فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي دَارِهِمْ جَاثِم۪ينَۘ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ankebût Sûresi, 37. Ayet
Daralt
X
-
36. "Medyenliler'e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. 'Ey kavmim’ dedi, 'Allah'a kul olun, âhiret gününü ümitle bekleyin; yeryüzünde bozgunculuk yapıp karışıklık çıkarmayın!’”
37. ‘Ama onu yalancılıkla suçladılar. Bunun üzerine kendilerini o dehşetli sarsıntı yakaladı da yurtlarında yere serildiler!”
Geçmiş Milletlere İndirilen Helâk Mûcizeleri
Şuayb (a.s.) Ey kavmim dedi, Allah’a kul olun, âhiret gününü ümitle bekleyin; yeryüzünde bozgunculuk yapıp karışıklık çıkarmayın meâlindeki âyette söz konusu üç özelliği bir araya getirmiş oldu. O, Allah’a kul olun sözüyle kavmini tevhide davet etti. Dolayısıyla bunda başkasına tapmanın yasaklanması vardır. Yine o, âhiret gününü ümitle bekleyin meâlindeki beyanla kavmini yeniden dirilmeye iman etmeye davet etti. Yani o günün azabından korkun. Yine o, yeryüzünde bozgunculuk yapıp karışıklık çıkarmayın beyanıyla kavmini bütün günahlardan alıkoydu. Ama onu yalancılıkla suçladılar. Bunun üzerine kendilerini o dehşetli sarsıntı yakaladı da yurtlarında yere serildiler. Bu beyanı daha önce açıkladık. Medyenliler’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Medyen kelimesi hakkında müfessirler bunun bir adamın ismi olduğunu ve buranın ona nispet edildiğini söylemişlerdir. Bazıları bunun bir mekân ismi olduğunu söylemişlerdir. Daha önce bunu açıkladık.
Yorum
-
Fekezzebûhü (فَكَذَّبُوهُ)
İbn Fâris, Mu'cemü Mekâyîsi'l-Luğa adlı eserinde "k-z-b" kökünün, bir şeyin gerçekliğine aykırı beyanda bulunmak, hakikati saptırmak ve söz ile özün uyuşmaması anlamına geldiğini belirtir. Fiilin başındaki "fe" (takibiye/hemen ardından) edatı, Medyen halkının Şu'ayb'ın ahlaki ve teolojik uyarısına karşı hiçbir düşünme payı bırakmadan, anında ve refleks olarak şiddetli bir yalanlama (tekzib) eylemine giriştiklerini gösterir.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde tekzib eyleminin, tasdik (onaylama) kavramının mutlak zıddı olduğunu açıklar. Ayetteki yalanlama, Şu'ayb'ın şahsına yönelik basit bir itiraz değil; onun getirdiği "ölçü ve tartıda adaleti sağlama" ve "ahiret gününü umut etme" yönündeki ilahi ahlak yasasının, toplumsal bir uzlaşıyla ve aktif bir şekilde reddedilmesidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "tekzib" kavramını, küfrün (inkarın) sosyolojik ve eylemsel dışavurumu olarak analiz eder. Medyenlilerin bu eylemi, inançsızlıklarını pasif bir şekilde yaşamakla yetinmeyip, peygamberin otoritesini ve getirdiği mesajı toplum nezdinde itibarsızlaştırmak için giriştikleri organize bir "yalanlama ve karalama" kampanyasıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki sosyo-ekonomik bağlamına eğilir. Medyen elitlerinin Şu'ayb'ı yalanlamalarının altında yatan ana neden, teolojik bir tartışmadan ziyade, onların piyasadaki haksız kazançlarını, tekelci ve sömürücü ekonomik düzenlerini koruma güdüsüdür. Tekzib, burada ekonomik çıkarların dini hakikate karşı açtığı cephenin adıdır.
Feehazethüm (فَأَخَذَتْهُمُ)
İbn Fâris, "e-h-z" kökünün sözlükte bir şeyi eliyle kavramak, sımsıkı tutmak, esir etmek ve aniden yakalamak anlamlarına geldiğini aktarır. Ayetteki "fe" edatıyla başlayan "onları yakaladı/kavradı" eylemi, yalanlama (tekzib) cürmü ile ilahi ceza (ahz) arasındaki kopmaz nedensellik bağını (sünnetullahı) gösterir; ceza, suçun işlendiği ontolojik zemin üzerinden aniden ve kaçınılmaz olarak gelir.
