Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ankebût Sûresi, 38. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ankebût Sûresi, 38. Ayet

    وَعَاداً وَثَمُودَا۬ وَقَدْ تَبَيَّنَ لَكُمْ مِنْ مَسَاكِنِهِمْ۠ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّب۪يلِ وَكَانُوا مُسْتَبْصِر۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve’âden veśemûde vekad tebeyyene lekum min mesâkinihim(s) vezeyyene lehumu-şşeytânu a’mâlehum fesaddehum ‘ani-ssebîli vekânû mustebsirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Âd ve Semûd kavimleri de öyle. Onların durumlarını meskenlerinin kalıntıları size apaçık gösteriyor. Şeytan onlara, (kötü) işlerini güzel gösterip kendilerini doğru yoldan saptırmıştı; oysa gerçeği görme yeteneğine de sahiplerdi.

      Âd ve Semûd kavimleri de öyle. Onların durumlarını meskenlerinin kalıntıları size apaçık gösteriyor. Peygamberler, kendilerini inkâr ettikleri ve inatçılıkları nedeniyle kâfirleri âhirette başlarına gelecek azap ile korkutmuşlardır. Bu, onlara tesir etmemiş ve bulundukları durumdan vazgeçmemişlerdir. Ta ki peygamberler bu dünyada başlarına gelecek azap ile onları korkutmuşlardır. Bu da onlara tesir etmemiş ve yaptıklarından vazgeçmemişlerdir. Öyle ki sonunda peygamberler, daha önce peygamberleri yalanladıkları ve onlara icabet etmeyi reddettikleri için Allah’ın helâk ettiği toplumların kalıntılarını gördükleri ve içinde yaşadıkları azap üe onları korkutmuşlardır. Bu azap, Âd ve Semûd kavimleri de öyle meâlindeki âyette bildirilen durumdur. Yani Âd ve Semûd kavimlerini de helâk ettik. Onların durumlarını meskenlerinin kalıntıları size apaçık gösteriyor. Yani onların meskenlerinin kalıntıları, sizlerin şu an bulunduğunuz halden dolayı onların helâk edildiği konusunda bildiğiniz durumu göstermektedir. Onların içinde bulunduğu durum inkâr etme, sizin tasdik ettiğiniz ve kalıntılarını gördüğünüz haberleri reddetmedir. Bu, şu İlâhî beyanda belirtilen husustur: “Siz de sabah akşam onların yurtlarından gelip geçmektesiniz. (Bunları görüp de) aklınızla değerlendirmiyor musunuz?” En doğrusunu Allah bilir.

      Şeytan onlara, (kötü) işlerini güzel gösterip kendilerini doğru yoldan saptırmıştı. Yani şeytan size güzel gösterdiği gibi onlara da amellerini güzel göstermişti. Kendilerini doğru yoldan saptırmıştı. Sizi saptırdığı gibi. Oysa gerçeği görme yeteneğine de sahiplerdi. Bu ilahi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Yani onlar kendilerini doğru yolda ve hak inanç üzere olduklarını sanıyorlardı. Bazıları şöyle demiştir: Oysa gerçeği görme yeteneğine de sahiplerdi. Yani onlar, kendilerinden öncekilerin kalıntılarını görmeleri ve içinde yaşamaları ve yine kendilerinin ötekilerin azap edilme sebebi olan hal üzere olduklarını bilmeleri dolayısıyla başlarına azabın geleceğini biliyorlardı. Fakat bu hususta inat ettiler. Bazıları şöyle demiştir; Oysa gerçeği görme yeteneğine de sahiplerdi. Yani sapkınlık içinde helâk olmuşlardı. Bazıları şöyle demiştir: Oysa gerçeği görme yeteneğine de sahiplerdi. Yani onlar kendi iç dünyalarında gören ve bilen kimselerdi; hak ile bâtılı biliyorlardı. Onlar diğer milletler gibi değillerdi. Görülmez mi ki onlar davet edildikleri dine dair olarak peygamberlerinden kesin delil ve mûcize istediler. Nitekim şöyle demişlerdi: “Ey Hûd! Bize açık bir mûcize getirmedin”. Salih’in (a.s.) kavmi de şöyle demişti: “Sen de yalnızca bizim gibi bir insansın. Eğer doğru sözlü isen, haydi bize bir mûcize getir”. Bunun gibi diğer âyet-i kerîmelerde bu durum bildirilmiştir. Katâde şöyle demiştir: Gerçeği görme yeteneğine sahiplerdi. Yani sapkınlıklarını beğeniyorlardı.

