Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ankebût Sûresi, 42. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ankebût Sûresi, 42. Ayet

    اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ مِنْ شَيْءٍۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnna(A)llâhe ya’lemu mâ yed’ûne min dûnihi min şey-/(in)(c) vehuve-l’azîzu-lhakîm(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Allah, onların kendisini bırakıp da ne türlü şeylere yalvarıp yakardıklarını şüphesiz bilmektedir. O, Azizdir, Hakimdir.

      Allah, onların kendisini bırakıp da ne türlü varlıklara yalvarıp yakardıklarını şüphesiz bilmektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Allah onların putları mâbut edineceklerine dair ilme ezelde sahipti. O, böyle bir bilgiye sahip iken onları yarattı. O, bir gaflet ve yanılma söz konusu olmaksızın onları yarattı. Bununla birlikte onları kendi yararları ve kendilerine dönük bir ihtiyaç dolayısıyla yarattı. Yoksa onların yaratılmasında Allaha dönük bir yarar ve bir ihtiyacın giderilmesi söz konusu değildir. Bu, şu İlâhî beyanda bildirilen husustur: “Çünkü Allah’ın, hiç kimsenin hiçbir şeyine ihtiyacı yoktur”.

      O, Azîz’dir, Hakîm’dir. Azîz. Denildi ki: Güç ve kuvvet sahibi. Denildi ki: O, kendisi dışında her şeyi zelil yapandır. Bununla birlikte bize göre Azîz, hâkimiyetine ve hükümranlığına hiç kimsenin üstün gelemediği kimsedir. Onun hükümranlığı ve iradesi her şeye üstün gelmektedir. Hakîm. Denildi ki: Hüküm sahibidir. Denildi ki: Doğru ve yerinde hareket edendir. Denildi ki: Her şeyi yerli yerine koyandır. Bize göre Hakîm, düzenlemesinde ve yönetiminde kendisine hata ilişmeyendir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ya'lemu (يَعْلَمُ)

        İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "a-l-m" kökünün sözlükte bir şeyin üzerinde iz ve nişan bulunması, gerçeğin örtülerinden sıyrılarak şüpheye yer bırakmayacak kesinlikte idrak edilmesi anlamına geldiğini belirtir. Ayette bu eylemin geniş zaman/şimdiki zaman kipiyle (muzari) kullanılması, Allah'ın müşriklerin iç dünyalarını, yöneldikleri hedefleri ve o hedeflerin ontolojik sahteliğini anbean, kesintisiz ve mutlak bir şeffaflıkla (ilimle) kuşattığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde ilim kavramının eşyanın ve durumların gerçekliğini (hakikatini) kavramak olduğunu açıklar. Müşrikler kendi uydurdukları putların veya sistemlerin bir gücü olduğunu "zan" ederlerken; Allah, onların yalvardıkları o sahte otoritelerin aslında hiçbir ontolojik karşılığının olmadığını mutlak bir kesinlikle "bilir" (ya'lemu). Bu ilim, onların sanrısını felsefi olarak parçalayan ilahi bir tescildir.

        Gabriel Said Reynolds, "bilmek" fiilinin bu polemik bağlamındaki teolojik işlevini inceler. Ayetteki "Allah bilir" vurgusu, Tanrı'nın mutlak bilgisini (omniscience), insanın kendi elleriyle ürettiği ve medet umduğu putların cehaleti ve sağırlığı ile kıyaslayan güçlü bir teolojik argümandır. İlahi ilim, yeryüzündeki tüm o karmaşık ve gürültülü putperest (şirk) ağlarının içyüzünü deşifre eden mutlak bir ışıktır.