Râgıb el-İsfahânî, "ahz" fiilinin ilahi azap bağlamında kullanıldığında, suçlunun her türlü kaçış yolunun bütünüyle kesildiği, hiçbir mazeretin veya fiziksel gücün işe yaramadığı o mutlak ve kahredici kuşatmayı (yakalamayı) ifade ettiğini açıklar.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi ve varlıkbilimsel ağırlığını çözümler. Medyenliler, yeryüzünde servetleri ve ticari güçleriyle her şeyi "kavrayıp elde edebileceklerini" (ahz edebileceklerini) düşünen mağrur bir topluluktur. İlahi adaletin onları "yakalaması" (ahz), insanın kendi otonomisine ve gücüne dair kurduğu tüm yanılsamaların, Mutlak Kudret'in tek bir hamlesiyle tuzla buz edilmesi ve insanın asıl acziyetiyle yüzleşmesidir.
Er-Racfetu (الرَّجْفَةُ)
İbn Fâris, "r-c-f" kökünün temelinde şiddetli bir şekilde sarsılmak, titremek, çalkalanmak ve insanın kalbine korku salan şiddetli bir hareket (deprem) olduğunu belirtir. Ayette Medyen kavmini helak eden bu afet, sadece fiziksel bir yer sarsıntısı değil, yeryüzünün altından ve üstünden gelen, suçluların ontolojik temellerini sarsan devasa bir kozmik reaksiyondur.
Râgıb el-İsfahânî, racfe kavramının, yeryüzünün şiddetle sallanması ve kalpleri dehşete düşüren o korkunç sarsıntı olduğunu ifade eder. Onların yeryüzünde ölçü ve tartıyı bozarak çıkardıkları sosyal ve ekonomik "sarsıntı" (fesat), ilahi adalet terazisinde yeryüzünün fiziki "sarsıntısıyla" (racfe) karşılık bulmuş; suçun cinsiyle cezanın cinsi (ceza-i cinsü'l-amel) eşitlenmiştir.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki etimolojik arka planına işaret eder. Geç Antik Çağ'da Süryani ve Arami literatüründe "Tanrı'nın gazabının/titremesinin" yer sarsıntısı olarak tezahür etmesi evrensel bir apokaliptik motiftir. Kur'an, bu "racfe" terimini kullanarak, ekonomik kibrin yeryüzünün doğal yasaları (ilahi öfke) tarafından nasıl yutulduğunu dönemin teolojik hafızasına uygun bir dille resmeder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir edebiyatında "racfe" ile "sayha" (korkunç ses) kavramlarının genellikle birbirini tamamlayan afetler olarak ele alındığını aktarır. Yeraltından gelen şiddetli deprem (racfe) ile gökten inen sarsıcı ve sağır edici sesin (sayha/ricz) birleşimi, Medyenlilerin o çok güvendikleri şehirlerini ve evlerini bir anda harabeye çeviren mutlak bir yıkım mekanizmasıdır.
Feasbehû (فَأَصْبَحُوا)
İbn Fâris, "s-b-h" kökünün sözlükte karanlığın yırtılarak sabahın (aydınlığın) ortaya çıkması, bir duruma girmek ve dönüşmek (sayrûret) anlamlarına geldiğini belirtir. Ayette bu eylem, helakın gece boyu gerçekleştiğini ve sabah olduğunda (sabaha çıktıklarında) artık eski kibirli hallerinden eser kalmayıp yepyeni ve trajik bir ontolojik duruma "dönüştüklerini" ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "ısbâh" kavramının sadece vakit (sabaha ermek) bildirmekle kalmadığını, aynı zamanda bir halden başka bir hale kesin bir geçişi imlediğini açıklar. Dün gece yeryüzünde taşkınlık yapan (ta'sev) ve ölçüde hile yapan muktedirler, "sabah olduğunda" bütünüyle cansız, aciz ve yerle bir olmuş nesnelere dönüşmüşlerdir.