      Yere serildiler” . Yani yere yapıştılar. Gerçeği görme yeteneğine sahiplerdi. Yani bildiler. “el-Müstabsir” (المستبصر) bilen demektir. “Korkunç ses onları yakalayıverdi”. Yani onlara korkunç bir ses gönderildi ve onlar bu sebeple öldüler.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âden (عَادًا)

        İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde bu ismin "a-v-d" kökünden geldiğini; bu kökün eski haline dönmek, alışkanlık (âdet) ve geri çevirmek anlamlarını taşıdığını belirtir. Ancak "Âd" kelimesi Kur'an'da türemiş bir sıfat olmaktan ziyade, tarihsel bir kavmin (Arab-ı Bâide / Yok olmuş eski Araplar) özel ismi olarak kullanılır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Âd kavminin Kur'an'daki ve Arap tarihi hafızasındaki yerine dikkat çeker. Fiziksel güçleri, muazzam mimari yapıları (İrem sütunları) ve dünyevi iktidarlarıyla övünen bu kavim, Kur'an'ın tarih felsefesinde kibrin, maddi güce tapınmanın ve ilahi otoriteye (Hud peygambere) başkaldırının en görkemli ve en trajik arketipi olarak konumlandırılır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki (Mekke) sosyolojik karşılığına eğilir. Kureyşli tüccarlar için Âd kavmi, meçhul bir efsane değil; Yemen ve Güney Arabistan bölgesindeki ticari seyahatleri sırasında hikayelerini dinledikleri, kalıntılarını bildikleri, kendi kabileci kibirlerine ayna tutan tarihsel ve somut bir uyarıcı "geçmiş" modelidir.

        Semûde (وَثَمُودَا۟)

        İbn Fâris, "s-m-d" kökünün sözlükte suyu az olan yer, suyun tükenmesi ve kışın biriken yağmur suyu anlamlarına geldiğini aktarır. Tıpkı Âd gibi, Semûd da Arap yarımadasının kuzeyinde (Hicr bölgesinde) yaşamış, dağları yontarak evler yapan güçlü bir antik kabilenin özel ismidir.

        El-Cevâlîkî, El-Mu'arreb adlı eserinde Semûd isminin dilbilgisel yapısını tartışır. Kelimenin Arapça kökenli olup gayr-ı munsarif (tenvin almayan) şekilde okunmasının, onun hem belirli bir kabile ismi olmasından hem de tarihsel bir "yabancılık" veya eskilik barındırmasından kaynaklandığını aktarır.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an çalışmasında, Semûd isminin sadece Kur'an'a veya İslami döneme ait bir isimlendirme olmadığını; Batlamyus (Ptolemy) ve Pliny gibi antik Greko-Romen coğrafyacıların eserlerinde "Thamudaei" şeklinde geçtiğini ve İslam öncesi Kuzey Arabistan yazıtlarında belgelenmiş somut bir tarihi varlık olduğunu doğrular.

        Tebeyyene (تَبَيَّنَ)

        İbn Fâris, "b-y-n" kökünün aslının, bir şeyin diğerinden ayrılması, araya mesafe girmesi ve bu ayrışma sonucunda hakikatin şüpheye mahal bırakmayacak şekilde açığa çıkması olduğunu belirtir. Ayetteki "apaçık belli oldu / tebeyyün etti" fiili, Âd ve Semûd kavimlerinin helakının, zihinsel bir çıkarımdan ziyade, gözle görülebilen mutlak bir fiziksel gerçekliğe dönüştüğünü ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, beyan kavramının gizli olanı aşikâr kılmak olduğunu açıklar. Yeryüzündeki harabeler, o toplumların başına ne geldiğini sadece fısıldamaz; adeta yüksek sesle ve itiraz edilemez bir netlikle (tebeyyün ederek) ilahi adaletin nasıl tecelli ettiğini gözler önüne serer.

        Mesâkinihim (مَسَاكِنِهِمْ)

        İbn Fâris, "s-k-n" kökünün sözlükte hareketin bitmesi, çalkantının durması, sükûnet bulmak ve insanın huzura ererek dinlenmesi anlamlarına geldiğini belirtir. Mesken (çoğulu mesâkin), insanın yorgunluktan ve dış dünyadaki tehlikelerden kaçarak "sükûnet" bulduğu, etrafını duvarlarla ördüğü o güvenli ve durağan barınaktır.