        Yed'ûne (يَدْعُونَ)

        İbn Fâris, "d-a-v" kökünün sözlükte çağırmak, seslenmek, yardım istemek ve birini bir şeye davet etmek anlamlarına geldiğini aktarır. Ayette müşriklerin sahte ilahlara yönelik bu eylemi (yed'ûne / yalvarıp yakarırlar), sadece zihinsel bir inancı değil, kriz anlarında veya gündelik menfaat beklentilerinde o cansız nesnelere veya dünyevi güçlere fiilen el açıp, umut bağlayarak ontolojik bir "çağrıda/duada" bulunmalarını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "duâ" kavramının ibadetin tam kalbi ve insanın kendi acziyetini itiraf ederek mutlak bir güce sığınma eylemi olduğunu belirtir. Müşriklerin trajedisi, insanın fıtratında var olan bu yüce "sığınma ve yakarma" (dua) enerjisini, kendilerine bile faydası dokunmayan, duymayan ve icabet edemeyen aciz nesnelere israf etmeleridir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında dua eylemini analiz eder. Bir varlığa "dua etmek/çağırmak", o varlığı çağıranın zihninde otomatik olarak "ilahi bir otorite" (ilah/rab) statüsüne yükseltmektir. Kur'an bu fiili kullanarak, müşriklerin "biz onlara tapmıyoruz, sadece aracı kılıyoruz" şeklindeki savunmalarını yıkar; zira bir şeye ontolojik bir beklentiyle "çağrıda bulunmak" (yed'ûne), doğrudan doğruya ona tapınmak ve onu putlaştırmaktır.

        Min dûnihî (مِن دُونِهِ)

        İbn Fâris, "d-v-n" kökünün aslının, bir şeyden daha aşağıda olmak, seviye olarak altta kalmak ve "berisinde/dışında" bulunmak olduğunu belirtir. "Allah'ın dûnunda" (min dûnihî) tamlaması, sadece mekansal bir "yanında/dışında" olmayı değil; değer, kudret ve varlık hiyerarşisi bakımından Mutlak Yaratıcı'nın sonsuz derecede "aşağısında ve berisinde" olan o ontolojik acziyeti ve düşüklüğü tanımlar.

        Dücane Cündioğlu, "dûn" kelimesinin felsefi ve varlıkbilimsel derinliğini çözümler. İnsan fıtratı itibariyle en yüce olana (Aşkın Mutlak Varlık'a) yönelmek üzere kodlanmıştır. İnsanın Allah'ı bırakıp O'nun "dûnunda" (aşağısında) kalan yaratılmış, sonlu ve kusurlu varlıklara yönelmesi, sadece teolojik bir hata değil; insanın kendi ontolojik onuruna ve haysiyetine yaptığı en büyük ihanet ve varoluşsal bir alçalıştır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki sosyolojik karşılığına eğilir. Mekke politeizminde "Allah'ın berisinde/dışında" (min dûnillâh) sığınılan şeyler sadece taştan yontulmuş putlar değildir. Kureyş'in ticari güvencesi olan kabile ittifakları, askeri güçleri, ekonomik oligarşileri ve atalarının statükosu da bu "dûn" (Allah'tan kopuk sahte sığınaklar) kategorisine girer. Kur'an, tüm bu sosyo-ekonomik ağı tek bir kelimeyle değersizleştirir.

        Şey'in (شَيْءٍ)

        İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün, sözlükte "var olan, kastedilen ve yönelinen nesne/durum" anlamına geldiğini belirtir. Varlık sahnesine çıkmış en ufak zerreye bile "şey" denir. Ayette olumsuzluk bağlamında (hiçbir şey) kullanılması, müşriklerin çağırdıkları varlıkların, ilahi kudret terazisinde bir zerre kadar bile ağırlığının, hükmünün ve ontolojik gerçekliğinin bulunmadığını ilan eder.

