وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِۚ وَمَا يَعْقِلُـهَٓا اِلَّا الْعَالِمُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ankebût Sûresi, 43. Ayet
Daralt
X
-
“İşte biz, insanlara bu misalleri anlatıyoruz ama bunların hikmetini gerçek bilgi sahibi olanlardan başkası kavrayamamaktadır.”
İşte biz, insanlara bu misalleri anlatıyoruz ama bunların hikmetini gerçek bilgi sahibi olanlardan başkası kavrayamamaktadır. Eğer denilirse ki: Bunların hikmetini bilgi sahibi olanlardan başkasının akledemeyeceği bildirilmiştir. Halbuki akıl bilmekten önce gelir. Zira bilinen bir şey akıl aracılığıyla bilinmektedir. Dolayısıyla nasıl olur da Cenâb-ı Hak “bunların hikmetini bilgi sahibi olanlardan başkasının akledemeyeceğini” belirtmiş, fakat “bunların hikmetini akledenlerden başkası bilememektedir” diye buyurmamıştır?
En doğrusunu Allah bilir ya, bu durum birkaç şekilde açıklanabilir. Bunlardan biri şudur: Misaller zihinlere uzak gelen düşünceleri yaklaştırmak, anlaşılması zor gelen fikirlerin açıklanması ve gizli kalan hususların âşikâr hale getirilmesi için anlatılır. Dolayısıyla misallerin niçin ve ne hakkında anlatıldığını bilgi sahibi olanlardan başkası kavrayamaz.
İkincisi, akıllar varlıkların var oluş sebeplerini ve delillerini bilir. Fakat eşyanın hakikatini ve varlığın iç yüzünü ise bilemez, örneğin şehirlere giden yolları ve geçitleri akıllar kavrayabilir, fakat bunların kaynağını kavrayamaz. Yine yükselme ve yukarı çıkmanın kendileriyle gerçekleştirilen basamaklar da böyledir. Fakat yükselmenin kendisi ise böyle değildir. Bilgiye gelince onunla eşyanın hakikatine, özüne ve suretlerine ulaşılır. Bundan dolayı yukarıda belirtilen açıklama yapıldı.
Üçüncüsü, bunları kavrayamaz beyanının şu mânaya gelmesidir: Yani sözü edilen uyarıdan yararlanamaz. Bilgi sahibi olanlardan başkası. Bu husus şu İlâhî beyanda belirtildiği gibidir: “Artık onlar sağırlardır, dilsizlerdir ve körlerdir”. Cenâb-ı Hak, onlarda söz konusu duyular bizzat var olmakla birlikte onların bu duyularının olmadığını beyan etmiştir. Çünkü onlar bu duyuları yaratılış amacına uygun olarak kullanmamaktaydılar ve bunlardan yararlanmamaktaydılar. Dolayısıyla O, onların bu duyularının olmadığını bildirmiştir. Buna göre bunların hikmetini gerçek bilgi sahibi olanlardan başkası kavrayamamaktadır meâlindeki âyetin şu mânaya gelmesi mümkündür: Yani bilgi sahibi olanlardan başkası akledilebilir olandan yararlanmamaktadır. Dolayısıyla yararlanmayan aynı zamanda bilmemiş olmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
El-Emsâlü (الْأَمْثَالُ)
İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "m-s-l" kökünün temel anlamının benzerlik, denklik ve bir şeyi başka bir şeye benzeterek açıklamak olduğunu belirtir. "Mesel" (çoğulu emsâl), soyut ve idraki zor olan hakikatleri, somut ve bilinen nesneler üzerinden zihne yaklaştıran temsili anlatımlardır. Kur'an'ın bu anlatımları "emsâl" olarak nitelemesi, hakikatin sadece teorik bir bilgi değil, hayatın içinden devşirilen canlı birer işaret olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde mesel kavramının, gizli bir manayı herkesin duyularıyla algılayabileceği bir duruma benzeterek aydınlatan "keşif aracı" olduğunu açıklar. Kur'an'daki örümcek ağı, taş, ekin veya nur gibi misaller, ilahi kelamın insan aklıyla kurduğu pedagojik ve retorik köprülerdir.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın edebi yapısında "emsâl" formunun Geç Antik Çağ'daki parabol (mesel) geleneğiyle paralelliğine değinir. Ancak Kur'an, bu misalleri sadece ahlaki birer hikâye olarak değil, muhatabın zihinsel putlarını yıkan ve onu varoluşsal bir tercihe zorlayan sarsıcı teolojik kanıtlar (ayetler) olarak sunar.
Nedribuhâ (نَضْرِبُهَا)
İbn Fâris, "d-r-b" kökünün sözlükte bir şeyi başka bir şeye vurmak, çarpmak ve bir yeri yol edinerek yürümek anlamına geldiğini belirtir. Mesel "darp etmek" (nedribuhâ), bir hakikati muhatabın zihnine bir mühür gibi basmak, o hakikati sarsıcı bir şekilde (vura vura) yerleştirmek ve zihinde yeni bir düşünce yolu açmak demektir.