        Râgıb el-İsfahânî, mesken kavramının insanın sadece bedensel değil, psikolojik olarak da kendini emniyette hissettiği yer olduğunu ifade eder. Ayetteki o derin ontolojik ironi tam da buradadır: Âd ve Semûd kavimleri kendilerini en güvende hissettikleri, dağları oyarak yaptıkları o devasa sükûnet (mesken) alanlarında helak olmuşlardır; "güvenlik" illüzyonları bizzat onlara mezar olmuştur.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın retorik dilinde harabe/kalıntı (mesâkin/atlâl) motifinin işlevini inceler. İslam öncesi Arap şiirinde (Cahiliye kasidelerinde) terk edilmiş eski çadır yerlerine (atlâl) bakarak ağlamak, zamanın yıkıcılığına karşı duyulan nostaljik ve seküler bir hüznü temsil eder. Kur'an bu motifi alır ve kökünden dönüştürür; eski meskenlere bakmak artık nostaljik bir ağlama seansı değil, şirkin ve ilahi azabın izlerini okumaya yönelik "teolojik ve eskatolojik bir tefekkür" eylemidir.

        Zeyyene (وَزَيَّنَ)

        İbn Fâris, "z-y-n" kökünün sözlükte bir şeyi güzelleştirmek, süslemek, bezenmek ve kusurlarını örterek onu cazip hale getirmek anlamına geldiğini aktarır. "Şeyn" (çirkinlik/kusur) kelimesinin tam zıddıdır. Ayetteki tef'îl babında gelen (zeyyene) fiili, bu süsleme eyleminin kasıtlı, yoğun ve aldatıcı bir dış kaplama (makyajlama) operasyonu olduğunu gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, zinet kavramını üçe ayırır: İnsanın fıtri güzelliği, ahlaki/manevi süsü ve dışsal/yapay (dünyevi) süsleri. Şeytanın onların amellerini "süslemesi", aslında ontolojik olarak çirkin ve yıkıcı olan eylemleri (kibri, sömürüyü, zulmü), onların zihinlerinde estetik, gerekli, rasyonel ve "güzel" bir ambalajla sunması, yani ahlaki algılarını (pusulalarını) bozmasıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında bu eylemi şeytanın temel stratejisi olarak analiz eder. Şeytan insanları kötülüğe doğrudan "bu kötüdür, yap" diyerek çağırmaz; onun en büyük hilesi, sahtekarlığı akıllılık, kibri özgüven, zulmü ise bir hak arayışı olarak "süsleyip (zeyyene) rasyonelize etmesidir."

        Eş-Şeytânü (الشَّيْطَانُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökeni hakkında iki temel dilbilimsel yaklaşım sunar. Birincisi "ş-t-n" kökünden geldiğidir; bu kök, haktan, rahmetten ve doğruluktan son derece uzaklaşmak, mesafeli olmak anlamına gelir. İkinci görüş ise "ş-y-t" kökünden geldiğidir; bu da yanmak, kavrulmak ve öfkeyle helak olmak demektir. Her iki kök de şeytanın rahmetten uzaklaştırılmış, yıkıcı ve ateşten yaratılmış doğasını tanımlar.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça etimolojisinin ötesine geçerek Sami dillerindeki köklerine iner. İbranicedeki "Satan" (düşman, muhalif, suçlayıcı) kelimesinin, özellikle Habeşçe (Ethiopic) "Saytan" formu üzerinden İslam öncesi Arap şiirine ve dini lügatine "kötü ruh / saptırıcı varlık" anlamıyla nüfuz ettiğini inceler.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'daki Şeytan (İblis) figürünün teolojik rolünü Geç Antik Çağ bağlamında karşılaştırmalı olarak inceler. Kur'an, şeytanı Zerdüştlükteki gibi Allah'a denk bağımsız ve karanlık bir "kötülük tanrısı" (düalizm) olarak sunmaz. O, sadece insan aklını çelmeye çalışan, "eylemleri süsleyen" (zeyyene) ancak insanın özgür iradesi üzerinde mutlak bir zorlama gücü (sultan) bulunmayan bir ayartıcı (tempter) olarak sınırlandırılır.

