Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ankebût Sûresi, 39. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ankebût Sûresi, 39. Ayet

    وَقَارُونَ وَفِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ مُوسٰى بِالْبَيِّنَاتِ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْاَرْضِ وَمَا كَانُوا سَابِق۪ينَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekârûne vefir’avne vehâmân(e)(s) velekad câehum mûsâ bilbeyyinâti festekberû fî-l-ardi vemâ kânû sâbikîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      ''Karun, Firavun ve Hâmân'ın akıbeti de aynı oldu. Gerçekte Musa onlara açık seçik deliller getirmişti; ama onlar yeryüzünde ululuk tasladılar. Oysa kaçıp kurtulmaya güçleri de yoktu.

      Kârun, Firavun ve Hâmân da. Yani Karun, Firavun ve Hâmân’ı da Mûsâ’yı (a.s.) yalanladıkları için helâk ettik. Ey Mekke ahalisi siz de Hz. Muhammed i (s.a.) yalanladığınız için helâk edileceksiniz. Gerçekte Mûsâ onlara açık seçik deliller getirmişti. Yani Hz. Muhammed'in size delil getirmesi gibi Mûsâ (a.s.) da onlara nübüvvetine ilişkin apaçık deliller getirdikten sonra onu yalanlamışlardı. Ama onlar yeryüzünde ululuk tasladılar. Onların ululuk taslamalarının Mûsaya (a.s.) boyun eğmekten kaçınmaları mânasında olması mümkündür. Onlar yeryüzünde ululuk tasladılar mealindeki âyetin şu mânaya gelmesi de mümkündür: Yani onlar büyüklük ve ululuk taslayarak yeryüzünde bozgunculuk yapmak için çaba gösterdiler. Oysa kaçıp kurtulmaya güçleri de yoktu. Yani Allahın azabından kaçmaya güçleri yoktur.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kârûne (قَارُونَ)

        El-Cevâlîkî, El-Mu'arreb adlı eserinde bu ismin saf Arapça olmadığını, Arap diline dışarıdan girmiş (A'cemî) ve Araplaşmış bir özel isim olduğunu belirtir. Yabancı kökenli bir özel isim olması hasebiyle Arapça gramerinde gayr-ı munsarif (esre ve tenvin almayan) olarak işlem gördüğünü aktarır.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an çalışmasında ismin kökenini Sami dilleri havzasında arar. İbranicedeki "Korah" isminin, Geç Antik Çağ'da Yahudi ve Hristiyan sözlü geleneği üzerinden Arap Yarımadası'na nüfuz ettiğini belirtir. Kur'an, Tevrat'ta Musa'ya karşı isyan eden bu dini/politik figürü, devasa bir servetin ve bu servetin getirdiği şımarıklığın evrensel sembolüne dönüştürmüştür.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın bu figürü polemik bağlamındaki kullanımına dikkat çeker. Kârûn, salt tarihi bir şahıs olmaktan çıkarılarak; ekonomik gücün insanı ilahi otoriteden nasıl bağımsızlaştırdığını (müstağni kıldığını) ve varoluşsal bir kibre sürüklediğini gösteren mutlak bir teolojik arketip (ekonomik tiranlık modeli) olarak sunulur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki (Mekke) tarihsel karşılığına eğilir. Kârûn figürü, Mekke'deki servet şımarığı, ticari tekellerini ellerinde tutan ve bu zenginliklerine güvenerek peygambere meydan okuyan Kureyşli oligarklar (örneğin Velîd b. Mugîre) için son derece sarsıcı ve nokta atışı bir tarihsel ihtardır.

        Ve Fir'avne (وَفِرْعَوْنَ)

        El-Cevâlîkî, Firavun isminin de Arapça kökenli olmadığını, yabancı dilden alınma (Mu'arreb) bir kelime olduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik geçmişini Eski Mısır dilindeki "Per-aa" (Büyük Ev/Saray) unvanına kadar götürür. Bu kelimenin İbranice "Par'oh" ve Süryanice "Pera'on" formları üzerinden Arapçaya "Fir'avn" olarak geçtiğini inceler. Geç Antik Çağ'da bu isim, Tanrı'nın halkına zulmeden en büyük dünyevi krallığın (despotizmin) ortak dini sembolüdür.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde Firavun figürünü, "tuğyan" (haddi aşma) ve "istikbar" (kibirlenme) kavramlarının mutlak zirvesi olarak analiz eder. O, siyasi ve askeri gücü elinde tutarak, kendisini ilahi hiyerarşinin en tepesinde gören ve yeryüzünde kendi alternatif tanrılığını ilan eden (seküler diktatörlüğün) ontolojik temsilcisidir.

        Dücane Cündioğlu, Firavun isminin felsefi ve varlıkbilimsel karşılığını çözümler. İnsanın güce ulaştığında fıtratından koparak kendi hiçliğini (acziyetini) unutması ve yeryüzündeki iktidarını "yaratıcılık ve rızık vericilik" illüzyonuna dönüştürmesidir. Firavun, insanın yeryüzündeki sahte tanrılık (rablık) iddiasının adıdır.