        Râgıb el-İsfahânî, şey kavramının dildeki en genel ve en geniş kapsamlı varlık terimi olduğunu açıklar. "Allah onların ne tür bir 'şey'e yalvardıklarını bilir" ifadesindeki bu kelime, müşriklerin ilah edindiği nesnelerin (putların, meleklerin, yıldızların veya liderlerin) mahiyeti ne olursa olsun, nihayetinde yaratılmış, aciz ve "Allah'ın mülkünde sıradan bir nesne/şey" olmaktan öteye geçemeyeceklerini felsefi olarak sabitler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojisinde "şey" kelimesinin yıkıcı işlevine dikkat çeker. Müşrikler kendi zihinlerinde putlarına devasa kozmik güçler atfederler. Allah ise bu ayette onların taptıkları o yüceltilmiş varlıkları "şey" (herhangi bir nesne/hiçbir şey) kelimesiyle tanımlayarak, onları ait oldukları o cansız, etkisiz ve değersiz varlık kategorisine radikal bir şekilde indirger.

        El-Azîzü (الْعَزِيزُ)

        İbn Fâris, "a-z-z" kökünün sözlükte şiddet, eşsiz güç, yenilmezlik, nadir olmak ve mağlup edilememek anlamlarına geldiğini aktarır. Allah'ın "El-Azîz" olması, O'nun iradesinin ve kudretinin, müşriklerin yardıma çağırdığı o sahte güçler (şeyler) tarafından asla sarsılamayacağı, aşılamayacağı ve mağlup edilemeyeceği anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, izzet kavramının, sahibini her türlü mağlubiyetten, zilletten ve acziyetten koruyan mutlak bir yenilmezlik zırhı olduğunu belirtir. Müşrikler yeryüzünde kendi putlarına ve ordularına güvenerek bir "izzet" (güç) taslasalar da; ayet, mutlak yenilmezliğin ve otoritenin sadece göklerin ve yerin tek hakimi olan El-Azîz'de toplandığını ilan eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, esmâ-i hüsnâ (Allah'ın güzel isimleri) bağlamında "Azîz" isminin Kur'an'daki polemik gücüne değinir. Müşriklerin sığındığı "örümcek ağı" kadar zayıf (evhen) sistemlerin hemen ardından Allah'ın "Azîz" (Mutlak Güçlü) olarak vasıflandırılması, sahte ilahların varoluşsal çürüklüğü ile gerçek İlah'ın sarsılmaz kudreti arasındaki o devasa ontolojik tezatı (kontrastı) okuyucunun zihnine kazır.

        El-Hakîmü (الْحَكِيمُ)

        İbn Fâris, "h-k-m" kökünün aslının, menetmek, engellemek, bir şeyi sağlamlaştırmak ve iki şey arasında kusursuz bir adaletle karar vermek olduğunu belirtir. Allah'ın "El-Hakîm" olması, O'nun evrendeki her eyleminin, yarattığı her yasanın ve verdiği her hükmün eksiksiz bir bilgiye, düzene ve sağlam bir amaca (hikmete) dayanmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, hikmet kavramının, eşyanın hakikatini bilmek ve bu bilgiye uygun, en doğru ve isabetli eylemi gerçekleştirmek olduğunu açıklar. Allah, müşriklerin sahte ilahlara taptığını bilir ve onlara anında azap edip yok edecek güce (İzzet'e) sahiptir; ancak onlara dünyada mühlet vermesi, peygamberler aracılığıyla onlara düşünme fırsatı (meseller) sunması, O'nun rastgele öfkelenmeyen, her şeyi bir düzene ve vadeye bağlayan "Hakîm" (mutlak bilge) olmasının bir sonucudur.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an'ın isim ve sıfatları ayet sonlarında (fezleke olarak) yan yana kullanmasındaki o eşsiz anlamsal dengeye dikkat çeker. "El-Azîz" (Mutlak Güç) ve "El-Hakîm" (Mutlak Bilgelik) sıfatlarının birlikte zikredilmesi, İslam teolojisinin temelidir. Eğer güç (izzet) hikmetten yoksun olsaydı kör bir tiranlık ve yıkım olurdu; eğer hikmet güçten yoksun olsaydı, adaleti sağlayamayan pasif bir felsefe olurdu. Allah hem mutlak kudret sahibidir hem de bu kudreti kusursuz bir adalet ve bilgelikle uygulayandır. Örümcek ağına sığınanlar, işte bu bilgece işleyen yenilmez gücün mahkemesinde yargılanacaklardır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X