        A'mâlehüm (أَعْمَالَهُمْ)

        İbn Fâris, "a-m-l" kökünün sözlükte bir iş yapmak, çaba sarf etmek ve bir nesneyi şekillendirmek anlamına geldiğini belirtir. Ancak amel kelimesi, sıradan ve tesadüfi bir eylemi değil, ardında bir niyet, kasıt ve bilinç barındıran eylemleri tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "amel" kavramının "fiil" kavramından daha dar ve spesifik olduğunu açıklar. Fiil, istemsizce (örneğin göz kırpmak) veya hayvanlar tarafından da yapılabilir; amel ise sadece insanın kendi iradesi, seçimi ve sorumluluğuyla gerçekleştirdiği şuurlu iştir. Şeytanın süslediği şey, Âd ve Semûd'un tamamen kendi özgür iradeleriyle seçip (amelleriyle) ürettikleri o kurumsal kibrin ta kendisidir.

        Fesaddehüm (فَصَدَّهُمْ)

        İbn Fâris, "s-d-d" kökünün temel anlamının yüz çevirmek, birini bir şeyden alıkoymak, engellemek, araya bariyer çekmek ve mani olmak olduğunu belirtir. Ayetteki "sadde" fiili, şeytanın amelleri süslemesinin ardından gelen doğal sonucu ifade eder; zihinsel algısı (estetiği) bozulan insan, otomatik olarak fıtrat yolundan sapar ve hakikatin önüne bizzat kendi kibriyle bir "set/engel" çekmiş olur.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin varlıkbilimsel boyutuna dikkat çeker. "Sadd" eylemi, sadece fiziksel bir yön değiştirme değil, ontolojik bir kopuştur. Şeytanın engellemesi (saptırması), insanın fıtri olarak yöneldiği o Mutlak Varlık (Allah) ile arasındaki bağı koparması ve insanı asılsız, geçici, cazip (süslü) hedeflere doğru kilitleyerek kendi yıkımına sürüklemesidir.

        Es-Sebîli (عَنِ السَّبِيلِ)

        İbn Fâris, "s-b-l" kökünün sözlükte uzayıp giden, herkesin yürüyebileceği kadar açık ve geniş yol, akıp giden su ve kolaylık anlamına geldiğini belirtir. Ayette kastedilen "es-sebîl", insanın yaratılış gayesine (fıtratına) en uygun olan, onu dünyevi ve uhrevi selamete ulaştıran o geniş ve sarsılmaz ilahi ahlak yasasıdır (tevhid yoludur).

        Arthur Jeffery, kelimenin Süryanicedeki "shbila" kelimesiyle akrabalığına değinerek, Sami dillerinde "yol" kavramının sadece fiziksel bir güzergah değil, aynı zamanda "ahlaki ve dini yaşam biçimi, şeriat" anlamında evrensel bir teolojik metafor olduğunu vurgular. Şeytanın onları kopardığı şey, varoluşun o meşru, doğal ve kurtarıcı anayoludur.

        Müstebsirîn (مُسْتَبْصِرِينَ)

        İbn Fâris, "b-s-r" kökünün aslının bir şeyi gözle görmek, derinlemesine idrak etmek ve eşyanın içyüzünü (hakikatini) akılla kavramak olduğunu aktarır. Kelimenin "istif'âl" babından ism-i fâil formu olan "müstebsirîn", gerçeği görebilecek donanıma sahip olanlar, basiretlerini kullanma yeteneği bulunanlar veya hakikat kendilerine apaçık gösterilmiş kimseler anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, basiret kavramının gözün (basar) fiziksel görmesinden ziyade, kalbin (aklın) hakikati keskin bir şekilde idrak etme gücü olduğunu açıklar. Ayetin sonunda bu kelimenin kullanılması son derece sarsıcıdır: Âd ve Semûd kavimleri ilkel, cahil veya aklı kıt (gerçeği kavrayamayan) topluluklar değildiler; aksine mimaride, mühendislikte ve medeniyette son derece ileri, zeki ve "basiret (kavrama) sahibi" kimselerdi.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin teolojik faturasının ağırlığına dikkat çeker. Onların helak olma sebebi bilgisizlik (cehalet) değil; hakikati, peygamberin uyarılarını ve ahlaki yasayı anlayabilecek, tartabilecek ve kavrayabilecek (müstebsirîn) düzeyde yüksek bir zekaya sahip olmalarına rağmen, dünyevi gücün cazibesine (süse) aldanarak bile isteye gerçeğe sırt çevirmeleridir. Akılları ve medeniyetleri (basiretleri) onları ilahi azaptan kurtaramamış, bilakis suçlarındaki "kasıt" unsurunu (vehameti) mutlaklaştırmıştır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X