        Ve Hâmâne (وَهَامَانَ)

        El-Cevâlîkî, Hâmân isminin de Arapça dışı (yabancı/A'cemî) bir özel isim olduğunu ve Kur'an'daki diğer yabancı isimler gibi gayr-ı munsarif kuralına tabi tutulduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Eski Ahit'teki (Ester Kitabı) Babil/Pers kökenli vezir "Haman" figürüyle olan filolojik bağına dikkat çeker. Kur'an'ın bu ismi tarihsel bağlamından (Pers sarayından) alıp Firavun'un Mısır'ındaki baş mimar ve vezir statüsüne yerleştirdiğini, böylece despotizmin evrensel bir tablosunu çizdiğini inceler.

        Gabriel Said Reynolds, Hâmân figürünün Kur'an anlatısındaki işlevini analiz eder. Firavun siyasi ve tanrısal kibri temsil ederken; Hâmân, bu kibrin mimari, teknolojik ve bürokratik uygulayıcısıdır. "Göklere ulaşacak bir kule yap" emrinin muhatabı olan Hâmân, yeryüzü iktidarının gökyüzüne (ilahi alana) teknoloji ve inşaat yoluyla meydan okuma cüretini (seküler kibri) simgeler.

        Câehüm (جَاءَهُمْ)

        İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "c-y-e" kökünün, bir yere gelmek, varmak ve fiziki bir mekanda hazır bulunmak anlamına geldiğini belirtir. Musa'nın onlara "gelmesi" (câe), ilahi mesajın uzak ve soyut bir felsefe olarak kalmayıp, doğrudan tiranlığın kalbine, onların saraylarına ve meclislerine fiziksel olarak nüfuz etmesini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde "mecî'" (gelme) eyleminin, sıradan bir varıştan ziyade ilahi bir emrin, elçinin veya yüzleşmenin varlık sahnesine çıkması olduğunu açıklar. Musa'nın gelişi, bu üç kibir abidesi (Kârûn, Firavun, Hâmân) için kendi sahte dünyalarının parçalanmaya başladığı o ontolojik eşiktir.

        Mûsâ (مُوسَى)

        El-Cevâlîkî, Musa isminin kökeni hakkında antik dilbilimsel rivayetleri aktarır. Kelimenin Kıptice (Eski Mısır dili) "Mu" (su) ve "Sa" (ağaç/kamış) kelimelerinin birleşmesinden oluştuğunu; onun nehirde, ağaçların/sazlıkların arasında bulunması sebebiyle bu ismi aldığını belirtir ve bunun Arapça kökenli olmadığını (A'cemî) teyit eder.

        Arthur Jeffery, ismin etimolojik olarak doğrudan İbranicedeki "Moshe" (sudan çıkarılmış) kelimesinden geldiğini, Arami ve Süryani Hristiyan (Muşe) geleneği üzerinden Arap monoteist sözlüğüne yerleştiğini inceler.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın retorik ve yapısal kurgusunda Musa figürünün önemini vurgular. Kur'an'da en çok zikredilen peygamber olan Musa, tiranlığa karşı hakkı savunan, zorlu bir çıkış (exodus) gerçekleştiren ve Hz. Muhammed'in Mekke'deki mücadelesine en çok benzeyen (ve ona moral veren) o "nihai kurtarıcı elçi" (deliverer) arketipidir.

        Bil-Beyyinâti (بِالْبَيِّنَاتِ)

        İbn Fâris, "b-y-n" kökünün aslının, bir şeyin diğerinden ayrılması, araya mesafe girmesi ve bu ayrışma sonucunda hakikatin şüpheye yer bırakmayacak şekilde açığa çıkması olduğunu aktarır. Beyyinât (apaçık deliller), Musa'nın getirdiği asâ, beyaz el (yed-i beyzâ) gibi mucizelerin yanı sıra, onun tebliğ ettiği sarsılmaz ve net tevhidi (akli) argümanları da kapsar.

        Râgıb el-İsfahânî, beyyine kavramının, hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan ayıran "kesin delil" olduğunu belirtir. Bu kelimenin çoğul (beyyinât) kullanılması, Musa'nın Firavun ve ekibine karşı sunduğu kanıtların tekil bir olay değil, üst üste gelen, çok çeşitli, hem akla hem gözlere hitap eden itiraz edilemez bir kanıtlar silsilesi olduğunu gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojisinde (bilgi felsefesinde) bu kelimeyi küfrün zıddı olarak değerlendirir. Kibirli tiranlar, gerçeği bilmedikleri veya kanıt (beyyine) göremedikleri için değil; hakikat en "apaçık" (aydınlık) haliyle önlerinde durmasına rağmen kendi otoritelerini sarsacağı için onu bilinçli olarak reddetmişlerdir.

        Festekberû (فَاسْتَكْبَرُوا)

        İbn Fâris, "k-b-r" kökünün sözlükte büyüklük, yücelik ve üstünlük anlamına geldiğini belirtir. Kelimenin "istif'âl" babında (istekbera) kullanılması, kişinin aslında sahip olmadığı bir büyüklüğü zorla talep etmesi, taslaması ve kendini haksız yere devasa bir makamda görmesi (kibirlenmesi) eylemidir.

