tarafı fikren yere serme, alt etme ve köşeye sıkıştırma çabasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde cidal kavramının, hakkı ortaya çıkarmaktan ziyade rakibi yenmek ve ona üstünlük sağlamak amacıyla yapılan çekişmeli tartışma olduğunu açıklar. Ayette bu eylemin yasaklanması (lâ tücâdilû), Ehl-i Kitap ile kurulacak diyaloğun bir horoz dövüşüne, inatlaşmaya veya zıtlaşmaya dönüştürülmesinin fıtri ve teolojik olarak engellenmesidir.

        Gabriel Said Reynolds, "cidal" (polemik) kavramını Geç Antik Çağ'ın teolojik tartışma kültürü bağlamında inceler. O dönemde Yahudi, Hristiyan ve diğer gruplar arasında son derece sert, dışlayıcı ve yıkıcı bir teolojik münazara (polemik) geleneği hakimdi. Kur'an, "en güzel olan yöntem" (ahsen) şartını koşarak, bu yaygın ve yıpratıcı Geç Antik Çağ polemik kültürünü, yapıcı bir diyalog ve tebliğ formatına dönüştürür.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki sosyo-politik bağlamına dikkat çeker. Müslümanların Medine'de (veya Mekke'nin son dönemlerinde) Ehl-i Kitap ile karşılaştıklarında, onların sahip olduğu köklü yazılı kültüre ve teolojik birikime karşı kompleksli veya agresif bir "savunma/saldırı" (cidal) psikolojisine girmemeleri gerektiği; aksine özgüvenli, rasyonel ve ahlaki bir zemin inşa etmeleri gerektiği bu kelime üzerinden formüle edilir.

        Ehle'l-Kitâbi (أَهْلَ الْكِتَابِ)

        İbn Fâris, "e-h-l" kökünün yakınlık ve ünsiyeti; "k-t-b" kökünün ise bir araya getirmek, harfleri dizmek ve yazmak anlamını taşıdığını belirtir. "Kitap Ehli", kendilerine verilmiş ilahi vahyi (Tevrat ve İncil'i) koruyan, yazılı bir metne ve şeriata aidiyet (ünsiyet) duyan inanç topluluklarıdır.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an çalışmasında "kitab" kelimesinin Süryanicedeki "kthava" (kutsal yazı) terimiyle bağını kurar. Ehl-i Kitap tamlaması, Geç Antik Çağ Ortadoğu'sunda ilahi bir metne sahip Yahudi ve Hristiyan toplulukları, ellerinde hiçbir yazılı ilahi belge bulunmayan "ümmî" (pagan/Müşrik) Araplardan kesin bir ontolojik ve sosyolojik çizgiyle ayıran Kur'ani bir isimlendirmedir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın retorik dilinde bu isimlendirmenin kapsayıcı işlevini analiz eder. Kur'an, onları "kâfirler" veya "müşrikler" genel kategorisine sokmak yerine "Kitap Ehli" statüsüne yükselterek; onlarla ortak bir teolojik dili, peygamberler tarihini ve monoteist hafızayı paylaştığını ilan eder. Bu kullanım, diyaloğun (mücadelenin) meşru ve eşit bir epistemolojik zeminde yapılabilmesinin ön şartıdır.

        Patricia Crone, bu kavramın tarihsel ve siyasi boyutuna eğilir. Kur'an, Ehl-i Kitap tanımlamasıyla sadece teolojik bir saptama yapmaz; aynı zamanda yeni kurulan İslam toplumunun (ümmetin) yeryüzündeki diğer monoteist (tek tanrılı) gruplarla olan hukuki, siyasi ve sosyal sınırlarını çizer ve onlara paganlardan tamamen farklı, imtiyazlı bir statü tanır.

        Ahsenü (أَحْسَنُ)

        İbn Fâris, "h-s-n" kökünün sözlükte güzellik, iyilik ve çirkinliğin (şeyn) tam zıddı anlamına geldiğini belirtir. Kelimenin "ism-i tafdîl" (en üstünlük derecesi) kalıbıyla "ahsen" (en güzel / en iyi) şeklinde kullanılması, Ehl-i Kitap ile yapılacak diyaloğun sıradan bir nezaketi değil; aklın, mantığın, ahlakın ve zarafetin ulaşabileceği en zirve noktayı temsil etmesi gerektiğini vurgular.

        Râgıb el-İsfahânî, hüsn kavramının üç boyutu olduğunu açıklar: Akılla kavranan güzellik, içgüdü/duyularla algılanan güzellik ve ahlaki erdem. Tartışmanın "ahsen" olması; kullanılan argümanların felsefi olarak tutarlı (akli hüsn), üslubun yumuşak ve ikna edici (duyusal hüsn) ve niyetin saf, yıkıcılıktan uzak (ahlaki hüsn) olmasını zorunlu kılar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik (ahlak) sisteminde "ahsen" kavramını inceler. Kaba kuvvet, hakaret ve bedevi sertliği cahiliye ahlakının temelidir. Kur'an ise "ahsen" (en güzel) olanı emrederek, İslam'ın tebliğ metodunu ontolojik bir zarafet ve ilahi merhamet eksenine oturtur. Muhatap Ehl-i Kitap bile olsa, Müslümanın dili ve aklı, ilahi güzelliğin (hüsnün) yeryüzündeki temsilcisi olmak zorundadır.