Patricia Crone, Kur'an'ın felaket ve kıyamet (apokaliptik) anlatılarındaki zaman kurgusunu inceler. İlahi azap genellikle gece karanlığında (gaflet anında) gelir; sabah (subh) ise bu mutlak yıkımın, güneşin ilk ışıklarıyla birlikte tarih sahnesine ve geride kalanların (veya yoldan geçenlerin) gözleri önüne serildiği o keskin ve sarsıcı "teşhir/ifşa" vaktidir.
Fî Dârihim (فِي دَارِهِمْ)
İbn Fâris, "d-v-r" kökünün, bir şeyin etrafında dönmek, çevrelenmek ve insanların toplanıp barındığı, etrafı çevrili yer (yurt/mesken) anlamına geldiğini aktarır. "Dâr", insanın kendini en güvende hissettiği, sığındığı ve özel alanını kurduğu mekandır.
Râgıb el-İsfahânî, dâr kelimesinin Kur'an'daki kullanımında sadece fiziksel bir evden ziyade, bir ailenin veya kabilenin kök saldığı, iktidarını ve servetini biriktirdiği o "korunaklı yurdu" temsil ettiğini belirtir. Ayette azabın "kendi yurtlarında/evlerinde" (fî dârihim) gerçekleştiğinin vurgulanması, insanın kurduğu hiçbir taştan duvarın veya mimari sığınağın ilahi gazabı (racfeyi) dışarıda bırakamayacağı gerçeğini ilan eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın uzamsal (mekansal) ironisine dikkat çeker. İnkarcılar, kendi yurtlarını (dâr) sarsılmaz bir kale olarak görmekte ve peygamberi o yurttan sürmekle tehdit etmektedirler. Ancak ilahi adalet, tam da o çok güvendikleri, kibirlendikleri ve sığındıkları dâr'ı (yurdu), onların kaçamayacakları bir toplu mezara dönüştürerek, mekanın mutlak sahibinin kim olduğunu gösterir.
Câsimîn (جَاثِمِينَ)
İbn Fâris, "c-s-m" kökünün sözlükte, bir insanın veya hayvanın dizleri üzerine çökmesi, göğsünün üzerine düşüp hareketsiz kalması ve olduğu yere çakılıp donması anlamına geldiğini belirtir. Özellikle kuşların göğüsleri üzerine tüneyip kımıldamadan durdukları anı anlatmak için kullanılır. Ayette helak edilenlerin bu hali (câsimîn), onların kaçmaya bile fırsat bulamadan, oldukları yerde yüzüstü/dizüstü çökerek cansız birer kütleye dönüştüklerini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, cüsum kavramının, hayat belirtisinin, hareketin ve canlılığın tamamen sıfırlandığı o donuk ve donmuş ölüm anını tasvir ettiğini açıklar. Dün piyasalarda hareketli, gürültülü ve baskın olan o tüccar kabile, şiddetli sarsıntı (racfe) karşısında adeta taşlaşmış, dizleri üzerine çöküp (câsimîn) mutlak bir sessizliğe ve eylemsizliğe mahkum edilmiştir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin varlıkbilimsel ve felsefi tezadını çözümler. İnsanın ontolojik onuru "kıyam" (dik duruş/ayağa kalkış) halidir. Medyenliler bu dik duruşu, Allah'a isyan ve peygambere kibir olarak (sahte bir kıyamla) kullandılar. İlahi azap onları "câsimîn" (dizüstü çökmüş, yere yapışmış, yatay ve zelil) bir forma sokarak, kibirlerinin karşılığı olan o nihai alçalışı ve varoluşsal çöküşü fiziksel bedenleri üzerinde tescil etmiştir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu son kelimesinin yarattığı görsel dehşete (tasvire) dikkat çeker. "Câsimîn", yavaş yavaş gelen bir ölümü değil; şok edici, anlık ve dondurucu bir helakı resmeder. Depremin veya korkunç sesin (sayhanın) şiddetiyle kalpleri duran bu insanlar, yataklarında veya evlerinin zemininde tıpkı cansız heykeller gibi yüzüstü çakılı kalmış, Kur'an'ın adalet sahnesinin o unutulmaz ve trajik dekoruna dönüşmüşlerdir.
Yorum
Yorum