        Râgıb el-İsfahânî, istikbar kavramının, insanın kendi varlık sınırlarını (acziyetini) reddederek, kendisini hakikatten, ilahi yasadan ve diğer insanlardan üstün görmesi olduğunu açıklar. Musa'nın apaçık delilleri (beyyinât) karşısında onların "istikbar" etmeleri, gerçeği zihnen kabul etseler bile, egolarının (kibirlerinin) o gerçeğe boyun eğmeyi onursuzluk olarak görmesidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde "istikbar" kavramını, İslam ahlakının en temel düşmanı (ve putperest cahiliye etiğinin merkezi) olarak analiz eder. İman nasıl "teslimiyet ve tevazu" ise; küfür de kökenini bu "kibir ve büyüklenme" (istikbar) dürtüsünden alır. Firavun, Kârûn ve Hâmân'ın ortak paydası, farklı alanlarda (siyaset, ekonomi, bilim) bu varoluşsal kibri zirveye taşımalarıdır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin ontolojik (varlıkbilimsel) boyutuna eğilir. İnsanın istikbarı, evrendeki yerini (hiyerarşiyi) şaşırmasıdır. Mutlak Büyüklük (Kibriyâ) sadece Allah'a aittir. Yaratılmış ve sonlu bir varlığın büyüklenmeye kalkması, varlık felsefesinde trajikomik bir rol hırsızlığıdır ve bu hırsızlık onu mutlak bir yok oluşa (helake) sürükler.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, istikbar eyleminin güç sosyolojisiyle ilişkisini kurar. Bu üçlü oligarşi (siyasi tiranlık, ekonomik tekel, bürokratik yozlaşma), yeryüzündeki fiziksel güçlerine (ordularına, altınlarına, kulelerine) o kadar tapmışlardır ki, bu güç zehirlenmesi onları apaçık bir mucizeyi bile ezebilecekleri yanılgısına (istikbara) düşürmüştür.

        Fi'l-ardı (فِي الْأَرْضِ)

        İbn Fâris, "e-r-d" kökünün, aşağıda olan, ayak basılan zemin ve temel anlamına geldiğini belirtir. Yeryüzü, insanın yaratıldığı ve üzerinde denendiği fiziki mekandır. Kibrin "yeryüzünde" (fi'l-ardı) sergilenmesi, tiranların hakimiyet alanlarının bütünüyle bu alçak ve geçici boyutla sınırlı kaldığını gösterir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki ortak köklerine iner. İbranicedeki "eretz" ve Aramicedeki "arqa" kelimeleriyle aynı kökten gelen bu terimin, Geç Antik Çağ'da gökyüzünün (aşkın olanın) zıddı olarak maddi ve seküler alemi temsil ettiğini belirtir. Firavun ve ekibi "yeryüzünde" büyüklendiler; oysa hükmü yeryüzünü de aşan o göksel (ilahi) otorite karşısında hiçbir otoriteleri yoktu.

        Ve mâ kânû (وَمَا كَانُوا)

        İbn Fâris, olumsuzluk edatı olan "mâ" ve olmak (k-v-n) fiilinin bu birleşiminin, bir durumun geçmişte de şimdi de bütünüyle geçersiz ve asılsız olduğunu kesin bir dille reddettiğini belirtir. Bu ifade, tiranların yeryüzündeki o sarsılmaz gibi görünen güçlerinin, ilahi irade devreye girdiği anda nasıl kocaman bir hiçliğe dönüştüğünü gösteren varlıkbilimsel bir sıfırlamadır.

        Sâbikîn (سَابِقِينَ)

        İbn Fâris, "s-b-k" kökünün sözlükte öne geçmek, arkada bırakmak, mesafeyi aşmak ve birini atlatıp kaçarak kurtulmak anlamlarına geldiğini aktarır. Ayette "Onlar öne geçenler / kaçıp kurtulanlar olamadılar" şeklinde kullanılması, tiranların ilahi adaletin takibinden sıyrılamadıklarını, teknolojik veya askeri hızlarının onları ilahi gazabın menzilinden dışarı çıkaramadığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, sebk eyleminin, bir hedefi aşmak veya bir avcının elinden kurtulmak olduğunu belirtir. Kârûn, Firavun ve Hâmân yeryüzünde kendilerini en güçlü sanıyor ve hiçbir gücün onları yakalayamayacağını (sâbikîn) düşünüyorlardı. Ancak ilahi ceza geldiğinde, o muazzam servetleri ve orduları onlara bir kaçış (sebk) fırsatı verememiş, varlık sahnesinden acizce silinmişlerdir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir edebiyatında bu kelimenin "ilahi iradeyi atlatamamak, Allah'ı aciz bırakamamak" bağlamında değerlendirildiğini aktarır. Kur'an'ın bu sondaki vurgusu, ne kadar büyük bir istikbar (kibir) sergilenirse sergilensin, insanın sınırlarının (acziyetinin) ilahi kuşatma karşısında asla aşılamayacağı yönündeki o evrensel sünnetullahın (ilahi yasanın) kesin bir ilanıdır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X