        Zalemû (ظَلَمُوا)

        İbn Fâris, "z-l-m" kökünün temel anlamının bir şeyi var olması gereken yerin dışına koymak, hakkını eksiltmek, haddi aşmak ve karanlık (zulmet) olduğunu belirtir. Ayette "ancak onlardan zulmedenler hariç" şeklindeki istisna, diyalog sınırlarını (ahsen yöntemini) ihlal ederek adaletten ve ahlaktan sapanları ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, zulüm kavramının adaletin zıddı ve haddi aşmak (tecavüz) olduğunu açıklar. Ehl-i Kitap'tan "zulmedenler", fikri tartışmayı bırakıp fiziksel saldırıya geçenler, ihanet edenler, alay edenler veya inatla hakikati çarpıtarak entelektüel zorbalık yapanlardır. Bu eylemleriyle onlar, rasyonel ve ahlaki diyalog zeminini (ahsen dairesini) kendi elleriyle yıkmış olurlar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir literatüründe bu istisnanın hukuki ve siyasi karşılığına dikkat çeker. "Zulmedenler" kategorisine girenler; barış anlaşmalarını bozanlar, Müslümanlara karşı savaş (kıtal) açanlar veya kaba kuvvet kullananlardır. Kur'an, fikri ayrılıklara tahammül (ahsen) ederken, varoluşsal bir tehdide ve aktif düşmanlığa (zulme) karşı pasifist (savunmasız) kalınmayacağını bu istisnayla belirler.

        Kûlû (قُولُوا)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte ağzı açmak, sesi dışarı vurmak ve zihindeki bir düşünceyi kelimelerle açıkça ifade etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki "deyin / söyleyin" emri, Müslümanların Ehl-i Kitap karşısında sadece pasif birer dinleyici olmalarını değil; kendi teolojik duruşlarını, evrensel ve kapsayıcı bir manifestoyla, yüksek sesle ve net bir biçimde (kavl ile) deşifre etmelerini emreder.

        Dücane Cündioğlu, "deme/söyleme" eyleminin felsefi işlevini çözümler. Bu emir, parçalanmış teolojik kimlikler arasında ortak bir ontolojik zemin inşa etme çabasıdır. Söylenmesi istenen söz, dışlayıcı bir polemik değil; tüm peygamberleri ve vahiyleri tek bir Mutlak Kaynak'ta birleştiren, felsefi ve tarihsel bir "tevhid ilanıdır."

        Âmennâ (آمَنَّا)

        İbn Fâris, "e-m-n" kökünün, korku ve şüphenin zıddı olarak sükûnet bulmak, güvenmek, kalbin bir şeye mutmain olması ve tasdik etmek anlamına geldiğini aktarır. "İman ettik" beyanı, Ehl-i Kitap'a karşı sunulan en büyük teolojik zeytin dalıdır; zira bu, her iki tarafın da aynı ilahi güven (emniyet) alanına ve aynı mutlak otoriteye tasdik (iman) bağıyla bağlı olduklarının ilanıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde iman kavramını, insanın Yaratıcı ile kurduğu dinamik ve aktif bir "güven ve sadakat" ilişkisi olarak inceler. Ehl-i Kitap'a "iman ettik" demek, sadece zihinsel bir kabulü bildirmek değil; tarihsel husumetleri aşarak, "Sizin peygamberlerinize ve vahyinize de ontolojik bir sadakat ve saygı duyuyoruz" şeklindeki o evrensel ahlaki duruşu sergilemektir.

        Ünzile (أُنْزِلَ)

        İbn Fâris, "n-z-l" kökünün, yukarıdan aşağıya inmek ve yüksek bir yerden daha alçak bir konuma geçmek anlamına geldiğini belirtir. Vahyin "indirilmesi" (inzâl), ilginin yatay (beşeri/tarihsel) olandan dikey (ilahi/aşkın) olana kaydırılmasıdır.

        Christoph Luxenberg, "inzâl" kavramının Geç Antik Çağ Süryani teolojisindeki (Tanrı'nın kelamının yeryüzüne inmesi / emanation) yansımalarına dikkat çeker. Kur'an, hem Tevrat'ın/İncil'in hem de Kur'an'ın bizzat aynı "dikey kaynaktan" yeryüzüne indirildiğini vurgulayarak, Ehl-i Kitap'ın sahip olduğu kutsal metinlerin ontolojik kökenini tasdik eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu edilgen (meçhul) fiilin yaratttığı teolojik eşitlemeye (egaliteryanizme) dikkat çeker. "Bize indirilene de, size indirilene de..." formülü, vahiyler arasında tarihsel bir kronoloji farkı olsa da, kaynağın tekliğini ve kutsallığın eşitliğini savunur. Vahiy (ünzile), zaman ve mekandan bağımsız olarak, insanlığı aydınlatan o tek ve kesintisiz ilahi ışıktır.