Râgıb el-İsfahânî, "darb-ı mesel" tabirinin, bir misali akıllara iyice yerleşecek şekilde, açık ve etkileyici bir üslupla ortaya koymak olduğunu açıklar. Bu eylemin failinin "biz" (Allah) olarak zikredilmesi, bu misallerin basit edebi sanatlar değil, mutlak otorite tarafından tasarlanmış ilahi birer hidayet ve irşat metodu olduğunu vurgular.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi derinliğine işaret eder. Darb, bir "vuruş"tur. İlahi kelam, insanın alışkanlıklarla perdelenmiş zihnine bu misallerle "vurarak" onu sarsar ve uykusundan uyandırır. Misal, hakikatin keskin bir çarpmasıdır; bu çarpma gerçekleşmeden insanın donuklaşmış algılarını (şirki) kırmak mümkün değildir.
Lin-Nâsi (لِلنَّاسِ)
İbn Fâris, "n-v-s" kökünün hareket etmek, sallanmak anlamına geldiğini belirtir. "Nâs" (insanlar), yeryüzünde hareket eden, sosyal bağlar kuran ve değişken doğaya sahip beşer topluluğudur. Misallerin "insanlar için" darp edilmesi, ilahi mesajın sadece seçkin bir zümreye değil, tüm insanlık ailesinin ortak aklına ve vicdanına hitap eden evrensel bir çağrı olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın antropolojisinde "nâs" kelimesinin, insanın hem akıl yürütme hem de yanılma potansiyelini aynı anda barındıran genel kimliğini temsil ettiğini belirtir. Allah, misalleri bu genel kitleye sunarak, her seviyeden insanın hakikate giden yolda bir tutamak bulmasını murat eder.
Ve mâ ya'kıluhâ (وَمَا يَعْقِلُهَا)
İbn Fâris, "a-k-l" kökünün sözlükteki asli manasının, deveyi kaçmasın diye sağlam bir iple bağlamak ve engellemek olduğunu belirtir. Aklın bu kökten gelmesi, insanın düşünme melekesinin onu yanlış yollara gitmekten, heva ve hevese kapılmaktan "bağlayıp alıkoyması" sebebiyledir. "Onları akletmezler" ifadesi, misalleri sadece duyan ama onlardaki derin ahlaki ve ontolojik bağlantıları kuramayan zihinsel ve ruhsal bir engellilik halini tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, akıl kavramının hem fıtri düşünme gücü hem de bu gücün idrak ettiği mutlak bilgiler olduğunu açıklar. Ayette "ya'kıluhâ" fiilinin kullanımı, misallerin sadece işitilmesinin yetmediğini; o misalin (örneğin örümcek ağının) dış kabuğundan içeri sızıp, hakikatle bağ kuracak o "bağlayıcı" düşünce eyleminin (akletmenin) şart olduğunu vurgular.
Dücane Cündioğlu, akletme eyleminin felsefi işlevine eğilir. Akletmek, parçalar arasındaki o görünmez münasebeti keşfetmektir. Kur'an'ın sunduğu bir misali akletmek, görünen nesne (örümcek ağı) ile görünmeyen hakikat (şirk) arasındaki o ontolojik köprüyü kurabilmektir. Bu bağı kuramayan zihin, sadece nesneyi görür, hakikati ise ıskalar.
İlle'l-'Âlimûn (إِلَّا الْعَالِمُونَ)
İbn Fâris, "a-l-m" kökünün, bir şeyin üzerinde iz ve nişan bulunması, hakikatin şüpheye yer bırakmayacak kesinlikte idrak edilmesi anlamına geldiğini belirtir. Ayetin sonunda "ancak bilenler / alimler onları akleder" denilmesi, ilmin kuru bir bilgi yığını değil, varlığın işaretlerini (ayetlerini) okuyabilme ve derinlemesine kavrayabilme yetisi olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "alim" kavramının, eşyanın ve durumların ontolojik gerçekliğini (hakikatini) kavrayan kişi olduğunu açıklar. Burada kastedilen alimler, sadece teknik bilgi sahipleri değil; eşyaya basiretle bakan, gördüğü misallerden ahlaki ve teolojik sonuçlar çıkarabilen ariflerdir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojisinde "ilm" kavramını analiz eder. Kur'an'a göre gerçek alim, zihnindeki bilgiyi "akıl" (bağ kurma) eylemiyle birleştirip onu hidayete ve eyleme dönüştürebilen kişidir. Bilgi (ilm) ham maddedir, akletmek (taakkul) ise o hammaddeyi işleyerek hakikate ulaşma sürecidir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kapanış vurgusunun önemine dikkat çeker. Kur'an, misalleri herkes için (lin-nâs) darp eder, ancak bu misallerdeki saklı cevheri sadece "bilenler" (alimler) ortaya çıkarabilir. Bu, ilahi hitabın demokratik karakteri (herkese sunulması) ile elitist karakteri (sadece derinleşenlerin tam kavrayabilmesi) arasındaki o muazzam teolojik dengeyi gösterir. Gerçek ilim, örümcek ağındaki o devasa tevhidi uyarıyı sezip hayatını ona göre nizama sokabilme bilgeliğidir.
Yorum
Yorum