        İlâhünâ (إِلَٰهُنَا)

        İbn Fâris, "e-l-h" kökünün sözlükte birine yönelmek, ona sığınmak, onun büyüklüğü karşısında hayrete düşmek ve ona ibadet etmek anlamlarına geldiğini aktarır. "İlahımız" tamlaması, insanın ontolojik olarak sığındığı, yönünü döndüğü ve varoluşsal merkezine koyduğu o yegâne Mutlak Varlık'ı tanımlar.

        Arthur Jeffery, kelimenin köken tarihini Sami dillerinde inceler. İbranicedeki "Eloah" ve Arami/Süryani dillerindeki "Elaha" kelimeleriyle aynı teolojik havzadan beslendiğini belirtir. Kur'an'ın "Bizim İlahımız ve sizin İlahınız" şeklindeki ifadesi, Ortadoğu'nun monoteist (tek tanrılı) halkları arasında kullanılan bu ortak dilsel ve kavramsal hafızaya doğrudan yapılan güçlü bir atıftır.

        Gabriel Said Reynolds, bu kavramın ayetteki birleştirici (ekümenik) rolünü analiz eder. Dönemin teolojik atmosferinde her dini grup, Tanrı'yı kendi kabilelerinin veya cemaatlerinin özel mülkü (milli tanrısı) gibi görme eğilimindedir. Kur'an, "Bizim ilahımız ile sizin ilahınız" diyerek, Tanrı üzerindeki tüm sekter (mezhepçi) ve tekelci iddiaları yıkar; tapınılan nesnenin (objenin) ortak ve evrensel olduğunu kesin bir dille ilan eder.

        Vâhidün (وَاحِدٌ)

        İbn Fâris, "v-h-d" kökünün sözlükte teklik, birlik, eşsiz olmak ve bölünemezlik anlamına geldiğini belirtir. "Vâhid", kendisinden başka bir ikincisi olmayan, parçalara ayrılmayan ve benzeri bulunmayan mutlak tekliği ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, vahdaniyet kavramının, zihnen veya fiziken hiçbir şekilde bölünmeyi (cüzlere ayrılmayı) kabul etmeyen mutlak bütünlük olduğunu açıklar. İlahın "bir" (vâhid) olması, dinlerin farklılaşmasına rağmen Hakikatin parçalanamayacağını, çokluğun (kesretin) aslında tek bir kaynaktan (vahdetten) fışkırdığını gösteren en temel ontolojik saptamadır.

        Dücane Cündioğlu, Vâhid isminin felsefi zirvesine işaret eder. Tevhid felsefesinin özü budur: Yeryüzündeki yollar (şeriatlar, kitaplar, peygamberler) çeşitli ve çok olabilir, ancak o yolların vardığı nihai menzil (İlah) bütünüyle "Bir"dir. Ayet, Ehl-i Kitap ile yaşanan tüm tarihsel ve teolojik gerilimleri (cidali), bu sarsılmaz "Vahdet" (Birlik) potasında eriterek sıfırlar.

        Müslimûn (مُسْلِمُونَ)

        İbn Fâris, "s-l-m" kökünün sözlükte her türlü kusurdan, tehlikeden ve savaştan uzak olmak, barış, esenlik, boyun eğmek ve teslim olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Kelimenin if'âl babından ism-i fâil (özne) formu olan "Müslimûn", kendi cüzi iradesini, Mutlak İrade'ye (Vâhid olan Allah'a) kayıtsız şartsız teslim edenler, barışa ve esenliğe girenler anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, İslam ve Müslim kavramlarının, insanın iç dünyasında ve dış eylemlerinde Allah'ın hükmüne boyun eğerek ontolojik bir itaat (inkiyad) sergilemesi olduğunu açıklar. Ayette "Biz ancak O'na teslim olanlarız" (lehû müslimûn) denilmesi, dindarlığın soyut bir iddiadan çıkarılıp, ilahi otorite karşısında mutlak bir eylemselliğe (teslimiyete) dönüştüğünü gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında "Müslim" kelimesinin bu bağlamdaki derinliğini analiz eder. Ayetteki "Müslimûn" kelimesi, İslam peygamberine inananları anlatan dar sosyolojik bir grup etiketi (mezhep ismi) değildir. Aksine, İbrahim'den Musa'ya, İsa'dan Muhammed'e kadar tüm hakiki inananların ortak ontolojik duruşunu, Yaratıcı karşısındaki o mutlak ve evrensel "teslimiyet/adanmışlık" ruhunu tanımlayan evrensel (üniversal) bir varoluş kategorisidir. Ehl-i Kitap'a verilen en son mesaj; bağlayıcı olanın etnik veya dini etiketler değil, Vâhid olan ilaha duyulan bu saf teslimiyet (İslam) olduğudur.

        Yorum

        İşleniyor...
        X